İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Karakterin erdemleri

Dobra yönetici

Kendine dürüst olmak başkasına olmaktan neden zor?

1.365 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Raziye elli iki yaşında. Uşak'ta yirmi dört daireli bir apartmanın altı yıldır yöneticisi. Apartmanda herkes onun için aynı şeyi söyler: «Raziye Hanım dobradır.» Aidatı geciktirene kapıda söyler, merdivene ayakkabı bırakana not yazar, gece geç saatte müzik açana sabah zilini çalar. Kendisi de bu sıfatı sever. Toplantılarda sık sık tekrarlar: «Ben lafımı esirgemem. Kimin yüzüne ne söylenecekse söylerim. Arkadan konuşmam.»

Geçen hafta üçüncü katta oturan genç anne Pelin'le merdivende karşılaştı. Pelin'in iki yaşındaki oğlu gece boyunca ağlıyordu; alt kattakiler şikâyet etmişti. Raziye hiç dolandırmadan söyledi: «Kızım, çocuğuna sahip çık. Bu apartmanda başkaları da yaşıyor. Ben dobra konuşurum, kusura bakma.» Pelin bir şey diyemedi, gözleri doldu, kapısını kapattı.

Raziye'nin kimseye söylemediği bir şey vardı. Kocası Yıldırım beş ay önce çalıştığı tekstil fabrikasından çıkarılmıştı. Raziye bunu apartmana, akrabalara, hatta kendi kız kardeşine söylememişti. Yıldırım her sabah yine aynı saatte evden çıkıyor, gün boyu kahvede, parkta oturuyor, akşam eve dönüyordu. Komşular soranlara Raziye hep aynı cevabı veriyordu: «Yıldırım işte, yoğun.» Bu ay apartman aidatını da ilk kez geç yatırmıştı; kendi tuttuğu deftere ise zamanında ödenmiş gibi yazmıştı.

O akşam Pelin'in kocası kapıya geldi. Sesini yükseltmeden konuştu: «Raziye Hanım, oğlumuzun kulak iltihabı var, iki gecedir ateşi düşmüyor. Bunu bize sorsaydınız söylerdik.» Raziye kapıyı kapattıktan sonra koridorda bir süre durdu.

Bilgenin kapısı

Marcus Aurelius, kendine yazdığı notlardan birinde, dürüstlüğünü ilan eden insana sert bir bakış atar:

«"Seninle dürüst davranmaya karar verdim" diyen ne kadar çürük ve samimiyetsizdir! Ne yapıyorsun, adam? Bunu haber vermeye gerek yok. Kendini eylemleriyle hemen gösterir. Ses alnına açıkça yazılmış olmalı. Bir insanın karakteri neyse, hemen gözlerinde görünür; sevilenin âşığın gözlerinde her şeyi hemen okuması gibi. … Ama sahte bir sadelik, eğri bir değnek gibidir.»

Marcus'un uyarısı ince bir yerden tutuyor. Dürüstlük ilan edildiği an şüpheli hâle gelir. Gerçek dürüstlük söze ihtiyaç duymaz; eylemde, yüzde, gözde kendini gösterir. «Ben dürüstüm» diye başlayan bir cümle, çoğu zaman dürüstlüğün kendisini değil, bir görüntüsünü taşır. Ve Marcus bunu bir benzetmeyle bitiriyor: sahte sadelik, düz görünmeye çalışan eğri bir değnek.

Bakmadığın yer

Raziye'nin «dobra» oluşu, dışarıdan bakınca dürüstlüğe benziyordu. Söylediği şeyler çoğu zaman yanlış değildi: aidat gerçekten gecikmişti, gürültü gerçekten olmuştu. Ama Marcus'un ölçüsüyle bakınca bir şey gözden kaçıyordu. Raziye dürüstlüğünü sürekli ilan ediyordu: «Ben dobra konuşurum, kusura bakma.» Bu cümle, bir doğruyu söylemekten çok, söylenen sözün sertliğine bir izin belgesi gibi işliyordu.

