Açılış
Haldun kırk yedi yaşında. Adana'nın Kozan ilçesinde on iki yıl boyunca küçük bir narenciye paketleme atölyesi işletti. Dört yıl önce büyük bir ihracat siparişi iptal oldu, alıcı ödemeyi yapmadı, atölye battı. Batmadan önceki son aylarda, işçilerin maaşını ödeyebilmek için ağabeyi Rauf'tan büyük bir borç almıştı. Rauf emekli öğretmendi; parayı, kızının düğünü için yıllarca biriktirdiği hesaptan vermişti.
Atölye kapandıktan sonra Haldun parayı geri ödeyemedi. Rauf'un kızının düğünü ertelendi, sonra küçültülerek yapıldı. Haldun düğüne davet edilmedi. O günden beri Rauf onunla konuşmuyor. Bayramlarda telefonu açmıyor, aynı mahallede karşılaştıklarında başını çeviriyor.
Haldun şimdi bir paketleme tesisinde vardiya amiri. İki yıl önce bir karar verdi: Rauf'a her ay, maaşının bir kısmını yatıracaktı. Banka havalesinin açıklama kısmına her seferinde aynı şeyi yazdı: «Borcumun taksiti. Haldun.» Yirmi dört ay boyunca bir kez bile aksatmadı.
Rauf bir kez bile cevap vermedi. Geçen ay Haldun, karısı Nihal'e ilk kez bir şey söyledi: «Bırakıyorum. İki yıldır yatırıyorum, adam bir kere "aldım" demiyor. Ne bekliyorum, bilmiyorum. Belki hiç barışmayacak.» Nihal bir şey söylemedi. Ama o gece kızları Cemre, on beş yaşında, babasına sordu: «Baba, sen amcamı para için mi arıyorsun, yoksa barışmak için mi?»
Bilgenin kapısı
Epiktetos'un Söylevler'inde, kardeşinin öfkesini nasıl dindireceğini soran birine verdiği cevap kaydedilmiştir. Epiktetos önce, kardeşin öfkesinin kendi elinde olmadığını, felsefenin ona dışarıdaki bir şeyi vaat etmediğini söyler. Adam bunun üzerine sorusunu değiştirir: kardeşim benimle barışmasa bile, ben nasıl doğaya uygun bir hâlde kalabilirim? Epiktetos şöyle cevap verir:
«Hiçbir büyük şey birdenbire ortaya çıkmaz; bir üzüm, bir incir bile çıkmaz. Bana şimdi bir incir istiyorum desen, sana zaman gerektiğini söylerim: önce çiçeklensin, sonra meyveye dursun, sonra olgunlaşsın. Bir incir ağacının meyvesi bile birdenbire, bir saatte olgunlaşmıyorsa, bir insanın zihninin meyvesine bu kadar kısa sürede ve bu kadar kolay mı sahip olmak istersin? Ben söylesem bile bunu bekleme.»
Bu sözde iki zaman birbirine karışıyor. Biri kardeşin öfkesinin zamanı: o Epiktetos'un elinde değil, sorana bir vaat de vermiyor. Öbürü sorunun kendi iç dünyasının zamanı: kardeşi barışmasa bile kendisinin nasıl bir hâlde kalacağı. Epiktetos'un incir benzetmesi bu ikinci zamana bakıyor. İnsanın kendi zihninin meyvesi de, bir incir gibi, mevsimini bekler.
Bakmadığın yer
Haldun'un yorgunluğu anlaşılırdı. İki yıl, yirmi dört havale, bir kez bile «aldım» denmemiş. Sabır, ona bir boşluğa konuşmak gibi gelmeye başlamıştı. Ve «Belki hiç barışmayacak» cümlesi, gerçekçi bir ihtimaldi; Rauf belki gerçekten hiç barışmayacaktı.
Ama Epiktetos'un anlattığı hikâye, Haldun'un iki şeyi birbirine karıştırdığını gösteriyor. Haldun havaleleri yatırırken, iki ayrı meyve bekliyordu: borcun kapanmasını ve ağabeyinin barışmasını. Birincisi tamamen onun elindeydi; ikincisi hiç değildi. Epiktetos'a soru soran adam gibi, Haldun da önce kardeşinin öfkesini nasıl dindireceğini sormuş, cevap alamayınca yorulmuştu. Ama sorunun ikinci hâlini, «kardeşim barışmasa bile ben nasıl doğru bir hâlde kalırım» sorusunu, kendine hiç sormamıştı.
Cemre'nin sorusu tam buraya dokunuyordu. «Para için mi, barışmak için mi?» Haldun'un içinde iki niyet iç içeydi. Havaleler hem bir borç ödemesi, hem bir özür, hem de bir kapı çalmaydı. Ama Haldun bunları ayırmamıştı. Bu yüzden her ay borç ödenirken, kapı açılmadığı için bir hayal kırıklığı yaşıyordu. Borcun ödenmesi bir başarıydı; ama Haldun onu bir başarısızlık gibi yaşıyordu.
Bir de Haldun'un hesaba katmadığı bir şey vardı: Rauf'un yarası. Rauf parayı kızının düğünü için yıllarca biriktirmişti. Düğün ertelenmiş, küçülmüştü; bir babanın kızına verdiği bir söz yarım kalmıştı. Bu yaranın kapanması, borcun kapanmasıyla aynı hızda ilerlemiyordu. İki yıl, Haldun için uzun bir zamandı; ama Rauf'un kızının düğün fotoğraflarına her bakışında hissettiği şey için belki hâlâ kısaydı.
