İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Karakterin erdemleri

Defterdeki üç yüz söz

Bilmek ile ne yapacağını bilmek aynı şey mi?

1.278 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Sinan otuz yedi yaşında, Kayseri'nin Sarız ilçesinde serbest muhasebeci. İki yıl önce, zor geçen bir vergi döneminin sonunda, bir arkadaşının önerisiyle Marcus Aurelius'u okudu. Ardından Seneca'nın mektuplarını, sonra Epiktetos'u. O günden beri yanında kalın kapaklı bir defter taşıyor; içinde elle kopyaladığı üç yüzü aşkın söz var. Her sabah yedide aile grubuna bir «günün sözü» gönderiyor.

Ailenin köyde bir koyun ağılı var; işi ağabeyi Kâzım yürütüyor, Sinan da defterlerini tutuyor. Bu bahar sütü alan firma üç aydır ödeme yapmıyordu. Bir pazar akşamı, annelerinin sofrasında, Kâzım patladı: firmayı aradığını, kimsenin telefonu açmadığını, yem parasını nereden bulacağını bilmediğini söyledi, masaya vurdu.

Sinan sakin bir sesle ağabeyine Epiktetos'u anlattı. Bazı şeyler bizim elimizdedir, bazıları değildir; firmanın ödemesi bizim elimizde değil, ona öfkelenmek yalnızca bizi yorar. Defterinden bir söz bile okudu. Kâzım bir süre ona baktı, sonra yalnızca şunu sordu: «Peki senin elinde ne var?» Sinan cevap vermedi; sofradakiler konuyu değiştirdi.

Dört gün sonra bürosunda, bir müşterisinin beyannamesi sistemdeki bir aksaklık yüzünden süresinde gönderilememiş, adama ceza çıkmıştı. Müşteri arayıp söylendi. Sinan telefonu kapatır kapatmaz stajyeri Sevda'ya döndü ve büronun camları titreyene kadar bağırdı. O sırada kapıda, imza atmak için köyden inmiş olan Kâzım duruyordu.

Bilgenin kapısı

Epiktetos, kendisini filozof diye tanıtan öğrencilerine, ne okuduklarını değil ne yaptıklarını göstermelerini söyler:

«Bir sofrada, insanın nasıl yemesi gerektiğini söyleme; yemen gerektiği gibi ye. … Eğitimsiz insanların arasında bir kuram üzerine konuşma açılırsa çoğunlukla sus; çünkü sindirmediğin şeyi hemen kusma tehlikesi büyüktür. … Koyunlar da yedikleri otu kusup çobana ne kadar yediklerini göstermez; otlağı içeride sindirince dışarıya yün ve süt verirler. Sen de kuramlarını göstermeye kalkma; onları sindirmekten doğan eylemleri göster.»

Epiktetos'un benzetmesi bir çobanın gözünden kurulmuş. Çoban koyunun ne kadar ot yediğini sormaz; yününe ve sütüne bakar. Otun kendisi bir değer taşımıyor değil, ama değeri ancak koyunun içinde başka bir şeye dönüştüğünde görünür. Söz de böyledir: okunduğu yerde değil, insanın davranışına karıştığı yerde iş görür.

Bakmadığın yer

Sinan iki yıl boyunca ilerlediğine inanıyordu ve bunun ölçüsü de elindeydi: defter kalınlaşıyordu. Üç yüz söz, iki yıl boyunca aksatılmadan gönderilmiş yedi yüzden fazla sabah mesajı. Bir şeyi bu kadar düzenli yapan birinin yerinde saydığını düşünmek zordu.

Ama Sinan'ın ölçtüğü şey, Epiktetos'un benzetmesindeki ottu. Kaç söz okuduğunu, kaç söz kopyaladığını, kaç söz gönderdiğini sayıyordu. Yünü ve sütü, yani bu sözlerin kendi gününde neye dönüştüğünü hiç saymamıştı. Defter, onun yerine ilerlemişti.

Pazar akşamki sakinliği de ayrıca düşünmeye değer. Sinan ağabeyine sakin konuşabiliyordu, çünkü ödenmeyen para onun cebinden çıkmıyordu; yem parasını o bulmayacaktı. Başkasının derdi karşısında sakin kalmak kolaydı. Kâzım'ın sorusu tam buraya dokunuyordu: Sinan'ın sözleri bir başkasının elindeki şeyler üzerineydi, kendi elindeki şeyler üzerine değil.

Dört gün sonraki bağırış bu yüzden bir tutarsızlık değil, bir ölçümdü. Beyanname sisteminin aksaması da Sinan'ın elinde değildi; müşterinin söylenmesi de. Bu kez kaybeden kendisiydi: itibarı, belki bir müşterisi. Ve sofrada ağabeyine okuduğu söz, bürosunda hiçbir yere karışmadı. Sindirilmemiş ot, ilk sarsıntıda olduğu gibi geri geldi.

Sevda'nın tarafı da var. Bağırılan oydu; aksaklıkta hiçbir payı yoktu. Sinan'ın sabah mesajlarını okuyan aile grubunda o yoktu, ama Sinan'ın felsefesinin bedelini o ödedi. Bir insanın ne öğrendiğini, en çok onun öfkesinin yolunun üstünde duran kişi bilir.

Bir de sabah mesajları vardı. Epiktetos «sindirmediğin şeyi kusma» der. Sinan'ın her sabah gönderdiği söz, çoğu zaman kendisinin henüz hiç sınamadığı bir sözdü. Aile grubu onun otlağıydı ve Sinan herkese ne kadar yediğini gösteriyordu.

