Açılış
Pakize elli iki yaşında. Kastamonu'nun Cide ilçesinde, kocası İlhan'la birlikte otuz yıldır bir balıkçı teknesiyle geçiniyor. Tek kızları Dilan bu yaz evleniyor. Damat İstanbul'da çalışan, ailesi Cide'ye yazlığa gelen bir genç.
Başta plan sadeydi. Dilan bir köy düğünü istiyordu: bahçede kurulan masalar, davul zurna, annesinin pişirdiği etli pilav. Pakize de bunu istiyordu. Ama sonra damadın annesi bir şey söyledi: «Bizim tarafta düğünler salonda olur.» Pakize salon tuttu.
Salon tutulunca, salona yakışır bir orkestra gerekti. Orkestra gelince, gelinliğin «salona göre» olması gerekti; Dilan'ın beğendiği sade gelinlik yerine, İstanbul'dan getirtilen işlemeli bir gelinlik alındı. Gelinlik pahalı olunca, çeyizin de ona göre olması gerekti: yeni yatak odası takımı, yeni yemek takımı, damat tarafının görüp konuşmayacağı bir çeyiz. Her adım bir öncekini haklı çıkarıyordu. Pakize her adımda «Bu da olsun» dedi.
Düğüne iki ay kala İlhan bir akşam, teknenin hesap defterini masaya koydu. Çekilen iki ihtiyaç kredisi, kredi kartının borcu, bir de bu yılki av sezonunun zayıflığı. «Pakize,» dedi, «bu düğünün borcunu üç yılda ödeyemeyiz.» Pakize bir şey diyemedi. O gece Dilan mutfağa geldi ve annesinin elini tuttu: «Anne, ben bahçede, senin pilavınla evlenmek istiyordum. Bütün bunları ben istemedim.»
Bilgenin kapısı
Epiktetos, Encheiridion'un kısa bir maddesinde insanın neye ne kadar sahip olması gerektiğini bir ayakkabı benzetmesiyle anlatır:
«Herkes için mülkün ölçüsü bedendir, tıpkı ayağın ayakkabının ölçüsü olması gibi. Bu kurala bağlı kalırsan ölçüyü korursun; ama onu aşarsan, ister istemez bir uçurumdan aşağı sürüklenirsin. Ayakkabıda olduğu gibi: ayağın gereğini aştın mı, ayakkabı önce yaldızlanır, sonra mora boyanır, sonra işlenir; çünkü gerçek ölçüyü bir kez aşan şeyin bir sınırı yoktur.»
Epiktetos'un benzetmesinde dikkat çeken şey, aşırılığın bir anda değil adım adım geldiği. Ayakkabı bir sabah birden işlemeli olmaz; önce yaldızlanır, sonra boyanır, sonra işlenir. Her adım bir öncekine göre küçük görünür. Ama ölçü bir kez aşılınca, bir sonraki adımı durduracak bir sınır kalmaz. Ölçünün asıl işlevi, bu kayışın başında bir yer göstermektir: ayak.
Bakmadığın yer
Pakize kötü bir şey yapmıyordu. Kızına güzel bir düğün yapmak istiyordu; damat tarafının önünde kızının küçük düşmesinden korkuyordu. Her adım, kızını korumanın bir biçimi gibi geliyordu. Salon da, orkestra da, gelinlik de, çeyiz de Dilan içindi.
Ama Epiktetos'un benzetmesi, Pakize'nin hiç bakmadığı bir şeyi gösteriyor: ölçünün nereden alındığı. Ayakkabının ölçüsü ayaktır; düğünün ölçüsü neydi? Pakize her adımda ölçüyü damadın annesinin cümlesinden, «bizim tarafta» denen bir yerden, başkalarının ne diyeceğinden alıyordu. Ayağa değil, komşunun ayakkabısına bakıyordu. Ve Epiktetos'un dediği gibi, ölçü dışarıdan alınınca bir sınırı kalmıyordu.
Asıl ölçü aslında başından beri belliydi. Dilan bahçede, annesinin pilavıyla evlenmek istiyordu. Bu bir yoksulluk tercihi değil, bir hayal tercihiydi. Ama Pakize bu ölçüyü «yetersiz» saymış, onu damat tarafının gözünde küçük görünmesin diye büyütmüştü. Kızını korumak isterken, kızının istediği şeyi elinden almıştı.
Bir de İlhan'ın defteri vardı. Pakize her adımda «Bu da olsun» derken, teknenin, av sezonunun, ailenin gerçek gücünü hesaba katmamıştı. Epiktetos'un «bedendir ölçü» dediği şey, ailenin gücüydü: ne kadar taşıyabilecekleri. Düğün bu gücü aşınca, uçuruma doğru bir kayış başlamıştı. Üç yıllık bir borç, bir günlük bir düğünün ölçüsü değildi.
Pakize'nin bakmadığı en ince şey ise kendi korkusuydu. Damat tarafının gözünde küçük düşmek, aslında Dilan'ın değil Pakize'nin korkusuydu. Bir balıkçı karısı olarak, İstanbul'dan gelen bir ailenin karşısında yetersiz görünmekten korkuyordu. Her yeni harcama, bu korkuya verilmiş bir cevaptı; ama korku her cevapla biraz daha büyüyordu.