«Kışın incir istemek» Epiktetos'un başka bir yerde kullandığı bir ifadedir: bir şeyi mevsimi gelmeden istemek. Haldun barışmayı, borcun yarısına geldiğinde, kendi takvimine göre istiyordu. Oysa barışmanın mevsimi Haldun'un takviminde değil, Rauf'un yarasının içinde belirleniyordu. Ve o yaranın takvimini Haldun göremezdi; yalnızca kendi bahçesini sulamaya devam edebilirdi.
Derinleşme
Marcus Aurelius, iyilik yapan insanları üç türe ayırır:
«Biri, birine bir iyilik yaptığında onu hemen hesabına bir lütuf olarak yazmaya hazırdır. Bir başkası buna hazır değildir, ama yine de içinden o adamı borçlusu sayar ve ne yaptığını bilir. Üçüncüsü ise bir bakıma ne yaptığını bile bilmez; o, üzüm vermiş ve kendi meyvesini bir kez verdikten sonra başka bir şey aramayan bir asma gibidir. … Bir insan iyi bir iş yaptığında, başkalarını gelip görmeye çağırmaz; mevsimi gelince yeniden üzüm vermeye devam eden bir asma gibi, başka bir işe geçer.»
Marcus'un asması Haldun'a bir ayna tutuyor. Haldun her havaleyle birlikte bir «aldım» bekliyordu; içten içe bir karşılık, bir görülme. Marcus'un ikinci türü gibi: lütfunu yüksek sesle hesaba yazmıyordu ama içinden borçluluğun tersine çevrildiğini, şimdi sıranın Rauf'ta olduğunu düşünüyordu. Asma ise üzümünü verip başka bir şey aramaz; mevsimi gelince yeniden verir.
Haldun o gece Cemre'ye cevap veremedi. Ama ertesi sabah, bankadaki havale ekranının önünde bir an durdu. Açıklama kısmına her zamanki cümleyi yazmak üzereydi. Sonra sildi ve yalnızca şunu yazdı: «Yirmi beşinci taksit.» Bir şey istemeyen, bir şey hatırlatmayan bir cümle. O ay ilk kez, havaleyi yaptıktan sonra telefonuna bakmadı.
Aylar geçti. Haldun her ay yatırdı, her ay yalnızca taksitin sırasını yazdı. Bir şey değişmiş gibi değildi; Rauf hâlâ susuyordu. Ama Haldun'un içinde bir şey değişmişti: artık her ayı bir başarısızlık olarak yaşamıyordu. Borç azalıyordu; bu onun elindeki meyveydi.
Kırk birinci taksitte borç bitti. Haldun son havalenin açıklamasına yalnızca «Son taksit. Teşekkür ederim, ağabey.» yazdı. Üç gün sonra, bir akşam, kapı çalındı. Rauf'tu. Elinde bir poşet vardı: kendi bahçesinden, mevsimin ilk mandalinaları. Kapıda durdu, içeri girmedi. «Cemre'ye getirdim,» dedi. Sonra, bir an sustuktan sonra ekledi: «Çay demli mi?»
Bu hikâyenin bir uyarısı da var. Her sabır bir kapı çalınmasıyla bitmez. Rauf hiç gelmeyebilirdi; borç bitse bile ağabeyiyle olan bağ onarılmayabilirdi. Epiktetos'un öğüdü bunu da kapsıyor: incir ağacına zaman tanırsın, ama ağacın meyve vereceğini kimse sana vaat etmez. Haldun'un elinde olan, borcu ödemek ve kendi hâlini doğru tutmaktı. Kapının açılması, onun hiçbir zaman elinde olmamıştı.
Öbür bilgeler
Ermenek'te ustabaşı Ertan, felç sonrası egzersizlerini bırakıp «on günde sonuç» vaat eden bir cihaza geçmiş, eli daha da sertleşince fizyoterapistine utanarak dönmüştü (SOK-K07.3). Haldun ise iki yıl sonra yorulup havaleleri bırakmak üzereydi. Sokrates, sekiz günde yeşerip solan saksıyla meyve veren tarlayı ayırır; Epiktetos incirin önce çiçeklenip sonra olgunlaşmasını bekletir. Ertan'ın mutfak duvarındaki çizelgesi de Haldun'un sıra numaralı havaleleri de, meyveyi görmeden işlenen bir toprağın izleriydi.
Orhangazi'deki huzurevinde gece temizlikçisi Hatun, haftalarca susmuş, sonra iki gece boyunca duyduklarını yazıp doğru kişiye götürmüştü (KON-K07.2). Haldun'un sabrı ise bir cesaret değil, bir bekleyişti; ama o da sonunda bir cümleyi değiştirmekle başladı. Konfüçyüs doğruyu görüp yapmamayı cesaretsizlik sayar; Marcus Aurelius iyiliği yapıp görülmeyi beklemeden başka işe geçeni bir asmaya benzetir. Hatun da Haldun da, sonucunu bilmedikleri bir şeyi, gereği olduğu için yaptı.
Bugün bir kez dene
Hayatında, bir karşılık beklediğin ama gelmeyen bir şey var mı? Bir özür, bir barışma, bir teşekkür? Epiktetos'un ayrımıyla kendine sor: Bu meyvenin hangi kısmı benim elimde, hangi kısmı değil?
Bu hafta, elindeki kısmı yap ve karşılığını bekleme. Marcus'un asmasını hatırla: üzümünü verdikten sonra başka bir şey aramıyor. Ve bir incir istediğinde, şimdi kış mı, yaz mı, ona bak.
Yanında taşıyacağın soru
Beklediğin barış, senin takviminde mi yoksa onun yarasında mı olgunlaşıyor?