Açılış
Levent kırk dört yaşında, Eskişehir'de küçük bir matbaanın sahibi. Kartvizit, broşür, ambalaj, düğün davetiyesi; şehrin esnafı ne isterse basıyor. Matbaayı on beş yıl önce lise arkadaşı Tolga'yla birlikte açtılar. İlk makineyi iki ailenin birikimiyle aldılar, ilk siparişleri gece yarısına kadar beraber katladılar.
Yedi yıl önce, kur bir anda fırladığında, kâğıt fiyatları iki katına çıktı. Tolga bir sabah ortaklıktan çekilmek istediğini söyledi. Payını aldı, gitti. Üç ay sonra Levent, matbaanın en büyük müşterisinin, bir gıda firmasının ambalaj işinin Tolga'nın şehrin öbür ucunda açtığı yeni atölyeye geçtiğini öğrendi. Levent o kış iki çalışanını çıkarmak zorunda kaldı, evini teminat göstererek kredi çekti, matbaayı tek başına ayakta tuttu.
Matbaa bugün iyi gidiyor. Ama Levent'in çekmecesinde o gıda firmasının eski fatura koçanı hâlâ duruyor. Yeni bir çalışan işe başladığında Levent ona ilk hafta bu hikâyeyi anlatıyor; «ortak dediğin böyle olur» diye. Şehirde Tolga'nın atölyesinin adı yazılı bir kamyonet gördüğünde, o kışın bütün sahneleri kafasında yeniden oynuyor. Geçen salı kapı açıldı ve içeri Tolga girdi. Annesi ölmüştü; taziye kartı bastırmak istiyordu. Levent'in yüzü dondu. «Yoğunuz,» dedi. Tolga başını sallayıp çıktı. Levent o gece sabaha kadar uyuyamadı. Eşi Dilek sabah kahvaltıda ona yalnızca şunu sordu: «Yedi yıl oldu. Hâlâ o kışın içinde misin?»
Bilgenin kapısı
Aṅguttara Nikāya'nın beşli bölümünde, adı doğrudan «kırgınlığı gidermek» olan iki kısa konuşma yan yana durur. Birincisinde Buda, birine karşı içte kırgınlık doğduğunda onu tamamen gidermenin beş yolunu sayar. Sevgi, şefkat ve dinginlik geliştirmekten, o kişiyi dikkatin dışında bırakmaktan sonra beşinci yol gelir:
«O kişiye karşı kırgınlık doğduğunda, eylemlerin sahipliği üzerine düşünmelisin: ‹Bu kişi eylemlerinin sahibidir, eylemlerinin mirasçısıdır. Eylemleri onun rahmi, akrabası ve sığınağıdır. İyi ya da kötü, ne yaptıysa onun mirasçısı olacaktır.› Kırgınlık böyle giderilir.»
Konuşmanın Pali adındaki «āghāta» kelimesi, kırgınlığın kökünde bir darbe, bir vuruş anlamı taşır. Kırgınlık, bir zamanlar alınmış bir darbenin içeride sürüp giden yankısıdır.
Bakmadığın yer
Kırgınlığı genellikle bir hesap olarak tutarız. Biri bize bir şey borçlu kalmıştır; ödenmemiş bir fatura gibi. Kırgınlığı bırakmak, o faturayı yırtmak demektir; borçluyu aklamak, haksızlığı silmek. Bu yüzden insan, haklı olduğu her kırgınlığı bir defter gibi saklar. Levent'in çekmecesindeki fatura koçanı tam olarak buydu: Tolga'nın borcunun kanıtı. Onu atarsa, o kışı, o krediyi, çıkarılan iki çalışanı yok saymış olacaktı.
Buda'nın beşinci yolu, bu defterin kime ait olduğunu soruyor. «Bu kişi eylemlerinin sahibidir, eylemlerinin mirasçısıdır.» Tolga'nın yaptığı Tolga'nındı. Ortaklıktan ayrılma biçimi, müşteriyi alıp götürmesi, yedi yıl boyunca bir kez bile arayıp açıklama yapmaması; bunların hepsi Tolga'nın kendi eylemleriydi ve onların sonuçlarını da Tolga taşıyacaktı. Bu, Levent'in o eylemleri onaylaması gerektiği anlamına gelmiyordu. Anlamı şuydu: o eylemlerin defterini tutmak Levent'in işi değildi. Tolga'nın hesabı Tolga'daydı.
Levent ise yedi yıldır o defterin muhasebeciliğini kendisi yapıyordu. Her kamyonet gördüğünde bakiyeyi yeniden hesaplıyor, her yeni çalışana defteri açıp gösteriyor, her gece uykusuzluğunda bir satır daha ekliyordu. Tolga'nın eyleminin mirasçısı Tolga'ydı; ama mirasın faizini her gün Levent ödüyordu. Kırgınlık burada, başkasının borcunu kendi cebinden ödemenin adıydı.
Pali kelimenin taşıdığı anlam buraya oturuyor. Kırgınlık, alınmış bir darbenin yankısıdır; ve yankı, darbeyi atan elden değil, darbeyi içinde taşıyan duvardan gelir. Tolga darbeyi yedi yıl önce bir kez atmıştı. Sonraki bütün darbeler, Levent'in kendi zihninde, kendi eliyle, tekrar tekrar atılıyordu. Geçen salı Tolga kapıdan girdiğinde Levent'in yüzü dondu; çünkü karşısında yedi yıl önceki ortağı değil, yedi yıldır kafasında yaşattığı Tolga duruyordu.
