Açılış
Zerrin elli yaşında, Samsun'da bir muhasebe bürosunun ortağı. Kendini bildi bileli meraklı biri: bir şeyi anlamadan bırakmaz, bir faturadaki küçük tutarsızlığın peşine gece yarısına kadar düşer. Arkadaşları ona «dedektif» der; o da bununla gurur duyar.
Geçen ay yetmiş sekiz yaşındaki babasına Alzheimer tanısı kondu. Nöroloji polikliniğinden çıktıklarında babası kapıda durup «Biz buraya niye gelmiştik?» diye sordu. Zerrin o akşam eve gidip bilgisayarı açtı ve o günden beri kapatmadı. Gece ikilere kadar okuyor: hastalığın genetik yanı, hangi genin riski artırdığı, babasının annesinde de olup olmadığı. Bir forumda okuduğu bir iddiayı araştırıyor, sonra o iddiayı çürüten bir başka yazıyı. Babasının aile hekiminin belirtileri iki yıl önce fark edip etmemesi gerektiğini düşünüyor; eski tahlil sonuçlarını çıkarıp tarihleri karşılaştırıyor. Yurt dışındaki ilaç çalışmalarının listesini bir tabloya geçiriyor; aşama aşama, ülke ülke.
Bir pazar öğleden sonra ağabeyi telefon ediyor. Konuşmanın sonunda kısa bir sessizlik oluyor ve ağabeyi, kırmadan ama net, bir şey soruyor: «Zerrin, bu hafta babamla oturup bir çay içtin mi?» Zerrin cevap vermeye hazırlanıyor, sonra duruyor. İçmemiş. Üç haftadır babası hakkında yüzlerce sayfa okumuş, ama babasıyla bir saat geçirmemiş.
Bilgenin kapısı
Majjhima Nikāya'nın altmış üçüncü konuşmasında Māluṅkyaputta adında bir keşiş, Buda'ya bir ültimatomla gelir. Evren sonsuz mu, sonlu mu? Ruh ile beden bir mi, ayrı mı? Uyanmış biri ölümden sonra var olur mu? Buda bunları cevaplamazsa, der, keşişliği bırakıp eve döneceğim. Buda ona bir benzetmeyle karşılık verir:
«Diyelim ki bir adam, kalın kalın zehir sürülmüş bir okla vurulmuş olsun. Dostları, akrabaları ona bir cerrah getirir. Ama adam şöyle der: Beni vuranın soylu mu, rahip mi, çiftçi mi, hizmetkâr mı olduğunu öğrenmeden bu oku çıkarmayacağım.»
Adam sorularını uzatır: okçunun adı ne, boyu ne, hangi köyden? Yay düz müydü, kavisli mi? Kirişi hangi liften, okun tüyleri hangi kuştan? Buda benzetmeyi tek bir cümleyle bitirir:
«O adam bunları öğrenemeden ölüp gider.»
Ardından neden bu sorulara cevap vermediğini açıklar: bunlar yararlı değildir, yaşamın temeliyle ilgili değildir; insanı dinginliğe, kavrayışa, özgürleşmeye götürmez.
Bakmadığın yer
Merakı genellikle bir erdem olarak düşünürüz ve büyük ölçüde haklıyız. Merak, öğrenmenin motorudur; çocuğu konuşturan, bilim insanını laboratuvarda tutan, Zerrin'i bir hatanın peşinden gece yarısına kadar koşturan şey odur. Merakı bastırmak, insanı küçültür.
Zehirli ok benzetmesinin şaşırtıcı yanı, Buda'nın merakı kötülemesi değil, ona bir soru sorması: bu merak neye hizmet ediyor? Okçunun boyunu öğrenmek ilginç olabilir; belki bir gün, yara iyileştikten sonra, birisi bunu araştırmak da isteyebilir. Ama ok hâlâ etteyken, bu soru bir merak değil, bir erteleme. Her yeni soru, oku çıkarmayı bir adım daha geciktiriyor.
