Açılış
Çağlar otuz iki yaşında. Gaziantep'in Nizip ilçesinde, on beş yıl Mahmut Usta'nın yanında baklava açtıktan sonra geçen yıl kendi atölyesini kurdu. Hayali büyüktü: sıradan bir baklavacı değil, adı şehir dışında da duyulan bir usta olmak. «Ben ortalama bir şey yapmayacağım» diyordu herkese.
İlk aylarda her şeyi fazlasıyla yaptı. Tepsiye ustasının koyduğundan daha çok fıstık koydu, şerbeti daha bol döktü, katları daha ince açmak için gece yarılarına kadar çalıştı. Gelen her siparişi aldı; düğün, nişan, kurumsal hediye, şehir dışına kargo. Günde on sekiz saat atölyedeydi. Karısı Yeşim onu gece ikide hamur teknesinin başında uyuklarken buldu.
Altıncı ayda ilk şikâyetler gelmeye başladı. Baklavalar fazla şerbetli, hamur gibi oluyordu. Fıstık o kadar çoktu ki katlar ayrılıyordu. Kargoyla gönderilen tepsilerin bir kısmı yolda yumuşamıştı. Çağlar bir sabah fırının başında elinin titrediğini fark etti; iki gündür doğru dürüst uyumamıştı.
Bir akşam Mahmut Usta atölyeye uğradı. Tepsiden bir dilim aldı, ısırdı, uzun süre bir şey söylemedi. Sonra şunu dedi: «Oğlum, sen her şeyi çok yapıyorsun. Baklava çoktan değil, ölçüden olur.» Çağlar kızdı: «Usta, ölçü dediğin ortalama demek. Ben ortalama olmak istemiyorum.»
Bilgenin kapısı
Platon'un Philebos diyaloğunda Sokrates, iyi bir hayatın neyin karışımı olduğunu tartışırken bir karışımı değerli ya da değersiz kılan şeyi şöyle tanımlar:
«Her insan bilir ki, hangi karışım olursa olsun, ölçü ve orantı eksikliği, hem karışımın öğeleri hem de karışımın kendisi için kaçınılmaz olarak yıkıcıdır; o artık bir karışım değil, sahibine de karmaşa getiren karışık bir yığındır. … Ve şimdi iyinin gücü güzelin alanına çekildi; çünkü ölçü ve orantı, dünyanın her yerinde güzellik ve erdemdir.»
Sokrates'in cümlesinde ölçü bir kısıtlama olarak değil, bir yaratma ilkesi olarak geçiyor. Ölçüsüz bir karışım, bileşenleri ne kadar iyi olursa olsun, bir yığına dönüşür. Ölçü ise onları bir bütüne çevirir. Ve Sokrates bunu doğrudan güzelliğe ve erdeme bağlıyor: güzel olan, ölçülü olandır.
Bakmadığın yer
Çağlar'ın «ölçü ortalama demek» cümlesi, pek çok insanın aklındaki bir karışıklığı taşıyordu. Orta yol, sanki iki ucun tam ortasında duran, kimseyi rahatsız etmeyen, kimseyi de etkilemeyen bir vasatlık gibi görünüyordu. Çağlar sıradan olmaktan korkuyordu ve bu korku, onu her şeyi fazlasına doğru itiyordu.
Ama Sokrates'in ölçüsü, bir ortalama değildi. Philebos'ta Sokrates ölçüyü güzelliğe bağlarken, iki şeyin aritmetik ortasını kastetmiyordu. Bir baklavanın şerbet ölçüsü, en az şerbetle en çok şerbetin ortası değildi; o hamurun, o fıstığın, o fırının, o mevsimin istediği şerbetti. Mahmut Usta'nın baklavası ortalama olduğu için değil, tam olması gerektiği kadar olduğu için şehirde biliniyordu.
Çağlar'ın bakmadığı yer şuydu: fazlalık da bir ölçüsüzlüktü. Daha çok fıstık, daha çok şerbet, daha çok sipariş, daha çok saat. Bunlar onu sıradan olmaktan kurtarmıyordu; tersine, baklavasını bir yığına çeviriyordu. Sokrates'in sözüyle, karışım artık bir karışım değil, karmaşaydı. Ve o karmaşa yalnızca tepsiye değil, Çağlar'ın kendisine de geliyordu: gece ikide hamur teknesinin başında uyuklayan, eli titreyen bir usta.
Bir de Çağlar'ın kendi hayatı vardı. Ölçüsüzlük yalnızca baklavada değildi. Günde on sekiz saat çalışmak, her siparişi kabul etmek, Yeşim'le doğru dürüst bir akşam yemeği yememek. Sokrates'in karışımı bir hayata da uygulanabilirdi: iş, dinlenme, aile, uyku. Biri ötekileri yutunca, ne kadar değerli olursa olsun, hayat bir yığına dönüşüyordu.
Belki de en zor görülen şey, Çağlar'ın «fazla»yı bir cömertlik sanmasıydı. Müşteriye daha çok fıstık vermek, ona daha iyi bir şey vermek gibi geliyordu. Ama Mahmut Usta'nın bir dilimden sonra söylediği cümle bunun tersini gösteriyordu: fazla fıstık, katları ayırıyor, baklavayı bozuyordu. Cömertlik de bir ölçü isterdi; ölçüsüz cömertlik, verilen şeyi değersizleştirebilirdi.
