Açılış
Baran yirmi dört yaşında. Düzce'nin Akçakoca ilçesinde bir oto yıkamacıda çalışıyor; hafta sonları da ilçenin arama kurtarma gönüllü ekibinde. Ekibe bir yıl önce katıldı. İlk günden beri ekipte bir lakabı var: «Korkmaz.» Baran bu lakabı sever. Tatbikatlarda hep ilk o ileri atılır, enkaz modelinin içine ilk o girer, «Ben korkmam abla, gönder beni» der.
Ekibin lideri Ayşegül kırk dokuz yaşında, yirmi yıldır arama kurtarmada. Deprem bölgelerinde, sel yerlerinde çalışmış. Baran'ın hevesini sever ama bir şeyden huzursuzdur. Baran'ın ileri atıldığı her seferde, adım attığı yerin sağlam olup olmadığına bakmadığını görmüştür.
Geçen ay bir tatbikatta Baran, yıkılmış bir yapıyı taklit eden alanda, ekibin destek kerestelerini yerleştirmesini beklemeden bir boşluğun içine girdi. İçerideki «yaralıya» ulaştı; dışarıdakiler alkışladı. Ama Baran girerken bir kirişe çarpmış, yapının bir yanı birkaç santim oturmuştu. Gerçek bir enkazda bu, hem Baran'ın hem içerideki yaralının hem de arkasından girecek arkadaşının hayatına mal olabilirdi.
Tatbikattan sonra Ayşegül onu kenara çekti. «Baran,» dedi, «bugün kahraman gibi göründün. Ama eğer bu gerçek olsaydı, ben iki kişiyi çıkarmak zorunda kalırdım.» Baran'ın yüzü kızardı. «Abla, ben korkmuyorum diye mi kızıyorsun?» Ayşegül bir süre sustu. Sonra beklemediği bir şey söyledi: «Ben her seferinde korkuyorum, Baran. Yirmi yıldır her girişte.»
Bilgenin kapısı
Platon'un Lakhes diyaloğunda Sokrates, iki tecrübeli komutanla cesaretin ne olduğunu araştırır. Komutan Lakhes önce cesareti savaş meydanında yerini terk etmemek olarak tanımlar. Sokrates soruyu genişletir:
«Yalnızca savaşta cesur olanları değil, denizdeki tehlikelerde, hastalıkta, yoksullukta, hatta kamu işlerinde cesur olanları da soruyordum; yalnızca acıya ya da korkuya karşı cesur olanları değil, arzulara ve hazlara karşı güçlü bir şekilde direnebilenleri de.»
Lakhes yeni bir tanım dener: cesaret, ruhun bir tür dayanmasıdır. Sokrates hemen ayırır:
«Ama her türlü dayanmanın cesaret sayılabileceğini söyleyemem. Akıllıca bir dayanmanın iyi ve soylu olduğunu söylersin, değil mi? Peki akılsızca bir dayanmayı nasıl görürsün? O da kötü ve zararlı sayılmaz mı? … O hâlde sana göre yalnızca akıllıca dayanma cesarettir?»
Sokrates'in ilk hamlesi cesaretin alanını genişletmek: savaş meydanından hastane odasına, yoksulluğa, kendi arzularımızla verdiğimiz kavgaya. İkinci hamlesi ise «dayanma»yı ikiye ayırmak. Her ileri atılış cesaret değildir; akılsızca bir dayanma, cesaretin değil, başka bir şeyin adıdır.
Bakmadığın yer
Baran'ın «Ben korkmam» cümlesi, ekipte bir övünç kaynağıydı. Ama Sokrates'in ayrımı bu övüncün altına bakıyor. Korkmamak gerçekten cesaret miydi? Yoksa Baran yalnızca korkacağı şeyi görmüyor muydu?
Tatbikatta Baran destek kerestelerinin yerleşmesini beklemedi; kirişe çarptığını fark etmedi. Bunlar korkusuzluktan çok, tehlikenin farkında olmamaktan geliyordu. Sokrates'in deyişiyle, bu akılsızca bir dayanmaydı. Gerçek bir enkazda, akılsızca dayanma bir kahramanlık değil, ekibe yeni bir yük olurdu.
Ama Baran'ın bakmadığı yer yalnızca tehlike değildi. «Korkmaz» lakabı onun için bir kimliğe dönüşmüştü. Ekibe katıldığı ilk gün, eski bir gönüllü ona şaka yollu «Sen bu işe uygun değilsin, çok gençsin» demişti. Baran o günden beri, korkmadığını herkese göstermek için ileri atılıyordu. İleri atılışların bir kısmı, belki de çoğu, enkazdaki yaralıya değil, o eski cümleye bir cevaptı.
Sokrates'in genişlettiği alan burada bir anlam kazanıyor. Cesaret yalnızca korkuya karşı değil, «arzulara ve hazlara karşı» da gösterilir. Baran'ın asıl yenemediği şey korku değildi; alkışlanma isteğiydi. Tatbikatın sonundaki o alkış, Baran'ın içindeki en güçlü arzuya, görülme ve kabul edilme arzusuna dokunuyordu. Bu arzuya karşı durmak, bir boşluğa girmekten daha çok cesaret istiyordu.
Ayşegül'ün «Ben her seferinde korkuyorum» cümlesi bu yüzden Baran'ı sarstı. Yirmi yıllık bir arama kurtarmacı, ekibin en tecrübelisi, korktuğunu söylüyordu. Baran ilk kez, korkunun bir zayıflık olmayabileceğini düşündü. Belki korku, tehlikeyi gören gözün işaretiydi. O akşam eve dönerken, bir yıl boyunca kendine hiç sormadığı bir soruyu sordu: Ben gerçekten hiç korkmadım mı, yoksa korktuğumu fark etmemek için mi bu kadar hızlı koştum? Cevabı bilmiyordu. Ama sorunun kendisi, «Korkmaz» lakabının altında bir şeyin kıpırdadığını, bir yıldır üstüne basıp geçtiği bir yerin sesini gösteriyordu.
