Açılış
Gülten altmış iki yaşında, Kayseri'de emekli bir hemşire. Otuz dört yıl önce Rıza'yla evlendi. Düğünün ertesi sabahı, kahvaltı sofrasında, kayınvalidesi Fatma Hanım komşulara dönüp gülerek şunu söyledi: «Oğlum daha iyisini bulurdu ama, kısmet.» Sofrada kimse bir şey demedi. Rıza da. Gülten çayını bitirdi, mutfağa geçti, bulaşığı yıkadı.
O cümle otuz dört yıldır Gülten'in içinde duruyor. Bayramlarda, doğum günlerinde, her aile toplantısında bir yerden çıkıyor. Kızı Elif'in düğününde, kendi kayınvalidesinin o sabahını anlattı. Oğlu Burak bir keresinde, babaannesine biraz sert bir söz söylediğinde, Gülten onu azarlamadı; içinden bir yer sevindi. Rıza her yıl aynı cümleyi kuruyor: «Gülten, annem yaşlı, bırak artık.» Gülten de her yıl aynı cevabı veriyor: «Bırakacağım. Bir gün bırakacağım.»
Fatma Hanım şimdi seksen sekiz yaşında ve iki yıldır bunama teşhisiyle yaşıyor. Geçen ay köydeki evinde düştü; Rıza onu yanlarına almak istiyor. Gülten bir akşam kayınvalidesinin elini tutarken, yaşlı kadın ona bakıp sordu: «Sen kimin kızısın? Ne güzel yüzün var.» Gülten o gece mutfakta uzun süre oturdu. Cümleyi söyleyen artık hatırlamıyordu. Hatırlayan bir tek kendisiydi.
Bilgenin kapısı
Mevlânâ, Mesnevî'nin ikinci defterinde, yolun ortasına bir diken fidanı diken bir adamın hikâyesini anlatır:
«Sert huylu ama tatlı dilli bir adam, yolun ortasına bir diken fidanı dikti. Yoldan geçenler onu kınadı, ‹Sök şunu› dediler; sökmedi. Diken her an biraz daha büyüdü; insanların ayakları yarasından kana bulandı. Vali ciddiyetle ‹Sök şunu› deyince, ‹Evet, bir gün sökerim› dedi. Bir süre ‹yarın, yarın› diye söz verdi; dikeni bu arada sağlam kök saldı.»
Mevlânâ bu hikâyeyi insanın kötü huyları üzerine anlatır: «Her bir kötü huyunu bir diken fidanı bil.» Kırgınlık da, bir haksızlığın ardından bir duygu olarak doğar; ama yıllarca beslendiğinde bir huya, insanın dünyaya bakarken taktığı bir gözlüğe dönüşür.
Bakmadığın yer
Kırgınlığı genellikle bize yapılan bir şey olarak düşünürüz. Biri bize bir söz söylemiştir, bir yara açmıştır; kırgınlık da o yaranın hakkıdır. Bu bakışta kırgınlığın sahibi, onu yaratan kişidir: Fatma Hanım o cümleyi söylemiş, Gülten de onun bedelini taşıyordu. Kırgınlık bırakılacaksa, önce o kişinin bir şey yapması gerekirdi: bir özür, bir itiraf, bir pişmanlık.
Mevlânâ'nın hikâyesi bu düzeni tersine çeviriyor. Hikâyede dikeni yola diken de, onu sökmeyi «yarın»a erteleyen de aynı adam. Diken onun eliyle dikilmiş, onun «yarın» vaadiyle kök salmış. Gülten'in hikâyesinde de bu ayrım önemliydi. Fatma Hanım bir cümle söylemişti; bu onun eylemiydi. Ama o cümleyi otuz dört yıl boyunca her bayram yeniden diken, her toplantıda sulayan, kızının düğününde bile çıkarıp gösteren Gülten'di. Tohumu Fatma Hanım atmıştı; fidanı büyüten başka bir el vardı.