Kâzım'ın kapıda durduğunu gördüğü an, Sinan'ın yüzüne yayılan şey utançtan çok bir şaşkınlıktı. İki yıldır kendini sakin bir adam olarak tanıyordu; bu tanıma dair hiçbir kanıt aramamıştı, çünkü kanıt defterde duruyordu. Ağabeyinin bakışı ona ilk kez bir dış ölçü verdi. O ölçüde defter yoktu; yalnızca az önce bağırdığı genç bir kadın ve titreyen bir cam vardı.

Derinleşme

Epiktetos başka bir yerde aynı ayrımı bir spor salonu benzetmesiyle açar:

«Bir sporcuyla konuşuyor olsam, ona "Omuzlarını göster" derdim; o da bana "İşte ağırlıklarım" diyebilirdi. Sen ve ağırlıkların, kendi başınızın çaresine bakın; ben ağırlıkların etkisini görmek isterim. … Senin işin nerede? İsteme ve kaçınmada: istediğinde hayal kırıklığına uğramamak, kaçındığın şeye düşmemek.»

Epiktetos aynı bölümde, Stoacıların en çok okunan yazarı Khrysippos'un kitaplarını kendi başına okuyabilen bir öğrenciyi övenlere de takılır: ilerleme, Khrysippos'u anlamak mıdır? Ağırlıklar işe yarar; ama sporcunun gösterdiği şey ağırlıklar değil, onların omuzda bıraktığı izdir.

Sinan o akşam Sevda'dan özür diledi. Sonra eve gitti, defteri açtı ve bir süre baktı. Ertesi sabah aile grubuna söz göndermedi. Ondan sonraki sabah da. Defteri atmadı; ama arka sayfadan başlayarak başka bir şey yazmaya başladı. Her akşam tek bir satır: bugün elimde olmayan neyi istedim, elimde olmayan neyden kaçmaya çalıştım, ve o an ne yaptım. İlk hafta satırların çoğu boş kaldı, çünkü akşam olduğunda günün hangi anında ne istediğini hatırlayamıyordu; sonra öğlen yemeğinde de bir not almaya başladı. Satırların çoğu hoş değildi. Birinde yalnızca şu yazıyordu: «Hüsnü Bey'in sesi yükselince benim sesim de yükseldi. Yine.»

İki ay sonra firma ödemeyi yine geciktirdi. Bu kez Sinan sofrada bir şey anlatmadı. Ertesi gün büroyu yarım gün kapattı, Kâzım'la birlikte ilçedeki süt kooperatifine gitti, kendi tuttuğu defterlerden üç yıllık süt kayıtlarını çıkardı, yeni bir alım sözleşmesinin hesabını çıkardı. Konuşmayı Kâzım yaptı; Sinan yanında oturup sustu. Dönüşte Kâzım ona Epiktetos'u sormadı. Yalnızca «İyi ki geldin,» dedi.

Bu hikâyeyi okumayı küçümseyen bir hikâye gibi okumamak gerekiyor. Epiktetos kendisi de öğrencilerine Khrysippos'u okutuyordu; koyun da ot yemeden süt veremez. Sinan'ın iki yıllık okuması boşa gitmemişti; arka sayfadaki satırları yazabilmesi, ön sayfalardaki sözler sayesindeydi. Değişen, okumanın kendisi değil ölçüsüydü: artık ne kadar okuduğunu değil, okuduğunun bir öfke anına ne kadar ulaştığını sayıyordu. Ve o sayı uzun süre küçük kaldı.

Öbür bilgeler

Mersin'de 112 operatörü Nazlı, sesini hiçbir çağrıda titretmemekle övünüyor, sakinliği hiçbir şey hissetmemek sanıyordu (STO-K03.10). Sinan ise sakinliği doğru cümleyi bilmek sanmıştı. Marcus kayalığa çarpan dalgaya rağmen yerinde duran burnu anlatır; Epiktetos ağırlıklarını değil omuzlarını gösteren sporcuyu. Nazlı'nın donukluğu da Sinan'ın sözleri de, sakinliğin bir görüntüsüydü; asıl sınav, yük omuza bindiği anda geliyordu.

Kozan'da Haldun, küs ağabeyine yirmi dört ay boyunca aksatmadan her ay borcunun bir taksitini yatırmış, hiçbir açıklama yapmamıştı (STO-K07.3). Sinan'ın kooperatif günü de buna benziyordu: söz yoktu, yalnızca ortaya konmuş bir iş vardı. Epiktetos incirin bir saatte olgunlaşmadığını söyler; burada da koyunun sütü bir günde gelmez. Haldun da Sinan da, öğrendiklerini anlatarak değil, uzun süre sessizce yaparak gösterdi.

Bugün bir kez dene

Son bir ayda birine söylediğin, okuduğun ya da paylaştığın bir öğüdü hatırla: sabır üzerine, öfke üzerine, kanaat üzerine. Sonra kendine sor: Bu söz, benim kendi zor bir anıma hiç uğradı mı?

Bu akşam bir satır yaz. Bugün elinde olmayan neyi istedin, elinde olmayan neyden kaçmaya çalıştın, ve o an ne yaptın? Kimseye gösterme. Bir hafta sonra satırları yan yana koy ve bak: ot mu birikiyor, yün mü?

Yanında taşıyacağın soru

Öğrendiğin şeyi en son nerede anlattın, en son nerede yaptın?