Açılış
Ertan elli iki yaşında, inşaat ustabaşı. Karaman'ın Ermenek ilçesinde otuz yıldır kalıp çakıyor, demir bağlıyor, bir şantiyeyi baştan sona yönetiyor. Hayatı boyunca işleri hızlı bitirmekle övündü. «Ertan Usta'nın şantiyesi hiç gecikmez» derlerdi.
Geçen kış bir sabah, şantiyede çay içerken sağ eli titremeye başladı, sonra kolu ağırlaştı. Hastanede hafif bir felç geçirdiği söylendi. Hayatı kurtuldu ama sağ eli eskisi gibi değildi; bir bardağı tutmakta zorlanıyor, düğme ilikleyemiyordu.
Fizyoterapist Sedef Hanım ona bir program verdi: her gün, aynı saatte, yarım saat boyunca bir topu sıkmak, parmakları tek tek açıp kapamak, bir bezi masada ileri geri sürmek. «Ertan Bey,» dedi, «bu iş aylar sürer. Her gün yapacaksınız, sıkılsanız da.»
Ertan ilk iki hafta yaptı. Sonra sıkıldı. Hiçbir değişiklik görmüyordu. Bir akşam oğlu telefonda bir video gösterdi: elektrikli bir cihaz, «on günde el fonksiyonlarını geri getiriyor» diyordu. Ertan cihazı aldı, egzersizleri bıraktı. On gün geçti, eli değişmedi. Bir ay geçti; eli daha da sertleşmişti. Karısı Gülnaz onu bir akşam mutfakta, topu duvara fırlatırken buldu.
Bilgenin kapısı
Platon'un Phaidros'unda Sokrates, yazının ve sözün değerini tartışırken bir çiftçi benzetmesine başvurur:
«Bir soru sormama izin verir misin: Değer verdiği, meyve vermesini istediği tohumları olan akıllı bir çiftçi, onları ciddi ciddi yaz sıcağında bir Adonis bahçesine eker mi, sekiz günde güzelce boy verdiklerini görüp sevinmek için? Bunu yaparsa da ancak eğlence ve oyun için yapar. Ama işi ciddiyse, uygun toprağa eker, çiftçiliğin gereğini yapar ve ektiği tohumlar sekiz ayda olgunluğa ulaşırsa hoşnut olur.»
Adonis bahçeleri, eski Atina'da bir şenlik geleneğiydi: sığ saksılara tohum ekilir, yaz sıcağında birkaç günde yeşerir, sonra çabucak solardı. Sokrates'in benzetmesi iki tür ekimi karşılaştırıyor. Biri hızlı, göz alıcı, ama köksüz. Öbürü yavaş, sıkıcı, ama meyve veren. Akıllı çiftçi ikisinin farkını bilir ve önemsediği tohumu sekiz günlük bir bahçeye harcamaz.
Bakmadığın yer
Ertan sabırsız bir adam değildi aslında. Otuz yıl boyunca beton dökmeden önce kalıbın kurumasını beklemiş, demirin bağlanmasını, iskeleyi sökmeden önce priz almayı beklemişti. Şantiyede neyin ne kadar süreceğini bilirdi. Ama kendi elinin iyileşmesi söz konusu olunca, bu bilgiyi hiç kullanmamıştı.
Belki şundandı: şantiyede bekleyen Ertan değildi, beton bekliyordu. Ertan o sırada başka işler yapıyor, ekibi yönetiyor, malzeme siparişi veriyordu. Bekleme, işin bir parçasıydı ve iş ilerliyordu. Kendi elinin iyileşmesinde ise bekleyen kendisiydi; ve beklerken yapabileceği tek şey, sıkıcı, yavaş, sonucu görünmeyen bir egzersizdi. Bu ona sabır gibi değil, çaresizlik gibi geliyordu.
Sokrates'in benzetmesi bu karışıklığı çözüyor. Akıllı çiftçi sekiz ay boyunca boş durmuyor; «çiftçiliğin gereğini yapıyor». Toprağı işliyor, suluyor, ayıklıyor. Sabır, beklerken bir şey yapmamak değil, sonucu görmeden her gün gereğini yapmak. Ertan'ın topu sıkması, parmaklarını tek tek açıp kapaması, tam da çiftçinin toprağı işlemesiydi. Sıkıcıydı, ama boş değildi.
Ertan'ın bakmadığı bir şey daha vardı: Adonis bahçesinin cazibesi. Elektrikli cihaz, on günde sonuç vaat ediyordu; tıpkı sekiz günde yeşeren tohumlar gibi. Bu vaat, Ertan'ın sabırsızlığına değil, umutsuzluğuna sesleniyordu. İki hafta egzersiz yapıp hiçbir değişiklik görmeyen bir adam için, «on günde» sözü bir can simidi gibiydi. Ama Sokrates'in çiftçisi, sekiz günlük yeşilliğin sekiz ayda meyve vermeyeceğini biliyordu.
Bir de Ertan'ın kimliği vardı. «Ertan Usta'nın şantiyesi hiç gecikmez» cümlesi yıllardır onun kimliğinin bir parçasıydı. Şimdi kendi eli, ilk kez onun takvimine uymuyordu. Egzersizleri bırakmak, belki de bu takvimsizliğe karşı bir isyandı: yavaş giden bir şeyle uğraşmaktansa, hiç uğraşmamak. Gülnaz bunu fark etmişti; kocasının cihazı aldığı gün, ilk kez bir işin sonunu beklemekten kaçtığını görmüştü. Ama söyleyememişti; otuz yıllık bir ustabaşına sabrı anlatmak, ona betonun priz süresini anlatmak gibi geliyordu.