Bu, Gülten'i suçlamak değil. O sabah gerçekten bir aşağılama yaşanmıştı ve kimse onu savunmamıştı; bir yara açılmıştı ve yara haklıydı. Ama Mevlânâ'nın hikâyesinde dikkat çeken bir ayrıntı daha var: diken yalnızca onu dikene zarar vermiyor; yoldan geçen herkesin ayağını yaralıyor, dervişlerin elbisesini yırtıyor. Gülten'in dikeni de yoldan geçenlere batıyordu. Elif kendi düğününde annesinin eski acısını dinlemek zorunda kalmıştı. Burak babaannesine sert davrandığında annesinin gizli bir onayını almış, bir kırgınlığı miras olarak devralmaya başlamıştı. Rıza otuz dört yıldır annesi ile karısı arasında, dikenin iki yanında duruyordu.
Ve şimdi hikâyenin en acı yerine geliniyordu. Dikeni ilk diken artık yoktu. Fatma Hanım cümleyi hatırlamıyordu; Gülten'in yüzünü bile tanımıyordu. Gülten'in bekleyebileceği özür hiçbir zaman gelmeyecekti. Kırgınlık, karşısında bir muhatap kalmamışken de büyümeye devam ediyordu. Bu, onun artık Fatma Hanım'a değil, Gülten'e ait olduğunun en açık işaretiydi.
Derinleşme
Mevlânâ, valinin ağzından «yarın» vaadine bir cevap verir:
«‹Yarın› diyorsun; ama şunu bil: gelen her günle birlikte o kötü ağaç daha da gençleşiyor, onu sökecek olan ise yaşlanıp çaresizleşiyor. Diken fidanı güçlenmekte, yükselmekte; diken söken yaşlanmakta, eksilmekte. Diken fidanı her gün, her an daha yeşil, daha taze; diken söken her gün daha zayıf, daha kuru. O gençleşiyor, sen yaşlanıyorsun; çabuk ol, günlerini ziyan etme.»
Gülten'in «bir gün bırakacağım» cümlesi, hikâyedeki adamın «yarın sökerim» cümlesinin ta kendisiydi. Ve Mevlânâ'nın gördüğü şey, bu ertelemenin tarafsız olmadığıydı. Kırgınlık beklerken yerinde durmuyordu; her yıl bir kök daha salıyordu. Otuz yaşındaki gelin onu belki bir konuşmayla bırakabilirdi. Altmış iki yaşındaki emekli hemşire, artık kendisi de bir kayınvalide, otuz dört yılın kökleriyle uğraşıyordu. Diken gençleşmiş, söken yaşlanmıştı.
Ama Mevlânâ dikeni sökmenin tek bir yolunu göstermiyor. Önce baltayı öneriyor: baltayı al, bir erkek gibi vur. Hemen ardından ikinci bir yol açıyor:
«Ya da bu dikeni bir gül fidanına bağla; dostun ışığını kendi ateşine kat. Onun ışığı senin ateşini söndürsün; onunla birleşmek senin dikenini gül bahçesine çevirsin.»
Gülten için balta işe yaramadı. Bir akşam Rıza'ya «Tamam, bıraktım» demeyi denedi; ertesi sabah cümle yine oradaydı. Otuz dört yıllık bir kökü tek bir kararla sökmek, kendine yalan söylemek gibi geldi. İkinci yol daha yavaştı. Gülten bir hemşireydi; kırk yıl boyunca tanımadığı insanların yaralarını sarmış, hiçbirine geçmişini sormamıştı. Bu, onun içindeki gül fidanıydı.
Fatma Hanım eve geldiği ilk hafta Gülten, kayınvalidesinin ilaçlarını hazırlarken bir şey fark etti: elleri, hastanedeki gibi çalışıyordu. Sakin, dikkatli, yargısız. Bir öğleden sonra yaşlı kadın ona eski bir Kayseri türküsünü mırıldanmaya başladı ve sözlerin devamını hatırlayamadı. Gülten devamını söyledi. Fatma Hanım güldü, onun elini tuttu: «Sen benim kızım mısın?» Gülten bir an durdu. Sonra «Gelininim,» dedi. «Otuz dört yıldır.» Yaşlı kadın bunu da unuttu; ama türküyü ertesi gün yine birlikte söylediler.