Derinleşme
Lakhes diyaloğu burada beklenmedik bir yere döner. Sokrates bir örnek verir: Bir kuyuya inen, dalış bilmeden suya dalan ve dayanan biri, bunu bilerek yapandan daha mı cesurdur? Lakhes «Evet» der; bilmeden dayanan daha cesur görünür. Ama Sokrates hemen bir çelişkiyi gösterir:
«Oysa böyle tehlikeye atılıp dayananlar, aynı şeyi bilgiyle yapanlara göre akılsızdır, Lakhes. … Akılsızca cüret ve dayanmanın bize daha önce kötü ve zararlı göründüğünü kabul etmiştik. … Şimdi ise tam tersine, daha önce onursuz saydığımız akılsızca dayanmanın cesaret olduğunu söylüyoruz. … O hâlde sen ve ben, Lakhes, sözle eylemin uyumu olan Dor makamına akort edilmemişiz; çünkü eylemlerimiz sözlerimize uymuyor.»
Ve tartışma çıkmaza girince, Sokrates'in önerisi bir cesaret çağrısına dönüşür:
«Biz de araştırmada dayanmalı ve sebat etmeliyiz; o zaman cesaret, cesareti ararken gösterdiğimiz yüreksizliğe gülmez.»
Sokrates'in çıkmazı Baran'ın çıkmazına benziyor. Bilgisizce atılan biri daha cesur görünür; ama akılsızca davranmış olur. Bilgiyle atılan ise daha az cesur görünür; ama asıl soylu olan odur. Sokrates bu düğümü çözemez; ama bir yol gösterir. Cesaret, yalnızca tehlikeye atılmakta değil, zor bir soruyu sormaya ve onunla kalmaya devam etmekte de vardır.
Tatbikattan bir hafta sonra Baran, Ayşegül'den eğitim dosyalarını istedi. Yapı destekleri, enkaz türleri, giriş öncesi kontroller. Her akşam oto yıkamacıdaki işten sonra okudu. Bir sonraki tatbikatta yine hevesliydi ama ilk o girmedi. Destek keresteleri yerleşene kadar dışarıda bekledi, kirişleri kontrol etti, sonra ikinci sırada girdi. İçeride bir an, dar bir boşluğun önünde durdu. Kalbi hızlı atıyordu. Bunu ilk kez fark etti ve ilk kez saklamaya çalışmadı.
Tatbikatın sonunda kimse alkışlamadı; çünkü görünürde kahramanca bir şey olmamıştı. Ayşegül yanına geldi, yalnızca omzuna dokundu. «Bugün korktun mu?» diye sordu. Baran bir an düşündü. «Korktum abla,» dedi. «Ama yine de girdim.» Ayşegül güldü. «İşte şimdi bu ekibe gerçekten girdin.»
Bu hikâyede bir şeyi de karıştırmamak gerekiyor. Sokrates bilgiyi cesaretin yerine koymuyor; bilgisi olan herkes cesur değildir. Bir arama kurtarmacı bütün kitapları okumuş olabilir ve yine de enkazın önünde donup kalabilir. Cesaret, bilgiyle korkunun birlikte durduğu yerde, korkuya rağmen bilgiyle yürümektir. Ayşegül'ün yirmi yıllık korkusu, onu girişlerden alıkoymamıştı; yalnızca her girişi daha dikkatli kılmıştı.
Öbür bilgeler
Kırkağaç'ta ziraat mühendisi Vahap, yirmi beş yıllık deneyimine güvenip bilmediği bir hastalığa bildik bir ad vermiş, sonra laboratuvar sonucunu alınca Ramiz Dayı'nın karşısına geçip yanıldığını söylemişti (KON-K07.1). Baran da korkmadığını göstermek için atılırken, aslında bilmediği bir yapıya giriyordu. Konfüçyüs bilginin sınırını doğru çizmeyi bilmenin kendisi sayar; Sokrates bilgisiz dayanmanın cesaret değil akılsızlık olabileceğini. Vahap'ın «bilmiyorum»u da Baran'ın «korktum»u da, kendi sınırını kabul etmenin cesaretiydi.
Simav'daki atölyenin ustası, oğlunun başka bir yola girmek istediğini ancak tezgâhta unutulan bir kitabı eline aldığında kendine söyleyebilmişti (SOK-K07.1). Baran da korkusunu ancak dar bir boşluğun önünde kalbinin attığını fark ettiğinde kabul etti. Sokrates Gorgias'ta kendimizle çelişmemeyi, Lakhes'te sözle eylemin uyumunu ister. Fehmi de Baran da, söyledikleriyle yaşadıkları arasındaki açığı kapattıkları gün bir şeyden kurtuldu.
Bugün bir kez dene
Hayatında «Ben bundan korkmam» dediğin bir şey var mı? Sokrates'in sorusunu kendine sor: Bu korkusuzluk, tehlikeyi gördüğüm hâlde yürümek mi, yoksa tehlikeyi hiç görmemek mi? Ve bu korkusuzluğu kime göstermek istiyorum?
Bu hafta, korktuğun bir şeyi düşün. Ona hemen atılma, ondan kaçma da. Önce onu tanımaya çalış: neyden korkuyorsun, ne biliyorsun, neyi bilmiyorsun? Sonra, bilgiyle ve korkunla birlikte, küçük bir adım at.
Yanında taşıyacağın soru
Cesur göründüğün yerde, aslında neyi görmüyorsun?