Açılış
Emrah kırk dört yaşında. Amasya'nın Suluova ilçesinde bir şeker fabrikasında vardiya şefi. Babası Nuri Bey yetmiş sekiz yaşında; otuz yıl postacılık yapmış, ilçenin bütün köy yollarını ezbere bilen bir adam. Emekli olunca kendine eski bir pikap almış, her sabah onunla çarşıya iner, köydeki bahçesine gider gelirdi.
Üç yıl önce Nuri Bey kalça ameliyatı oldu. Bir süre araba kullanamayacağı için anahtarı oğluna verdi. O gün, hastane odasında, Emrah'ın elini tutup bir söz istedi: «Oğlum, bu anahtar emanet. Ben ne zaman istersem geri vereceksin. Kimse beni arabasız bırakmasın.» Emrah söz verdi. Babası iyileşince anahtarı geri verdi; sözünü tuttu.
Geçen yıl bir şey değişmeye başladı. Nuri Bey bir gün bahçeye giderken yolu karıştırdı, iki saat sonra başka bir köyde bulundu. Bir başka gün pikabı çarşıda bir yere park etti ve nereye bıraktığını hatırlayamadı. Doktor, bunamanın erken bir evresinden söz etti ve araba kullanmanın artık güvenli olmadığını söyledi. Ailece konuşuldu; Emrah anahtarı yeniden aldı.
Bir hafta sonra Nuri Bey bir sabah mutfakta Emrah'ı bekliyordu. Gözleri berraktı, sesi kararlıydı. «Oğlum,» dedi, «anahtarımı ver. Bana söz vermiştin. Ben ne zaman istersem geri vereceksin, demiştin. Sözünü tut.» Emrah'ın annesi Münevver Hanım kapının eşiğinde durdu, bir şey söylemedi. Emrah babasının yüzüne baktı. Üç yıl önce verdiği söz, kelimesi kelimesine aklındaydı.
Bilgenin kapısı
Platon'un Devlet'inin ilk kitabında yaşlı Kephalos, adaletin doğruyu söylemek ve borcunu ödemek olduğunu söyler. Sokrates hemen bir örnek verir:
«Peki ama adalet, doğruyu söylemek ve borçlarını ödemek midir, bundan ibaret mi? Bunun bile istisnaları yok mu? Diyelim ki bir dost, aklı başındayken bana silahlarını emanet etti ve aklı başında değilken onları geri istedi; onları ona geri vermeli miyim? Kimse vermem gerektiğini ya da bunu yapmakla doğru davranacağımı söylemez; o durumdaki birine her zaman doğruyu söylemem gerektiğini de söylemez.»
Sokrates'in örneği sadakatin içindeki bir çatlağı gösteriyor. Bir söz verilmiş, bir emanet alınmış. Söze sadık kalmak, emaneti geri vermeyi gerektiriyor. Ama emaneti veren kişi artık aynı kişi değil; silahı geri vermek, ona ve başkalarına zarar verebilir. Sokrates'in sorusu, sözün kendisine mi yoksa sözü verdiğimiz kişiye mi sadık olduğumuzu soruyor.
Bakmadığın yer
Emrah'ın önündeki seçim, dışarıdan iki sadakat arasında görünüyordu. Bir yanda verdiği söz vardı; babasına «ne zaman istersen» demişti. Öbür yanda babasının güvenliği, yoldaki öbür insanların güvenliği. Sözünü tutarsa babasını tehlikeye atacaktı; tutmazsa babasına ihanet etmiş gibi olacaktı.
Ama Sokrates'in örneği bu ikilemi başka bir yerden açıyor. Söz, «aklı başındaki» bir dosta verilmişti. Üç yıl önce Nuri Bey bu sözü isterken, kendisini arabasız bırakacak birilerinden korkuyordu: aceleci bir doktordan, onu yaşlı diye kenara iten bir akrabadan. Sözün ruhu, babasının onurunu korumaktı. Babası «Kimse beni arabasız bırakmasın» derken, bir gün kendi aklının yolu karıştıracağını düşünmüyordu.
Emrah'ın bakmadığı yer şuydu: sadakat, sözün harfine değil, sözü veren kişinin o gün korumak istediği şeye bağlıydı. Nuri Bey bu sözü güvenliğini değil, saygınlığını korumak için istemişti. Anahtarı geri vermek sözün harfine uyardı, ama ruhuna ihanet olurdu: babasını bir kazanın, bir kaybolmanın, başkasına zarar vermenin utancına bırakmak, onun saygınlığını korumak değildi.
Ama bu, Emrah'ın işini kolaylaştırmıyordu. Babasının mutfaktaki gözleri berraktı. O sabah aklı başındaydı; belki ertesi gün de olacaktı. Sokrates'in örneğindeki gibi açık bir delilik yoktu; iyi ve kötü günler vardı. Emrah, babasının hangi anında aklının başında olduğuna karar veren kişi olmaktan korkuyordu. Bu, bir oğlun taşıyabileceği en ağır yüklerden biriydi.
