Açılış
Gülfidan altmış bir yaşında. Muş'un Malazgirt ilçesinde, kocasından kalan bahçeli bir evde yaşıyor. Hayatı boyunca bir kez bile direksiyona oturmadı. Kocası sağken her yere o götürürdü; öldükten sonra da ilçenin dolmuşları yetiyordu.
Geçen yıl oğlu Mirza ile gelini İstanbul'da bir inşaatta iş buldu. Yedi yaşındaki torunu Berzan babaannesinin yanında kaldı. Berzan doğuştan bir kas hastalığıyla yaşıyor; haftada üç kez Muş'taki hastanede fizik tedaviye gitmesi gerekiyor. Malazgirt'ten Muş'a yol uzun. Dolmuşla gidip gelmek, tekerlekli sandalyeyi indirip bindirmek, sabahın erken saatinde beklemek; Berzan her seferinde yorgun düşüyor, bazı günler tedaviye yetişemiyorlar.
Mirza bir akşam telefonda annesine, kocasından kalan arabayı satmayı önerdi. «Anne, o araba boşuna duruyor. Satalım, parasıyla Berzan'a özel bir servis tutarız.» Gülfidan sustu. Sonra kendi de şaşırdığı bir cümle kurdu: «Ben ehliyet alacağım.» Mirza telefonda güldü. «Anne, sen altmış bir yaşındasın. Sen yapamazsın. Trafikten korkarsın.»
Mirza haklıydı; Gülfidan korkuyordu. Ertesi gün sürücü kursuna yazıldığında elleri titriyordu. Komşusu Zinet de duymuştu; akşam kapıda «Bu yaşta mı?» diye güldü. İlk direksiyon saatinde Gülfidan arabayı bir metre bile ilerletemedi; debriyajdan ayağını çektiği anda araba stop etti, arkadan bir korna çaldı, Gülfidan ağladı.
Bilgenin kapısı
Seneca, Lucilius'a yazdığı uzun bir mektupta, insanı ürküten şeylerin doğasını sorgular:
«Vergilius'un "bakması korkunç, emek ya da ölüm biçimleri" dediği şeyler, ancak birine sarsılmadan bakabilen ve gölgelerin içini görebilen için hiç de korkunç değildir. Gecenin karanlığında korkunç sayılan pek çok görüntü, gündüz alay konusu olur. … Sevgili Lucilius, aklıma kendi yapamadıkları şeyin imkânsız olduğunu düşünen, bizim insan doğasının taşıyamayacağı kadar büyük sözler söylediğimizi iddia eden sayısız insan geliyor. … Bu işler deneyen kime yalan çıkmıştır? Kime yaparken daha kolay görünmemiştir? Güvensizliğimiz zorluktan doğmaz; zorluk, güvensizliğimizden doğar.»
Seneca'nın son cümlesi sıradan bir öğüt gibi okunabilir, ama içinde ince bir gözlem var. Bir işin zorluğunu çoğu zaman işe başlamadan önce ölçeriz; ölçtüğümüz şey ise işin kendisi değil, ondan duyduğumuz korkudur. Gecenin karanlığında büyüyen bir gölge gibi, denenmemiş her şey denendiğinden daha büyük görünür.
Bakmadığın yer
Mirza'nın «Sen yapamazsın» demesi kötü niyetli değildi. Annesini korumak istiyordu; trafiğin, yolun, kışın buzlu virajların tehlikesini biliyordu. Altmış bir yaşında, hiç araba kullanmamış birinin bunu öğrenmesi gerçekten zordu. Mirza'nın gözünde cesaret, yapılamayacak bir şeye atılmak değil, gerçekçi olmaktı. Ve İstanbul'daki bir şantiyede, annesinden bin beş yüz kilometre uzakta, gerçekçi olmak ona annesini koruyabileceği tek yol gibi geliyordu.
Ama Seneca'nın ayrımı, Mirza'nın görmediği bir şeyi gösteriyor. Mirza zorluğu ölçerken, annesinin hiç denemediği bir şeyi ölçüyordu. «Trafikten korkarsın» cümlesi doğruydu; ama korkunun zorluğu mu doğurduğunu, zorluğun mu korkuyu doğurduğunu sormuyordu. Gülfidan otuz yıl boyunca direksiyona hiç oturmamıştı; bu yüzden direksiyon onun için gecenin karanlığındaki bir gölge gibiydi.
Gülfidan'ın kendisi de bir şeye bakmamıştı. İlk direksiyon saatinde araba stop ettiğinde, arkadan korna çaldığında ağlamış ve bir an «Mirza haklıydı» diye düşünmüştü. Bu cümle, ilk başarısızlığı bir kanıta çeviriyordu. Oysa Seneca'nın sorusu tam bunu tersine çeviriyordu: Bu işler deneyen kime yalan çıkmış? Bir metre ilerleyememek, yüz metre ilerleyemeyeceğin anlamına gelmiyordu; yalnızca ilk metrenin en zor olduğunu gösteriyordu.
Gülfidan'ın cesaretini zorlaştıran bir şey daha vardı: insanların gözü. Zinet'in kapıdaki gülüşü, kursta yanındaki on sekiz yaşındaki gençlerin bakışları, ilçede kulaktan kulağa dolaşan «Gülfidan Hanım ehliyet alıyormuş» sözü. Korkunun yarısı trafikten, yarısı bu gözlerdendi. Ve gözlerden duyulan korku, yoldan duyulan korkudan daha sinsi çalışıyordu; çünkü onun bir direksiyon saati yoktu, alıştırmayla geçmiyordu.