Pelin'le merdivendeki konuşma bunu açıkça gösterdi. Raziye bir doğruyu söylediğine inanıyordu. Ama aslında bir şey sormamıştı. Çocuğun neden ağladığını öğrenmeden, doğruyu bildiğini varsaymıştı. Dürüstlük, gerçeği söylemekse, gerçeği öğrenmeden konuşmak dürüstlük olamazdı. Raziye'nin «dobra»lığı, gerçeğe değil, kendi yargısına sadıktı. Marcus'un eğri değneği buydu: dışarıdan bakınca dimdik, ama içine bakınca bir yöne bükülmüş.

Ama asıl bakılmayan yer başka yerdeydi. Raziye başkalarının kusurlarını yüzlerine söylerken, kendi evindeki en büyük gerçeği saklıyordu. Yıldırım'ın işsizliği, geç kalan aidat, defterdeki yanlış kayıt. Apartmanın en dobra kadını, kendi hayatında beş aydır bir yalanı yönetiyordu. Ve belki de bu yalan, dışarıya karşı sertliğini artırıyordu: başkalarının kusurunu yüksek sesle söylemek, kendi sakladığı şeyin sessizliğini örtmenin bir yoluydu.

Raziye'nin iki yüzü arasındaki uçurumun bir mantığı vardı. Başkasına söylenen doğru, söyleyeni yükseltiyor: «Ben açık sözlüyüm, ben arkadan konuşmam.» Kendine söylenecek doğru ise alçaltıyor: «Kocam işsiz, biz zor durumdayız, ben de aidatı geç ödedim.» Birincisi bir onur kaynağı, ikincisi bir utanç. İnsan onur getiren doğruları kolay söyler; utanç getirenleri saklar. Ve sakladığı her utanç, dışarıya söylenen doğruların sesini biraz daha yükseltir. Raziye'nin son beş ayda daha sık zil çaldığını, daha çok not yazdığını apartmanda fark eden olmuştu; kimse bunu evdeki sessizlikle ilişkilendirmemişti. Raziye de ilişkilendirmemişti. Kendine sormadığı soru tam buydu: Bu sertlik kime karşıydı?

Derinleşme

Seneca, Lucilius'a yazdığı kısa bir mektupta, dürüstlüğün en zor sınavını bir kapı üzerinden anlatır:

«Kendini gerçekten mutlu sayma, ta ki insanların gözü önünde yaşayabildiğini görene kadar; duvarların seni korusun ama saklamasın. Oysa biz bu duvarların bizi daha güvenli yaşamamız için değil, daha gizli hata işlememiz için çevrelediğine inanmaya yatkınız. Bir insanın karakterini tartabileceğin bir şey söyleyeyim: kapısı ardına kadar açık yaşayabilen birini zor bulursun. Kapılarımıza kapıcıları gururumuz değil, vicdanımız koymuştur. … İyi bir vicdan kalabalığı karşılar; kötü vicdan ise yalnızlıkta bile tedirgin ve huzursuzdur. Yaptıkların onurluysa herkes bilsin; değilse, sen bildikçe kimsenin bilmemesinin ne önemi var? Böyle bir tanığı küçümsüyorsan ne kadar zavallısın!»

Seneca'nın son sorusu, dürüstlüğün iç kısmına uzanıyor: «Sen bildikçe kimsenin bilmemesinin ne önemi var?» Raziye apartmana karşı yalan söylüyordu; ama asıl tanık apartman değildi. Defterine yanlış bir tarih yazarken, kocasının sabah çıkışlarını örterken, bunları bilen biri vardı: kendisi. Ve Seneca'nın dediği gibi, kötü vicdan yalnızlıkta bile huzursuzdur. Raziye'nin geceleri uyuyamaması, gündüzleri sesinin daha da sertleşmesi belki bu huzursuzluktan geliyordu.