Derinleşme
Platon'un Theaitetos'unda Sokrates kendi işini bir ebeliğe benzetir: ruhları doğum sancısı çekenlere yardım eden bir ebe. Ve bu işin sabır isteyen bir yanını anlatır:
«Benimle konuşanlardan bazıları başta oldukça kalın kafalı görünür; ama tanışıklığımız olgunlaştıkça, tanrının lütfu olursa, hepsi şaşırtıcı ilerlemeler kaydeder. … Ve sözlerimin kanıtı şudur: Onlardan pek çoğu bilgisizlikleri yüzünden, kimi kendini beğenip beni küçümseyerek, kimi başkalarının etkisine girerek, vaktinden önce yanımdan ayrıldı. Ve yalnızca benim daha önce doğurttuğum çocukları kötü bir bakımla kaybetmekle kalmadılar, içlerinde kalan her şeyi de boğdular. … Kaçaklar çoğu zaman geri döner ve yeniden yanımda olmak için yalvarırlar; o zaman, eğer içimdeki ses izin verirse, ki her zaman vermez, onları kabul ederim ve yeniden büyümeye başlarlar.»
Sokrates'in anlattığı şey Ertan'ın hikâyesine neredeyse birebir uyuyor. «Vaktinden önce ayrılanlar», yalnızca kazanabileceklerini kaybetmiyor, kazandıklarını da kaybediyor. Ertan'ın iki haftalık egzersizi küçük bir şey başlatmıştı; ama bırakınca o küçük şey de sönmüş, eli daha da sertleşmişti. Ve Sokrates bir umut da bırakıyor: kaçaklar geri dönebilir ve yeniden büyümeye başlayabilir.
Gülnaz o akşam topu yerden aldı ve Ertan'ın sağlam eline verdi. «Ertan,» dedi, «sen bir binanın temelini on günde kurar mıydın?» Ertan cevap vermedi. «Kurmazdın,» dedi Gülnaz. «Betonu bekletirdin. Şimdi de bekleyeceksin. Ama boş durmayacaksın; şantiyede de boş durmazdın.»
Ertan ertesi hafta Sedef Hanım'a döndü. Utanarak cihazı anlattı. Sedef Hanım kızmadı. «Çok kişi böyle yapıyor,» dedi. «Önemli olan geri gelmek.» Program yeniden başladı. Bu kez Ertan bir şey ekledi: mutfağın duvarına bir şantiye çizelgesi astı. Her gün egzersizi yaptıktan sonra bir kutuyu işaretledi. İlk ay hiçbir değişiklik görmedi; ama kutular doluyordu. İkinci ayın sonunda, bir sabah, düğmesini kendi başına ilikledi. Gülnaz mutfaktan gördü, bir şey demedi; yalnızca o gün çizelgenin kenarına küçük bir yıldız çizdi.
Bu hikâyeyi bir mucize hikâyesi gibi okumamak gerekir. Her iyileşme bu kadar düzenli ilerlemez; bazı kayıplar tam olarak geri gelmez. Sokrates'in sabrı da sonucu garanti etmiyor; yalnızca, sonucun gelebileceği tek yolun bu olduğunu söylüyor. Ve sağlıkla ilgili bir süreçte, hızlı sonuç vaat eden yöntemlere geçmeden önce, sürecin başındaki hekime ve terapiste danışmak, Adonis bahçesine kapılmamanın en sade yoludur.
Öbür bilgeler
Orhangazi'de huzurevinin gece temizlikçisi Hatun, Meliha Teyze'nin odasında duyduklarını iki gece boyunca bir deftere yazmış, sonra o defteri yaşlı kadının kızına, kimsenin duymadığı bir köşede göstermişti (KON-K07.2). Ertan da mutfağın duvarına astığı çizelgeye her gün bir işaret koydu. Konfüçyüs ırmağı kayıksız geçmeye kalkanla değil, hazırlıkla yürüyenle yol almak ister; Sokrates tohumunu sekiz günlük bahçeye değil, sekiz aylık toprağa ekeni. Hatun'un defteri de Ertan'ın çizelgesi de, sonucu görmeden her gün gereğini yapmanın biçimleriydi.
Malazgirt'te Gülfidan, direksiyon sınavında iki kez kaldıktan sonra bir kibrit kutusuyla mutfak masasında park etmeyi denemişti (STO-K07.2). Ertan ise topu duvara fırlattığı akşamdan sonra Sedef Hanım'a utanarak döndü. Seneca, denemeyenin işi olduğundan zor sandığını yazar; Sokrates vaktinden önce ayrılanların kazandıklarını da kaybettiğini. Gülfidan da Ertan da, bırakmak istedikleri anda geri dönmeyi seçti.
Bugün bir kez dene
Hayatında sabır isteyen bir süreç var mı? Bir iyileşme, bir öğrenme, bir ilişki, bir iş? Kendine şunu sor: Ben bu tohumu sekiz günlük bir bahçeye mi ekiyorum, yoksa sekiz aylık bir toprağa mı?
Bu hafta, o süreç için her gün yapabileceğin küçük bir iş belirle. Sonucu görmeyi bekleme; yalnızca gereğini yap. Bir kâğıda kutular çiz, her gün birini işaretle. Ve bir hızlı vaat seni çağırdığında, onu sekiz günlük bir bahçe olarak tanı.
Yanında taşıyacağın soru
Beklediğin şey için, beklerken ne yapıyorsun?