Derinleşme
Platon'un Devlet Adamı diyaloğunda, genç Sokrates'in dinleyici olduğu bir konuşmada, Elea'dan gelen bir Yabancı ölçme sanatını ikiye ayırır. Burada konuşan Sokrates'in kendisi değil, onun yanındaki bu Yabancıdır; ama düşünce, Sokrates'in çevresinde tartışılan bir düşüncedir:
«Bütün bu sanatlar aşırılığa ve eksikliğe karşı tetiktedir; bunları gerçek olmayan şeyler olarak değil, eylemde güçlük yaratan gerçek kötülükler olarak görürler. Ve her sanat eserinin mükemmelliği ya da güzelliği, bu ölçünün gözetilmesinden gelir. … Ölçme sanatını iki kısma ayıralım: birine sayıyı, uzunluğu, derinliği, genişliği, hızı ve bunların karşıtlarını ölçen bütün sanatları koyalım; öbüründe ise şeyler ölçülüyle, uygunla, zamanında olanla, gereken ile, kısacası uçlardan uzak bir ölçüyü ya da standardı anlatan bütün sözcüklerle ölçülür.»
Yabancının ayrımı, Çağlar'ın karışıklığını tam olarak çözüyor. İki türlü ölçü var. Biri şeyleri birbirine göre ölçer: bu daha büyük, bu daha küçük, bu daha çok. Çağlar bu ölçüyü kullanıyordu: ustasının baklavasından daha çok fıstık, daha çok şerbet. Öbür ölçü ise şeyleri «uygun olana», «zamanında olana», «gereken»e göre ölçer. Bu ölçü bir ortalama değil; bir ustalığın kalbidir. Yabancının dediği gibi, her sanat eserinin güzelliği bu ikinci ölçüden gelir.
Çağlar Mahmut Usta'nın sözüne o akşam kızmıştı. Ama ertesi sabah, şikâyet eden bir müşterinin geri gönderdiği tepsiye bakarken bir şey anladı. Ustasının yanında on beş yıl boyunca öğrendiği şey, şerbetin miktarı değil, şerbetin ne zaman yeterli olduğunu bilmekti. Ustası tepsiye bir kez bakar, kaşığı bırakırdı. O bırakış, Çağlar'ın hiç ölçmediği bir ölçüydü.
Çağlar sonraki hafta iki karar verdi. Birincisi, tarifini ustasınınkine geri döndürdü; fıstığı ve şerbeti azaltmadı, tam ölçüsüne getirdi. İkincisi, kargo siparişlerini durdurdu; baklavası yolda yumuşuyorsa, onu yolda göndermek ölçüsüzlüktü. Günde on sekiz saat yerine on saat çalışmaya başladı. Yeşim'le pazar akşamlarını atölyeye değil, eve ayırdı.
İlk ay kazancı düştü. Bazı müşteriler «eskisi daha bol oluyordu» dedi. Ama ikinci ayda başka bir şey oldu: Nizip'e düğün için gelen bir aile, Çağlar'ın baklavasını tadıp «Bu Mahmut Usta'nınki gibi olmuş» dedi. Çağlar bunu bir övgü olarak duydu. Ortalama olmaktan korkan adam, ölçünün kendisinin bir ustalık olduğunu öğrenmişti.
Ölçü üzerine bir yanlış anlamayı da önlemek gerek. Ölçü, her durumda geri çekilmek değildir. Bazen ölçü, daha fazlasını gerektirir; bir kriz anında on sekiz saat çalışmak ölçülü olabilir. Yabancının «zamanında olan» dediği şey tam budur: ölçü, sabit bir miktar değil, durumun istediğidir. Çağlar'ın hatası çok çalışması değildi; her durumda, her şeyi, hep çok yapmasıydı.
Öbür bilgeler
Divriği'nin bir dağ köyünde muhtar Zübeyir, yarıya düşen kömürü paylaştırırken, traktörü olan amcaoğlunu öne almamış, astımlı çocuğuyla rüzgârlı yamaçta yaşayan dul komşusunu gözetmişti (KON-K07.4). Çağlar da müşterisine daha çok fıstık vermeyi cömertlik sanıyordu. Konfüçyüs dağılımın dengesini azlığın kendisinden önemli sayar; Sokrates ölçüsüz bir karışımın bir yığına dönüştüğünü. Zübeyir'in listesi de Çağlar'ın tepsisi de, bolluğun değil ölçünün bir şeyi ayakta tuttuğunu gösterdi.
Karaman'ın dağ ilçesinde kalıpçılıkla geçen otuz yılın ardından eli ağırlaşan Ertan, mutfak duvarındaki çizelgeye her gün yarım saatlik bir işaret koymayı öğrenmişti (SOK-K07.3). Çağlar ise tersine, her şeyi bir anda ve fazlasıyla yapmak istiyordu. Sokrates Phaidros'ta tohumu sekiz günlük bahçeye harcamamayı öğütler; Philebos'ta ölçü ve orantıyı güzelliğin ta kendisi sayar. Ertan'ın yarım saati de Çağlar'ın on saati de, hızın ve bolluğun yerine ölçünün konulduğu yerdi.
Bugün bir kez dene
Hayatında, «ortalama olmamak» için her şeyi fazlasıyla yaptığın bir alan var mı? Bir iş, bir ilişki, bir uğraş? Kendine sor: Ben bu şeyi neye göre ölçüyorum? Başkalarından daha çok olmasına mı, yoksa olması gerektiği kadar olmasına mı?
Bu hafta, o alanda bir şeyi «tam ölçüsüne» getirmeyi dene. Azaltmak değil; uygun olana getirmek. Bir tarifte, bir iş gününde, bir konuşmada. Sonra sonucuna bak: daha mı az, yoksa daha mı iyi?
Yanında taşıyacağın soru
Fazla yaptığın şeyde, aslında neyin ölçüsünü kaçırıyorsun?