İçeriğe geç

Konfüçyüs ile · Karakterin erdemleri

Bilmediğini bilmek

Kendine dürüst olmak başkasına olmaktan neden zor?

1.314 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Vahap elli dört yaşında, ziraat mühendisi. Manisa'nın Kırkağaç ilçesinde, tarım müdürlüğünde yirmi beş yıldır çalışıyor. İlçenin kavun üreticileri ona «Vahap Bey» değil, «bizim mühendis» der. Tarlada bir yaprak sarardığında, bir fide çürüdüğünde ilk onu ararlar. Vahap tarlaya gelir, eğilir, bakar ve neredeyse her zaman ne olduğunu söyler. Yirmi beş yılda o kadar çok hastalık görmüştür ki, çoğunu yaprağın rengine bakarak tanır.

Geçen yaz ilçenin birkaç tarlasında, Vahap'ın daha önce görmediği bir şey başladı. Kavun bitkileri önce bir yanından solmaya, sonra kurumaya başladı. Ramiz Dayı'nın tarlası en çok etkilenenlerden biriydi; kırk yıllık kavuncu, onu tarlaya çağırdı. Vahap baktı. Bildiği hiçbir hastalığa tam uymuyordu. Ama Ramiz Dayı'nın ve yanındaki üç çiftçinin gözleri ondaydı. Vahap birkaç saniye sustu, sonra bildiği bir hastalığın adını söyledi ve bir ilaçlama programı önerdi.

Müdürlüğe yeni gelen genç mühendis Beyza, o akşam Vahap'a çekinerek bir şey söyledi: «Vahap Bey, belirtiler kitaptakine tam uymuyor gibi. Toprak örneğini üniversitenin laboratuvarına yollasak mı?» Vahap gülümsedi: «Kızım, ben bu tarlaları yirmi beş yıldır biliyorum.»

İki hafta sonra ilaçlama işe yaramamıştı. Ramiz Dayı'nın tarlasının yarısı kurumuştu. Vahap eve döndüğünde karısı Dilber'e «Bu yıl sıcaklar çok sert, bitki dayanamıyor» dedi. Dilber başını salladı. Vahap da kendi cümlesine inanmak istedi.

Bilgenin kapısı

Konfüçyüs, öğrencisi Zilu'ya bilginin ne olduğunu şöyle öğretir:

«Yu, sana bilmenin ne olduğunu öğreteyim mi? Bir şeyi bildiğinde bildiğini kabul etmek, bilmediğinde bilmediğini kabul etmek: işte bilmek budur.»

Öğrencisi Zengzi ise dürüstlüğü bir günlük alışkanlığa çevirir:

«Her gün kendimi üç noktada yoklarım: başkaları için bir iş görürken sadık olmadım mı? Dostlarla ilişkimde içten olmadım mı? Hocamın öğrettiklerini öğrenip uygulamadım mı?»

Konfüçyüs'ün tanımı şaşırtıcı derecede sade. Bilmek, çok şey bilmek değil; bildiğinle bilmediğin arasındaki sınırı doğru çizmek. Ve Zengzi'nin üç sorusundan ilki, Vahap'ın tarladaki anına doğrudan dokunuyor: başkası için iş görürken, ona sadık oldum mu? Sadakat burada, başkasının işini kendi itibarından önce tutmak demek.

Bakmadığın yer

Vahap tarlada yalan söylediğini düşünmüyordu. Bildiği bir hastalığın adını vermişti; belki gerçekten oydu. Ama içinde bir yerde bir tereddüt vardı ve o tereddüdü söylememişti. Ramiz Dayı'nın gözleri ondaydı, yanındaki çiftçiler bekliyordu. «Bilmiyorum» demek, yirmi beş yıllık «bizim mühendis» kimliğine sığmıyordu.

Konfüçyüs'ün tanımına göre Vahap o anda bilmenin kendisini kaybetmişti. Hastalığı bilmemesi bir kusur değildi; kimse her şeyi bilemez. Kusur, bilmediğini bilmemiş gibi davranmasındaydı. Ve bu, Zengzi'nin ilk sorusuna da takılıyordu: Vahap başkasının, Ramiz Dayı'nın işini görüyordu. Ama tarladaki o birkaç saniyelik sessizlikte, Ramiz Dayı'nın tarlasından çok kendi itibarını korumuştu.