Bir de Emrah'ın kendi utancı vardı. Babasının yüzüne bakıp «Hayır» demek, ona ilk kez bir şeyi yasaklamak demekti. Hayatı boyunca babasından izin almış biri, şimdi babasına izin vermeyen kişi olacaktı. Bu ters dönüş, sözü tutmamaktan bile daha ağır geliyordu. Belki de Emrah'ın asıl korktuğu şey, anahtarı alıkoymakla babasının yaşlılığını kabul etmiş olmaktı. Anahtarı vermek, babasının hâlâ eski Nuri Bey olduğuna inanmayı sürdürmek demekti; vermemek ise o inancın bittiğini kendine söylemekti.
Derinleşme
Platon'un Kriton'unda, Sokrates kendi ölümünün arifesinde aynı soruya başka bir yerden yaklaşır. Verilen bir sözü tutmanın şartını sorar:
«O hâlde bir sonraki noktaya geçeyim; bir soru biçiminde koyulabilir: İnsan doğru olduğunu kabul ettiği şeyi yapmalı mı, yoksa doğruya ihanet mi etmeli?»
Sokrates bu soruyu, kaçması için ona yalvaran Kriton'a soruyor. Yunanca metinde soru, verilen bir anlaşmanın, adil olduğu sürece tutulması gerekip gerekmediği üzerine kuruludur. Sokrates'e göre bir söz, doğru olanın içinde kaldığı sürece bağlayıcıdır. Doğruyu çiğneyen bir sözün harfine bağlı kalmak, sadakat değil, doğruya ihanettir.
Emrah o sabah anahtarı vermedi. Ama babasına «Hayır» da demedi. Masaya oturdu, babasının elini tuttu. «Baba,» dedi, «üç yıl önce bana bir söz verdirmiştin. Neden istemiştin, hatırlıyor musun?» Nuri Bey bir süre düşündü. «Kimse beni yaşlı diye kenara atmasın diye,» dedi. Emrah başını salladı. «Ben de seni kenara atmayacağım. Her sabah seni ben götüreceğim; çarşıya, bahçeye, nereye istersen. Direksiyonda ben olacağım, yol tarifini sen vereceksin. Köy yollarını benden iyi bilirsin.»
Nuri Bey uzun süre sustu. Sonra gözleri doldu. «Sözünü tutmuyorsun,» dedi. Emrah «Tutuyorum baba,» dedi. «Senin istediğin şeyi tutuyorum. Anahtarı değil.»
Sonraki aylarda Emrah vardiyalarını sabahları boş kalacak biçimde değiştirdi. Her sabah babasını pikapla bahçeye götürdü; Nuri Bey yolda her köyün adını, her evin kime ait olduğunu anlattı. Bazı günler bunları karıştırıyor, bazı günler hiç karıştırmıyordu. Ama her sabah, pikabın sağ koltuğunda, otuz yıllık postacının haritası canlanıyordu.
Bu hikâyede sözün ruhuna sadık kalmanın bir tehlikesini de görmek gerek. «Sözün ruhu» demek, insanın işine gelmeyen her sözden kurtulmak için kolay bir bahane olabilir. Sokrates'in istisnası açık bir tehlikeye, aklı başında olmayan bir dosta ilişkindir; sıradan bir zahmet ya da bir istek değişikliği için değil. Ve bir yakının araç kullanma güvenliği gibi durumlarda, bu kararı yalnız başına değil, hekimle ve gerekirse yetkili kurumlarla birlikte vermek, hem sadakatin hem sorumluluğun bir gereğidir.
Öbür bilgeler
Fatsa'da voleybol antrenörü Ahu, ateşli smaçörüne ve titiz pasörüne aynı «ortada durun» cümlesini kurmaktan vazgeçmiş, her birine kendi yönünden tek bir kural vermişti (KON-K07.5). Emrah da babasının sözünü harfiyen tekrarlamak yerine, sözün içindeki asıl isteği buldu. Konfüçyüs, Shi ile Shang'ı aynı cevapla düzeltmez; Sokrates sözün harfiyle ruhu arasındaki çatlağı gösterir. Ahu ile Emrah, aynı kuralı herkese ve her duruma uygulamanın, bazen o kuralın amacına ihanet olduğunu gördü.
Erbaa'da Coşkun, babasından kalan helvahanede değirmeni yenilemiş ama Lütfü Usta'yı kapıya koymamıştı; babasının aletini değil yolunu korumuştu (KON-K06.10). Emrah da babasının anahtarını değil, babasının saygınlığını korudu. Konfüçyüs babanın yolundan üç yıl sapmamayı öğütler; Sokrates doğruyu çiğneyen bir sözün harfine bağlı kalmanın sadakat olmadığını. Coşkun da Emrah da, bir babaya sadakatin, onun bıraktığı şeylerin ne için var olduğunu sormakla başladığını öğrendi.
Bugün bir kez dene
Hayatında verdiğin bir söz var mı, bugün tutmanın zor ya da yanlış geldiği? Sokrates'in sorusunu kendine sor: Bu sözü veren kişi, bu sözle neyi korumak istemişti? Ben onun harfine mi sadığım, yoksa onun korumak istediği şeye mi?
Bu hafta, o sözü veren kişiyle, eğer mümkünse, konuş. Ona sözün neden istendiğini sor. Belki sözün harfini değiştirmek gerekecek; ama ruhunu birlikte bulabilirsiniz.
Yanında taşıyacağın soru
Bir söze sadık kalırken, o sözün korumak istediği kişiyi mi koruyorsun, yoksa yalnızca kelimeleri mi?