Zerrin'in gece yarısı okumaları, bu açıdan dikkatle bakmaya değer. Hepsi gerçek sorular: genetik risk gerçekten var, ilaç çalışmaları gerçekten sürüyor, erken tanı gerçekten önemli. Ama bu soruların çoğu, şu anda, babasıyla geçireceği günleri değiştirmiyor. Genin adını bilmek, babasının bu akşam ne yiyeceğini, kimin onu doktora götüreceğini, gece kalkınca kendini güvende hissedip hissetmeyeceğini etkilemiyor. Aile hekiminin iki yıl önce ne yapması gerektiği sorusu ise, Māluṅkyaputta'nın okçusunun hangi köyden geldiği sorusuna çok benziyor: geçmişe dönük, cevabı bulunsa bile bir şeyi iyileştirmeyecek.
Bunun daha da ince bir yanı var. Zerrin'in merakı, bir yanıyla da bir kaçış. Babasının «Biz buraya niye gelmiştik?» sorusu, bir kızın kaldırabileceği en ağır cümlelerden biri. Bilgisayarın başında, tablolar ve makalelerle uğraşırken, Zerrin o cümleden uzakta. Araştırmak, hissetmekten daha kolay. Merak burada bir dedektiflik değil, bir siper.
Buda'nın Māluṅkyaputta'ya verdiği cevapta bir ayrıntı da dikkat çekiyor: oku çıkarmayı reddeden adamın yanında bir cerrah zaten duruyor. Yardım gelmiş, çare elin altında; eksik olan bilgi değil, oku çıkarmaya razı olmak. Zerrin'in de yanında bir ağabey, bir nöroloji polikliniği ve bir baba vardı. Ama ilk adım, yeni bir makaleyi değil, o babanın kapısını açmaktı.
Derinleşme
Saṃyutta Nikāya'da, Kosambī yakınlarındaki bir ormanda geçen kısa bir konuşma, aynı ayrımı başka bir imgeyle kurar. Buda yerden bir avuç yaprak alır ve keşişlere sorar:
«Ne dersiniz, keşişler, hangisi daha çok: elimdeki bu birkaç yaprak mı, yoksa yukarıda, ormandakiler mi?»
Keşişler, ormandakilerin çok daha fazla olduğunu söyler. Buda da, doğrudan bilip anlatmadığı şeylerin, anlattıklarından çok daha fazla olduğunu söyler; anlattığı yalnızca bir avuçtur.
Bu imge, zehirli okun bir tamamlayıcısı. Buda bilmediği için susmuyor; ormanın tamamını biliyor, ama avucuna yalnızca işe yarayacak yaprakları alıyor. Merak burada kısılmıyor; seçiliyor. Bir orman dolusu bilgi var ve hepsi gerçek. Ama insanın elinin büyüklüğü belli, gecesinin saatleri belli, babasının kalan iyi günleri belli.
Burada bir yanlış anlamayı da önlemek gerekiyor. Buda'nın öğretisinde merakın, sorgulamanın ayrı bir yeri var. Uyanışa götüren yedi etkenden biri, Pali'de dhammavicaya denen şey: olguları incelemek, araştırmak. Buda merakı yasaklamıyor; onu, insanın kendi deneyimine, acının nereden doğduğuna ve nasıl dindiğine çeviriyor. Zehirli ok konuşmasının sonunda da bunu söylüyor: benim açıkladığım şey acının kendisi, kaynağı, dinmesi ve dinmesine giden yol. Merakın en verimli yeri, okun nereye saplandığını ve nasıl çıkarılacağını anlamak.