Ve bu korkunun bir bedeli, Pakize'nin hiç sormadığı bir yerden ödeniyordu: Dilan'ın sevincinden. Kızı her yeni karar duyduğunda biraz daha susuyordu. Gelinlik provasında aynaya bakarken gülümsememişti. Pakize bunu düğün telaşına vermişti. Oysa Dilan'ın susması, kendi düğününün elinden alınmasının sessizliğiydi. Ölçüsü kaçan şey yalnızca bütçe değildi; bir annenin kızını dinleme biçimiydi.
Derinleşme
Seneca, Lucilius'a yazdığı bir mektupta, bedene ne kadar verilmesi gerektiğini sade bir kuralla anlatır:
«Şu sağlam ve sağlıklı hayat kuralına sıkı sıkıya tutun: bedene ancak sağlık için gerektiği kadarını ver. … Yalnızca açlığını gidermek için ye; yalnızca susuzluğunu gidermek için iç; yalnızca soğuktan korunmak için giyin; yalnızca kişisel rahatsızlıktan korunmak için bir eve sığın. Evin çimden mi, yoksa çeşitli renklerde ithal mermerden mi yapıldığının pek önemi yoktur; bil ki insan sazdan bir çatının altında da altın bir çatının altında olduğu kadar korunur.»
Seneca'nın kuralı kulağa sert gelebilir; bir düğün yalnızca bir ihtiyaç değil, bir sevinçtir. Ama Seneca'nın asıl söylediği şey, ihtiyacın ve sevincin ölçüsünün dışarıdaki gösterişte değil, kendi içinde olduğu. Sazdan çatı da altın çatı da korur; bahçedeki düğün de salondaki düğün de bir evliliği başlatır. Fark, korumanın ya da sevincin kendisinde değil, çevreye verilen görüntüdedir.
Pakize o gece Dilan'ın elini bırakmadı. Sabah olunca İlhan'la birlikte oturdular ve listeyi baştan yazdılar. Salona kapora verilmişti; onu geri alamadılar ama küçük salona geçtiler. Orkestra iptal edildi; Cide'nin davulcusuyla zurnacısı çağrıldı. İşlemeli gelinlik satışa çıkarıldı; Dilan ilk beğendiği sade gelinliği giydi. Çeyiz için yeni takım alınmadı; Pakize'nin annesinden kalan ceviz sandık cilalandı.
Zor kısım damadın annesine söylemekti. Pakize telefonu açtığında sesi titriyordu. «Biz balıkçıyız,» dedi. «Bizim gücümüz bu kadar. Kızım da bahçede evlenmek istiyordu. Düğünü bizim ölçümüzde yapacağız.» Telefonun öbür ucunda bir sessizlik oldu. Sonra damadın annesi şaşırtıcı bir şey söyledi: «Ben de kendi düğünümde salon istememiştim aslında. Annem istemişti.»
Düğün, küçük salonda değil, sonunda Pakize'nin evinin bahçesinde yapıldı; salon kaporası kına gecesine kullanıldı. Masalara etli pilav kondu. Dilan, ceviz sandığın yanında fotoğraf çektirdi. İlhan'ın defterinde üç yıllık borç yerine, altı aylık bir borç kaldı.
Bu hikâyede ölçünün bir başka yüzünü de görmek gerek. Ölçü, her zaman en az harcamak değildir. Bir düğün bir ailenin sevincidir; o sevinci yaşamak için harcanan şey, ailenin gücünü aşmadıkça bir aşırılık sayılmaz. Epiktetos'un ölçüsü bir yoksulluk övgüsü değil; ayağa uyan bir ayakkabı. Kimi aile için o ayakkabı bahçedir, kimi aile için salon. Önemli olan, ölçüyü kendi ayağından almak.
Öbür bilgeler
Nizip'te genç baklavacı Çağlar, «ortalama olmamak» için tepsiye fazla fıstık ve şerbet koymuş, geri dönen hamur gibi tepsiler karşısında ustasının tarifine dönmüştü (SOK-K07.5). Pakize ise kızının düğününü, damat tarafının gözünde küçük düşmemek için adım adım büyütmüştü. Sokrates ölçünün güzelliğin kendisi olduğunu Philebos'ta gösterir; Epiktetos ölçüyü bir kez aşan şeyin sınırı kalmadığını. Çağlar'ın tepsisi de Pakize'nin düğünü de, fazlalığın değil ölçünün bir şeyi güzel kıldığını öğretti.
Divriği'nin dağ köyünde muhtar Zübeyir, az kömürü kırk iki haneye paylaştırırken ölçüyü köy kahvesinde herkesin önünde açıklamıştı (KON-K07.4). Pakize de düğünün ölçüsünü sonunda damadın annesine, telefonda, açıkça söyledi. Konfüçyüs yöneticinin azlıktan değil dengesizlikten kaygılanmasını ister; Seneca sazdan çatının altın çatı kadar koruduğunu söyler. Zübeyir de Pakize de, ölçüyü gizlemek yerine söyleyince, karşısındakinin de bir şey anlattığını gördü.
Bugün bir kez dene
Hayatında, adım adım büyüyen bir harcama, bir plan, bir beklenti var mı? Epiktetos'un sorusunu kendine sor: Bu şeyin ölçüsünü nereden alıyorum? Kendi ayağımdan mı, yoksa komşunun ayakkabısından mı?
Bu hafta o şeyi bir kâğıda yaz ve her adımın yanına bir soru koy: Bu adım kimin için? Benim mi, başkalarının ne diyeceği için mi? Sonra bir adımı geri al ve ne kaybettiğine bak.
Yanında taşıyacağın soru
Sahip olduğun şeylerin ölçüsünü kendi ayağından mı alıyorsun, başkalarının ayakkabısından mı?