O gece Raziye yemekten sonra deftere oturdu. Aidat sayfasını açtı, kendi dairesinin satırına baktı. Yanlış tarihin üstünü çizdi, doğru tarihi yazdı ve yanına küçük harflerle ekledi: «Geç ödendi.» Sonra Yıldırım'a döndü. «Artık söyleyelim,» dedi. «Kız kardeşime de, komşulara da. Yorulduk.» Yıldırım bir süre sustu, sonra başını salladı; gözlerinde beş aydır görmediği bir rahatlama vardı.

Ertesi sabah Raziye üçüncü kata çıktı. Pelin kapıyı açtığında, Raziye'nin elinde bir tencere çorba vardı. «Çocuğun nasıl?» diye sordu. Sonra ekledi: «Geçen gün sana haksızlık ettim. Sormadan konuştum. Dobra olmak sandım, kaba oldum.» Pelin şaşırdı; sonra kapıyı açtı, onu içeri aldı.

Bir sonraki apartman toplantısında Raziye yönetici olarak hesapları okudu. Kendi dairesinin satırına gelince durmadı: «Bu ay ben de geç ödedim. Yıldırım beş aydır işsiz, biz de zorlanıyoruz.» Salonda kısa bir sessizlik oldu. Sonra ikinci kattan emekli bir öğretmen, Şükriye Hanım, söze girdi: «Benim damadın fabrikasında bekçi aranıyor. Yıldırım Bey'e söyleyeyim mi?»

Kendine dürüstlüğün bir de sınırı var ve Raziye'nin hikâyesi bunu da gösteriyor. Seneca'nın «kapını ardına kadar aç» sözü, insanın her derdini herkese anlatmasını istemiyor. Bir ailenin mahremiyeti, kimseye borçlu olmadığı bir hak. Raziye'nin yaptığı, aidatı ve defteri düzeltmekti; çünkü orada başkalarının hakkı vardı. Kocasının işsizliğini paylaşması ise bir zorunluluk değil, bir seçimdi; beş aylık bir saklamanın kendisini yorduğunu fark ettiği için yaptığı bir seçim.

Öbür bilgeler

Simav'da mobilyacı Fehmi, müşterisine suntayı hiçbir zaman ceviz diye satmamış, ama oğlunun geceleri sınav kitabı okuduğunu kendine itiraf edememişti (SOK-K07.1). Raziye de apartmanın en açık sözlüsüyken, kendi evindeki işsizliği saklıyordu. Sokrates asıl yalanın ruhta, insanın en önemsediği konuda kendini aldatmasında olduğunu söyler; Marcus Aurelius ilan edilen dürüstlüğün eğri bir değnek olduğunu. Fehmi de Raziye de, başkalarına karşı dürüstlüğün kendine karşı dürüstlüğü örtebileceğini gördü.

Suşehri'nde Erdinç, makamına gelen bir iltimas isteğine hayır demiş, sonra aylardır uğramadığı hırdavat dükkânına yürüyüp kepengin altından eğilerek girmişti (GAZ-K06.10). Raziye de defterdeki yanlış tarihi düzeltti, sonra üçüncü kata bir tencere çorbayla çıktı. Gazâlî vefanın hakka aykırı işte dosta uymamak olduğunu söyler; Seneca kapıcıları kapılara vicdanın koyduğunu. İki hikâyede de doğruluk, önce kendi defterini düzeltmekle başlıyor.

Bugün bir kez dene

Hayatında «Ben dürüstüm», «Ben açık sözlüyüm», «Ben yalan söylemem» gibi bir cümleyi sık kuruyor musun? Marcus'un ölçüsüyle kendine sor: Bu cümleyi kurmaya neden ihtiyaç duyuyorum? Söylediğim doğruları öğrenerek mi söylüyorum, yoksa yargılayarak mı?

Bu hafta Seneca'nın kapısını düşün. Kapını ardına kadar açsan, görülmesinden en çok korkacağın şey ne olurdu? Onu kimseye söylemek zorunda değilsin. Ama kendi defterinde, kendine karşı, doğru yazılmış mı?

Yanında taşıyacağın soru

Başkalarına söylediğin doğrular, kendine söylemediğin bir doğruyu mu örtüyor?