Zerrin için bu ayrım, bilgisayarı kapatmak anlamına gelmiyor. Babasının doktoruyla yapacağı bir sonraki görüşme için soruları araştırmak, evde düşmeyi önleyecek düzenlemeleri öğrenmek, bakım desteği için hangi kurumlara başvurulabileceğini bulmak; bunların hepsi okun çıkarılmasına hizmet eden meraklar. Bir avuçluk yaprak. Ama hangi genin hangi kromozomda olduğu, hekimin iki yıl önce ne yapması gerektiği, dünyanın öbür ucundaki üçüncü aşama çalışmasının ara sonuçları; bunlar şimdilik ormanda kalabilir.
Pazartesi akşamı Zerrin bilgisayarı açmıyor. Babasının evine gidiyor; iki bardak çay koyuyor, karşısına oturuyor. Ve dedektif merakını başka bir yere çeviriyor. «Baba, gençken tütün tarlasında çalıştığını anlatırdın. Nasıldı?» Babası önce duraksıyor, sonra yüzü aydınlanıyor. Bafra'daki tarlaları anlatıyor; sabah dörtte kalkıp yaprak kırdıklarını, öğlen ağacın altında yenen ekmeği, annesinin şarkısını. Bazı ayrıntıları karıştırıyor, bazı isimleri hatırlamıyor. Zerrin düzeltmiyor; soruyor, dinliyor. İki saat geçiyor. Kalkarken babası onun elini tutuyor: «Sen hep böyle meraklıydın.»
Eve dönerken Zerrin'in aklına bir şey takılıyor. Merakını kaybetmemişti; yalnızca onu yanlış yöne çevirmişti. Babası hakkında yüzlerce sayfa okumuştu; ama babasının kendisine dair merakı, yıllardır uyuyordu. Şimdi önünde, belki birkaç yıl, belki daha az, bu merakın gerçek bir kaynağı vardı: babasının kendi hatıraları, hâlâ hatırlayabildikleri.
Bunu bir son gibi okumamak gerekiyor. Zerrin'in kaygısı bitmiyor; bazı geceler yine bilgisayarın başına oturuyor. Alzheimer, bir ailenin yıllarca taşıyacağı bir yük ve bu yükü taşırken bilgi gerçekten gerekli; hekimle, bakım uzmanlarıyla, destek gruplarıyla konuşmak, Buda'nın benzetmesindeki cerrahı çağırmak gibi. Zehirli ok benzetmesi bilgiyi küçümsemiyor; yalnızca, bilginin okun çıkarılmasını geciktirmeye başladığı anı gösteriyor.
Öbür bilgeler
Emekli spiker Erdal Bey sessizlikten kaçmak için televizyonu, radyoyu, sohbetleri art arda açıyordu (BUD-K02.9). Zerrin'in tabloları da bir tür ses; babasının o kapıdaki sorusunun yarattığı sessizliği dolduran bir uğultu. Büyük nehirler sessiz akar demişti Buda; avuçtaki yapraklar da az ama dolu.
Eskişehirli yazılımcı Hakan, düşüncelerini bir hata ayıklar gibi silmeye uğraşırken, Osho ona aralığı göstermişti (OSH-K02.9). Zerrin'in dönüşü de bir aralıkta oldu: ağabeyinin sorusuyla telefonda düşen kısa sessizlikte. Bazen merakı doğru yöne çeviren şey yeni bir bilgi değil, bir anlık duraksama.
Bugün bir kez dene
Bugün seni meşgul eden bir merakı seç: bir haberi, bir sağlık sorununu, birinin neden öyle davrandığını. Kendine iki soru sor: Bu merak bir şeyi iyileştirmeye mi hizmet ediyor, yoksa bir şeyi ertelemeye mi? Cevabı bulsam, yarın ne farklı olurdu?
Sonra merakını bir kez, yanında yaşayan birine çevir. Ona daha önce hiç sormadığın bir şey sor; çocukluğunu, ilk işini, bir sevincini. Cevabı düzeltmeden dinle.
Akşam kendine sor: bugün ormandan mı topladım, yoksa avucumdakine mi baktım?
Yanında taşıyacağın soru
Merakın, şu anda, hangi oku çıkarmayı erteliyor?