Açılış
Nilgün Hanım elli sekiz yaşında, Mersin'de bir devlet hastanesinin yenidoğan yoğun bakım ünitesinde otuz yıldır çocuk doktoru. Binlerce bebeğin ilk nefesini gördü; bir bebeğin cildinin renginden, ağlamasının tonundan, göğsünün inip kalkışından neyin yolunda gidip neyin gitmediğini saniyeler içinde okur. Meslektaşları zor bir vakada ilk onu arar.
Geçen bahar kızı doğum yaptı ve Nilgün Hanım ilk kez anneanne oldu. Doğumhanenin kapısında beklerken içi kıpır kıpırdı; ama bebek kucağına verildiğinde, kendini bambaşka bir şey yaparken buldu. Gözleri bebeğin üzerinde gezinirken kafasının içinde bir liste ilerliyordu: kalp atımı, solunum, kas tonusu, refleksler, ten rengi. Yakalama refleksini kontrol etti; emme refleksine baktı; fontanelin gerginliğini yokladı. Her şey yolundaydı. Bebeği kızına geri verdi ve koridora çıktı.
Koridorda seksen bir yaşındaki annesi, Hatice Hanım, bir sandalyede oturmuş ağlıyordu. Nilgün Hanım telaşla yanına gitti: «Anne, iyi misin?» Annesi başını kaldırdı, gözleri ışıl ışıl: «Kızım, gördün mü? O küçücük elleri. Dün yoktu, bugün var. Nereden geldi bu çocuk?» Nilgün Hanım bir cevap vermeye hazırlandı; bir hücreden başlayıp dokuz ayı anlatan, otuz yıldır bildiği bir cevap. Sonra sustu. Annesinin sorusu bir bilgi sorusu değildi. Ve kendisi, o odada, bu soruyu bir an bile sormamıştı.
Bilgenin kapısı
Osho'nun çocukluktaki hayret duygusuna ne olduğunu soranlara verdiği cevaplardan derlenmiş bir kitap var. Kitabın başlıkları bile bir düşünce çizgisi gibi okunur: hayretin gözleri, bilgi bilmekle aynı şey değildir, cevaplar tehlikelidir, bir çocuk gibi. Bu konuşmalarda dönüp durduğu bir fikir şu: insan bilgi biriktirdikçe hayret azalır. İçerisi bilgiyle dolduğunda, hayrete yer kalmaz. Bilgi bir şeyi açıklar ve açıklanan şey, insana artık sıradan görünür. Oysa bilmek, yani bir şeyle doğrudan karşılaşmak, bilgiye sahip olmaktan başka bir şeydir; ve çocuğun gözündeki hayret, bu doğrudan karşılaşmanın kendisidir.
Başka bir konuşmasında merakı da ikiye ayırır. Merak iyi bir başlangıçtır, der; ama yalnızca bir başlangıç. Merak çok soru üretir ve her birinden bir süre sonra bir sonrakine geçer; ılık kalır. Bir soru insana o kadar önemli gelir ki onun için hayatını ortaya koyabilecek hâle gelir; işte o zaman merak bir arayışa dönüşür. Sorular çoktur, arayış birdir.
Osho'nun konuşmaları telifli; burada kelimelerini değil, söylediği şeyin yönünü aktarıyoruz.
Bakmadığın yer
Bilgiyi genellikle merakın ödülü olarak düşünürüz. İnsan merak eder, araştırır, öğrenir; öğrendikçe dünya daha anlaşılır, daha güvenli bir yere dönüşür. Nilgün Hanım'ın otuz yılı bu yolun en güzel örneği. Merakla başladığı tıp, ona binlerce bebeğin hayatını kurtaracak bir bilgi verdi. Bir bebeğin morarmaya başladığını herkesten önce gören göz, o otuz yılın ürünü.
Osho'nun söylediği, bu bilginin bir bedeli olabileceği. Bilgi bir mercek gibi çalışır; bazı şeyleri keskinleştirir, bazılarını görünmez kılar. Nilgün Hanım torununa baktığında, merceği hiç çıkarmadan bakmıştı. Gördüğü her şey zaten bir ada, bir kategoriye, bir normal değer aralığına sahipti. Refleks, tonus, renk. Bunların hepsi doğruydu; ama hiçbiri annesinin gördüğü şeyi görmüyordu: dün yoktu, bugün var. Bilgi bebeğin nasıl oluştuğunu açıklıyordu; ama bu açıklama, bir bebeğin var olmasının ne kadar şaşırtıcı olduğunu ortadan kaldırmıyordu. Yalnızca o şaşkınlığı örtüyordu.
Hatice Hanım'ın sorusu da tam bu yüzden önemli. «Nereden geldi bu çocuk?» Nilgün Hanım bu soruya otuz yıldır bir cevap verebiliyor. Ama annesi bir cevap istemiyor. Onun sorusu, Osho'nun ayrımıyla, bir merak sorusu değil, bir hayret sorusu. Merak bir cevap bulunca dinlenir. Hayret ise cevaptan sonra da sürer; çünkü bütün açıklamalar verildikten sonra bile, bir şeyin var olması bir sır olarak kalır.
Bu sohbetin rahatsız edici yanı, bilginin hayreti öldürmesinin çoğu zaman fark edilmemesi. Nilgün Hanım kendini hiçbir zaman meraksız biri olarak görmemişti; tam tersine, otuz yıl boyunca yeni makaleleri okumuş, yeni yöntemleri öğrenmişti. Merakı canlıydı; ama hep yeni bilgiye dönüktü. Bildiği şeylere, bir bebeğin ilk nefesine, hiç yeniden şaşırmamıştı. Bin kez görülen şey, görülmez olmuştu.