Bir akşam Gülfidan, yatmadan önce Berzan'ın odasına baktı. Çocuk o gün tedaviye yetişememiş, ayakları kasılmış, ağrıyla uyumuştu. Gülfidan kapının eşiğinde durdu ve kendine bir soru sordu: Benim korkum mu daha ağır, onun ağrısı mı? Cevap açıktı. Ama cevabın açık olması, ertesi sabah direksiyona oturmayı kolaylaştırmıyordu. Bunu ancak oturarak öğrenecekti.
Derinleşme
Marcus Aurelius, imparatorluk seferlerinin arasında tuttuğu defterde cesareti büyük bir kahramanlıktan çok, görevin içinde sakin kalmak olarak tarif eder:
«Görevini yapıyorsan, üşüyor musun ısınıyor musun, uykulu musun uykunu almış mısın, kötüleniyor musun övülüyor musun, ölüyor musun başka bir şey mi yapıyorsun; bunlar sana fark etmesin. Çünkü öldüğümüz bu eylem de hayatın eylemlerinden biridir; o hâlde bu eylemde de elindeki işi iyi yapmak yeter.»
Marcus'un listesinde «kötüleniyor musun, övülüyor musun» ifadesi Gülfidan'ın derdine doğrudan dokunuyor. Zinet'in gülüşü, kurstaki bakışlar; Marcus bunları üşümek ya da ısınmak kadar önemsiz sayıyor. Önemli olan tek şey: elindeki işi iyi yapmak. Gülfidan için elindeki iş, Berzan'ı haftada üç kez Muş'a götürebilmekti. Bunu yaparken kimin güldüğü, işin bir parçası değildi.
Gülfidan direksiyon sınavına ilk girişinde kaldı. Park ederken kaldırıma çarptı. Eve döndüğünde Zinet kapıda bekliyordu; bir şey söylemedi ama bakışı yeterdi. Gülfidan o akşam ağlamadı. Mutfakta oturdu, sürücü kursunun verdiği küçük park çizimini önüne koydu ve bir saat boyunca, bir kibrit kutusuyla masanın üstünde park etmeyi denedi.
İkinci sınavda da kaldı; bu kez yokuşta araba geri kaçtı. Mirza telefonda yine güldü, ama bu kez daha yumuşak: «Anne, bırak artık, yorma kendini.» Gülfidan cevap verdi: «Oğlum, ben yorulmuyorum. Ben korkuyorum. Korkarak da sürülürmüş, onu öğreniyorum.»
Üçüncü sınavda geçti. İlk Muş yolculuğunda Berzan arka koltukta, tekerlekli sandalye bagajdaydı. Gülfidan doksan kilometre boyunca direksiyonu öyle sıkı tuttu ki, hastanenin önüne vardığında parmakları uyuşmuştu. Berzan arabadan inerken babaannesine baktı: «Babaanne, sen çok iyi sürüyorsun.» Gülfidan güldü. Bir yalandı bu; ama bir çocuğun yalanıydı ve o gün gerçeğe dönüşmeye başlamıştı.
Seneca'nın sözünü yanlış anlamamak gerekir. Her zorluk yalnızca bir korkudan ibaret değildir. Bazı işler gerçekten insanın gücünü aşar; bazı engeller gerçek engellerdir. Gülfidan'ın ehliyet alabilmesi, sağlığının elvermesine, bir kurs ücretini ödeyebilmesine, bir arabanın olmasına da bağlıydı. Seneca'nın asıl uyarısı, denemeden «imkânsız» dememek üzerine; denedikten sonra bir sınırla karşılaşmak, cesaretsizlik değil, bilgidir.
Öbür bilgeler
Akçakoca'da arama kurtarma gönüllüsü Baran, «Korkmaz» lakabını korumak için destekler yerleşmeden enkaz modeline girmiş, sonra ekip liderinin yirmi yıldır her girişte korktuğunu öğrenmişti (SOK-K07.2). Gülfidan ise korkusunu hiç saklamadı; oğluna «Korkarak da sürülürmüş» dedi. Sokrates Lakhes'te yalnız akıllıca dayanmanın cesaret olduğunu söyler; Seneca zorluğun güvensizlikten doğduğunu. Baran korkusuzluğun altındaki körlüğü, Gülfidan korkunun içindeki yolu buldu.
Kırkağaç'ın kavun üreticileri, «bizim mühendis» dedikleri Vahap'tan kışın bir toplantıda ilk kez «Bilmiyorum, öğrenmeye çalışacağız» cümlesini duymuştu (KON-K07.1). Gülfidan da altmış bir yaşında, ilk kez bir şeyi bilmediğini kabul edip öğrenmeye başladı. Konfüçyüs bilmediğini kabul etmeyi bilginin başlangıcı sayar; Marcus Aurelius elindeki işi, kötülense de övülse de iyi yapmayı. İkisinde de cesaret, insanın kendi bilmezliğiyle yüzleşmesinden geçiyor.
Bugün bir kez dene
Hayatında «Ben bunu yapamam» dediğin, ama hiç denemediğin bir şey var mı? Seneca'nın sorusunu kendine sor: Bu iş gerçekten zor mu, yoksa ona hiç yaklaşmadığım için mi zor görünüyor?
Bu hafta, o işin ilk metresini dene. Bütününü değil, yalnızca ilk adımını. Bir telefon, bir kayıt, bir deneme. Ve Marcus'un listesini hatırla: biri gülse de, biri övse de, elindeki işi iyi yapmaya bak.
Yanında taşıyacağın soru
Zor dediğin şey, gerçekten zor mu, yoksa yalnızca denenmemiş mi?