Asıl bakılmayan yer ise sonraki iki haftaydı. Tarlada söylenen bir tahmin, kendi başına büyük bir yalan değildi; insan baskı altında yanılabilir. Ama ilaçlama tutmayınca Vahap bir ikinci şey yaptı: kendine bir açıklama buldu. «Sıcaklar sert.» Bu cümle Dilber'e söylenmişti ama asıl muhatabı Vahap'ın kendisiydi. İlk hatayı kabul etmemek, ikinci bir hikâye kurmayı gerektiriyordu. Başkasına söylenmeyen bir «bilmiyorum», kendine söylenen bir «sıcaklar» oluyordu.

Bir de Beyza vardı. Genç mühendisin önerisi doğruydu ve Vahap bunu o akşam içten içe biliyordu. Ama onu bir gülümsemeyle geçiştirmişti. Kendine dürüst olmak, Beyza'nın haklı olabileceğini kabul etmek demekti; bu da yirmi beş yılın, iki yıllık bir mezunun sorusu karşısında yetersiz kalmasıydı. Vahap'ın yüzleşmekten kaçındığı şey hastalık değil, kendi bilgisinin bir sınırı olduğu gerçeğiydi. Yirmi beş yıllık deneyim ona bir güven vermişti; ama aynı güven, yeni bir şeyle karşılaştığında ona «bu da bildiğim şeylerden biridir» diye fısıldıyordu. Deneyimin en sinsi yanı buydu: bilmediğini bile tanıdık gösterebiliyordu. Konfüçyüs'ün «bilmediğini kabul et» sözü, en çok deneyimli insana, yıllarca haklı çıkmış birine zor geliyordu.

Derinleşme

Konfüçyüsçü klasiklerden Büyük Öğreti, dürüstlüğü insanın kendisiyle ilişkisine yerleştirir:

«Niyeti içten kılmak, kendini aldatmamaktır; kötü bir kokudan tiksinir gibi, güzel bir renge sevinir gibi. Buna kendinden hoşnut olmak denir. Bu yüzden erdemli insan yalnız kaldığında dikkatlidir. … Başkaları insana bakarken, onun ciğerlerini görür gibi görürler; o hâlde saklamanın ne yararı var? İçerideki samimiyet dışarıda kendini gösterir. Bu yüzden erdemli insan yalnız kaldığında dikkatlidir.»

Büyük Öğreti'nin «kendini aldatmamak» dediği şey, Vahap'ın «sıcaklar» cümlesinin tam karşısında duruyor. Kötü kokudan tiksinmek bir karar değildir; burun kendiliğinden tiksinir. Kendine dürüst olan insan, bir yanlışını da öyle görür: hemen, açıklama aramadan. Ve metin bir şey daha söylüyor: saklamak işe yaramaz, çünkü başkaları insanı «ciğerini görür gibi» görür. Ramiz Dayı da, Beyza da, Vahap'ın tarladaki o birkaç saniyelik sessizliğini görmüştü.

Bir başka öğrenci, Zigong, Analektler'de hatayla ilgili bir benzetme kurar:

«Erdemli insanın hataları güneş ve ayın tutulması gibidir. Hata yapar, herkes görür; düzeltir, herkes ona saygıyla bakar.»

Zigong'un benzetmesi Vahap'ın korkusunun tam tersini söylüyor. Vahap «bilmiyorum» dese itibarının sarsılacağını sanıyordu. Zigong ise hatanın zaten görüldüğünü, saygının saklamaktan değil düzeltmekten geldiğini anlatıyor.

Bir sabah Vahap müdürlüğe erken geldi. Beyza'nın masasına gitti. «Toprak örneğini gönderelim,» dedi. «Benim tahminim tutmadı. Sen haklıydın, ben dinlemedim.» Beyza bir an ne diyeceğini şaşırdı, sonra hemen örnek kaplarını hazırladı. İki hafta sonra laboratuvardan sonuç geldi: hastalık topraktan bulaşan bir türdü, yapraktaki ilaçlama ona ulaşamıyordu.