Bunun yalnızca doktorlara özgü olmadığını da görmek gerekiyor. Yıllardır aynı yolda araba kullanan biri, yolun kenarındaki ağaçları artık görmez. Bir müzisyen sevdiği şarkıyı notalarına ayırırken, onu ilk dinlediği akşamki ürpertiyi kaybedebilir. Uzmanlık nerede derinleşirse, hayret orada en kolay sessizce çekilir; çünkü uzman, şaşırmamayı da öğrenmiştir.
Derinleşme
Osho'nun «cevaplar tehlikelidir» başlığı ilk bakışta tuhaf geliyor. Bir doktor için cevap, hayat kurtaran şey. Ama Osho burada tıbbi bir karardan değil, insanın kendi varlığı karşısındaki tutumundan söz ediyor. Bir cevap, bir soruyu kapatır. Bazı sorular kapanmak için değil, içinde yaşanmak için vardır. «Bu çocuk nereden geldi?» sorusu bunlardan biri. Biyoloji onu bir yerde cevaplar; ama soru başka bir yerde açık kalmaya devam eder.
Nilgün Hanım o gece evde uyuyamıyor. Annesinin yüzü aklından gitmiyor; o yaşlı, ışıl ışıl yüz. Kendisinin de bir zamanlar böyle baktığını hatırlıyor. Tıp fakültesinin ilk yılında, mikroskopta ilk kez bölünen bir hücreyi gördüğünde, saatlerce başından kalkamamıştı. O hayret onu bu mesleğe getirmişti. Sonra bir yerde, bilgi büyüdükçe, o hayret sessizce geri çekilmişti.
Ertesi hafta kızının evine gidiyor. Bebek uyuyor. Nilgün Hanım, bu kez, hiçbir şeyi kontrol etmemeye karar veriyor. Yalnızca yanına oturuyor ve bakıyor. İlk dakikalarda alışkanlık ağır basıyor; gözü göğsün inip kalkışını sayıyor, dakikadaki soluk sayısını hesaplıyor. Nilgün Hanım bunu fark ediyor ve bırakıyor. Hesabın yerine, yalnızca o inip kalkışı izliyor. Bir nefes. Bir nefes daha. Dokuz ay önce yoktu; şimdi nefes alıyor. Bu cümleyi bin kez söylemişti; ama ilk kez, o cümlenin içinde duruyor. Gözleri doluyor. Bebek uykusunda küçük elini açıp kapatıyor; Nilgün Hanım bu hareketin adını biliyor, ama bu kez adını aklından geçirmiyor. Yalnızca izliyor.
Osho'nun merakla arayış arasında çizdiği ayrım burada başka bir anlam kazanıyor. Nilgün Hanım'ın otuz yıllık merakı çok soru sormuştu: bu bebek neden morarıyor, bu ilaç neden işe yaramıyor, bu yöntem daha mı iyi? Hepsi gerekliydi. Ama bu soruların altında, belki hiç sorulmamış tek bir soru vardı: canlı olmak nedir? Torununun yanında oturduğu o öğleden sonra, bu soru bir merak olmaktan çıkıp bir arayışa dönüşüyor. Bir cevap beklemiyor; yalnızca soruyla birlikte oturuyor.
Hastaneye döndüğünde Nilgün Hanım'ın işi değişmiyor. Bir bebek morardığında yine saniyeler içinde müdahale ediyor; bilgisi yine en değerli aracı. Bunu açıkça söylemek gerekiyor: Osho'nun bilgiye yönelttiği eleştiri, bir yenidoğan ünitesinde bilgiyi bir kenara koymak anlamına gelemez. Bilgi ile hayret aynı insanda yan yana durabilir. Ama artık bir şey eklenmiş. Her sabah servise girerken, kuvözlerin önünde bir an duruyor. Bilgiyle değil; yalnızca bakarak. Sonra merceğini takıp işe koyuluyor.
Öbür bilgeler
Antalyalı Ece'nin yeğeni Defne denizin neden tuzlu olduğunu sorduğunda, Ece telefona uzanmamış, bilmemenin içinde bir süre kalmayı seçmişti (LAO-K02.10). Hatice Hanım'ın «Nereden geldi bu çocuk?» sorusu da aynı türden: hemen kapatılmaması gereken bir soru. Lao Tzu bilmediğini bilmeyi en üstün sayıyordu; Osho, bildiği hâlde hâlâ hayrete düşebilmeyi.
Eskişehirli yazılımcı Hakan düşünceleri arasındaki boşluğu fark etmeyi öğrenirken, Osho ona bulutlara değil gökyüzüne bakmayı önermişti (OSH-K02.9). Nilgün Hanım'ın torununun nefesini sayıp ölçmeden izlemesi, aynı hareketin bir başka yüzü: bilginin bulutları bir an kenara çekildiğinde, altında hep orada duran hayret görünüyor.
Bugün bir kez dene
Bugün çok iyi bildiğin bir şeyi seç: her gün kullandığın bir eşyayı, çok sık gördüğün bir yüzü, kendi elini. Bir dakika boyunca ona, hakkında bildiğin hiçbir şeyi düşünmeden bakmaya çalış. Adını, işlevini, geçmişini bir kenara koy.
Bilgi araya girdiğinde fark et ve bırak; yeniden yalnızca bak. O dakikanın sonunda içinde küçük bir şaşkınlık beliriyor mu, gözle.
Gün biterken şunu düşün: tanıdık bir şeye bugün yeniden şaşırabildim mi?
Yanında taşıyacağın soru
En iyi bildiğin şeylerden hangisine en son ne zaman hayretle baktın?