Diken sökülmedi. O sabahki cümle Gülten'in hafızasında duruyor; belki hep duracak. Ama artık o cümlenin yanında başka bir şey büyüyor: bir türkünün devamını birlikte bulmak, unutan bir kadının elini tutmak. Mevlânâ'nın aşısı, dikeni yok etmek değil, onu başka bir canlılığa bağlamaktı. Bir gün Elif annesini ziyarete geldiğinde, onu babaannesinin saçlarını tararken buldu. Hiçbir şey sormadı. Yalnızca telefonunu çıkarıp kendini de kadraja alarak bir fotoğraf çekti: üç kadın, üç kuşak bir arada.
Gülten'in yaptığı bir zorunluluk değildi. Bunamalı bir yakına evde bakmak ağır bir yüktür ve bu yükü üstlenmemek bir kırgınlık işareti sayılamaz; profesyonel bakım, gündüz bakım merkezleri, aile içinde yükü paylaşmak meşru seçeneklerdir. Bakım verenin kendi tükenmişliği de ciddiye alınmalıdır; aylarca süren uykusuzluk, öfke patlamaları, çaresizlik, bir hekimle ya da bir bakım danışmanıyla konuşmayı gerektirir. Kırgınlığı bırakmak da, o sabah olanı küçültmek demek değil. Gülten'in yarası gerçekti; Mevlânâ'nın sorusu yalnızca o yaranın etrafında büyüyen ağacın kimin yolunu kestiğiydi.
Öbür bilgeler
Eskişehirli matbaacı Levent, yedi yıl çekmecesinde sakladığı fatura koçanını arşiv kutusuna kaldırmadan önce, kendisini zor bir kışta bırakıp giden ortağının, Levent'in babasının cenazesinde sessizce tabak yıkadığı günü yeniden düşünmüştü; Sāriputta ona azıcık suyu karıştırmadan içmeyi öğütlemişti (BUD-K03.8). Fatma Hanım'la birlikte tamamlanan türkü de öyle bir yudumdur. Buda'nın yolu o yudumu korumayı, Mevlânâ'nın yolu ise dikenin yanına bir gül fidanı dikmeyi gösteriyor.
Ağabeyiyle on bir yıl konuşmayan Mudanyalı Nevin, yeğeninin düğün gecesi kardeşine «Bu gece değil» demiş ama pistten inmemişti; Seneca ona kinin, kısa bir ömürden çaldığı günleri saydırmıştı (STO-K03.8). Nevin'in karşısında hâlâ cevap verebilecek biri duruyordu; Gülten'in karşısındaki kadın ise artık sorunun kendisini hatırlamıyor. Seneca'nın kalan günler hesabı ile Mevlânâ'nın «o gençleşiyor, sen yaşlanıyorsun» uyarısı aynı saati gösteriyor.
Bugün bir kez dene
Taşıdığın bir kırgınlığı düşün ve kendine Mevlânâ'nın sorusunu sor: bu dikeni ilk kim dikti, bugün onu kim suluyor?
Sonra yoldan geçenlere bak. Bu kırgınlık, senden başka kimin ayağına batıyor? Çocuklarına, eşine, arkadaşlarına onu kaç kez anlattın?
Baltayla sökmeye çalışma. Bunun yerine bu hafta, aynı insanla ya da aynı yaranın çevresinde, başka bir şey büyütmeyi dene: küçük bir iyilik, ortak bir hatıra, bir türkünün devamı.
Yanında taşıyacağın soru
«Bir gün bırakacağım» dediğin kırgınlık, o günü beklerken kaç kök daha saldı?