Vahap sonucu alır almaz Ramiz Dayı'nın tarlasına gitti. Kırk yıllık kavuncunun karşısına geçti. «Dayı,» dedi, «geçen ay sana yanlış söyledim. Bilmediğim bir şeydi, bildiğimi sandım. İlacın parası boşa gitti. Şimdi doğrusunu biliyoruz; gelecek yıl için ne yapacağımızı birlikte konuşalım.» Ramiz Dayı uzun süre yüzüne baktı. Sonra sigarasını yaktı. «Kırk yılda,» dedi, «bana yanıldım diyen ilk mühendissin.»

O kış Vahap, ilçedeki kavun üreticileri için bir toplantı düzenledi. Laboratuvar sonucunu anlattı, sözü Beyza'ya bıraktı. Toplantının sonunda bir çiftçi sordu: «Vahap Bey, bu hastalık başka tarlalara da geçer mi?» Vahap bir an durdu ve yirmi beş yılda belki ilk kez, bir çiftçinin önünde şunu söyledi: «Bilmiyorum. Öğrenmeye çalışacağız.»

Bu hikâyede bir dengeyi de görmek gerek. Her uzman her soruda «bilmiyorum» diyemez; insanlar uzmanın bilgisine güvenmek ister ve çoğu zaman bu güven yerindedir. Vahap'ın yirmi beş yıllık deneyimi gerçekti ve çoğu tarlada doğru teşhis koymuştu. Konfüçyüs'ün istediği, bilgiyi küçümsemek değil, onun sınırını doğru çizmekti: bildiğini bildiğini, bilmediğini bilmediğini kabul etmek.

Öbür bilgeler

Uşak'ta apartman yöneticisi Raziye, «ben dobra konuşurum» diyerek komşularına sert davranırken, kocasının işsizliğini ve geç yatırdığı aidatı saklıyordu (STO-K07.1). Vahap da çiftçilerin önünde «bizim mühendis» olarak konuşurken, kendi bilgisinin sınırını saklamıştı. Marcus Aurelius «sana dürüst davranacağım» diye söze girenden kuşkulanır; Konfüçyüs bildiğiyle bilmediği arasındaki sınırı doğru çizmeyi. Raziye defterini, Vahap teşhisini düzeltti; ikisi de saygıyı saklamaktan değil, düzeltmekten kazandı.

Simav'da mobilyacı Fehmi, oğlunun tezgâhında unutulan sınav kitabını eline aldığında «Oğlum bu işi istemiyor» cümlesini ilk kez kendine yüksek sesle söylemişti (SOK-K07.1). Vahap da Beyza'nın masasına gidip «Benim tahminim tutmadı» dedi. Sokrates asıl yalanı sözde değil ruhta arar; Büyük Öğreti kendini aldatmamayı niyetin samimiyetinin ilk adımı sayar. Fehmi'nin oğlu ve Vahap'ın mesleği, ikisinin de en çok önemsediği şeydi; dürüstlüğün en zor yeri de tam orasıydı.

Bugün bir kez dene

Son zamanlarda, bilmediğin bir şey hakkında bildiğin gibi konuştuğun bir an oldu mu? Bir iş toplantısında, bir aile sohbetinde, bir arkadaşa verdiğin bir öğütte? Konfüçyüs'ün ölçüsüyle kendine sor: Ben orada bildiğimi mi söyledim, yoksa bilmediğimi saklayarak mı konuştum?

Bu hafta Zengzi'nin alışkanlığını dene. Her akşam yatmadan önce kendine tek bir soru sor: Bugün başkası için iş görürken ona sadık kaldım mı, yoksa kendi görüntümü mü korudum? Cevabı kimseye söylemek zorunda değilsin; ama kendine dürüstçe ver.

Yanında taşıyacağın soru

Bilmediğin bir şeyi «bilmiyorum» diye söylemek sana neye mal olur?