Dilek'in sorusu bu yüzden bu kadar keskindi. Matbaa o kıştan çıkmıştı. Krediler ödenmişti. Siparişler artmıştı. Bir tek Levent o kışın içinde kalmıştı; onu orada tutan Tolga değil, kendi defteriydi.
Derinleşme
Aynı bölümün ikinci konuşmasında, bu kez Buda'nın baş öğrencilerinden Sāriputta keşişlere seslenir. O da kırgınlığı gidermenin beş yolunu sayar; ama her birini bir insan tipine ve bir benzetmeye bağlar. En çarpıcı olanı, davranışı da sözü de bozuk olan, ama zaman zaman kalbi açılan biri için söylediğidir:
«Bir inek izinin içinde azıcık su olduğunu düşünün. Sıcağın altında bitkin, susuz, kavrulmuş biri gelir. Şöyle düşünür: ‹Bu azıcık su bir inek izinin içinde. Avucumla ya da bir kapla içersem, onu bulandırırım, karıştırırım, içilmez hâle getiririm. En iyisi dört ayak üstüne çöküp onu bir inek gibi içeyim, sonra yoluma gideyim.› Aynı şekilde, o anda o kişinin bozuk davranışını ve sözünü bir yana bırakmalı, zaman zaman kalbinin açıldığına, durulduğuna odaklanmalısın.»
Benzetmenin inceliği, suyun azlığında ve kırılganlığında. Sāriputta o kişiyi temiz bir göle benzetmiyor; tersine, iyiliği bir inek izindeki birkaç yudum kadar. Ve o birkaç yudumu içmenin yolu, onu bulandırmamak; hızlı, kaba bir avuçla değil, eğilerek, yavaşça. Kırgınlık ise tam tersini yapar: karşıdakinin her iyi anını hemen bulandırır. «Ama o kış…» diye başlayan her cümle, inek izindeki suya batırılmış bir el gibidir.
Levent'in de böyle bir hatırası vardı ve yedi yıldır onu bulandırıyordu. Ortaklıktan ayrılmalarından iki yıl sonra babası ölmüştü. Cenaze evine kimse çağırmadan Tolga gelmişti. Kimseyle konuşmadan mutfağa girmiş, gelen misafirlerin bardaklarını, tabaklarını akşama kadar yıkamış, sonra sessizce çıkıp gitmişti. Levent bunu duymuş ama hiç düşünmemişti; düşündüğünde de «vicdanını rahatlatmaya gelmiş» diye geçmişti. Şimdi, Sāriputta'nın benzetmesiyle, o öğleden sonrayı ilk kez bulandırmadan hatırlıyor: Tolga'nın kolları köpükte, başı önde, bir cenaze evinin mutfağında saatlerce.
Bu hatıra o kışı silmiyor. Gıda firmasının işi yine Tolga'nın atölyesinde; Levent'in çıkardığı iki çalışan yine çıkarılmış. Sāriputta da bunu istemiyor; «bozuk davranışı bir yana bırak» derken onu yok saymayı değil, o anda dikkatini başka bir yere çevirmeyi öneriyor. Aynı konuşmada bir başka benzetme daha var: yol kenarında bir paçavra bulan bir keşiş, onu sol ayağıyla bastırır, sağ ayağıyla yayar, sağlam kalan kısmını yırtıp alır, gerisini bırakır. Bir insanın bütününü aklamak gerekmiyor; sağlam kalan kısmı alıp yola devam etmek mümkün.
Levent çarşamba sabahı Tolga'yı arıyor. Konuşma kısa. «Kartları basarım,» diyor. «Cuma hazır olur.» Kartları kendi elleriyle diziyor, başlıktaki adı, Tolga'nın annesi Saniye Teyze'nin adını, iki kez kontrol ediyor; o kadın bir zamanlar ikisine birden öğle yemeği getirirdi. Cuma günü Tolga paketi almaya geliyor. Para uzatıyor; Levent normal ücreti alıyor, indirim yapmıyor. Bu onun sınırı ve kendine dürüst olduğu yer. Kapıda Tolga bir an duraklıyor: «Babanın cenazesinde…» diye başlıyor. Levent başını sallıyor: «Biliyorum. Duydum.» Daha fazlası söylenmiyor. Ortaklık geri gelmiyor, dostluk da. Ama o gece Levent uyuyor.
Haftaya fatura koçanını çekmeceden çıkarıyor. Atmıyor; arşiv kutusuna koyuyor, öteki eski koçanların yanına. Yeni çalışana artık o hikâyeyi anlatmıyor.
Bu sahneden bir zorunluluk da çıkmıyor. Eylemlerin sahipliği, «o cezasını çekecek» diye beklemek değildir; o bekleyiş de kırgınlığın başka bir kılığıdır. Barışmak da bu yolların hiçbirinin şartı değil; Buda'nın sayımında, o kişiyi dikkatin dışında bırakmak da kırgınlığı gidermenin yollarından biri. Ayrıca gerçek bir maddi zarar varsa, bunu bir hukukçuyla değerlendirmek kırgınlıktan ayrı, meşru bir iştir. Ve bir kırgınlık uykuyu, iştahı, işi aylar boyunca bozuyorsa, bunu bir psikologla konuşmak, onu tek başına taşımaktan daha akıllıca olabilir.
Öbür bilgeler
Mudanya'da annesinden kalan evin tapusunu yıllarca mavi bir dosyada saklayan Nevin, yeğeninin düğününde ağabeyine «Bu gece değil» deyip yeğeniyle dans etmişti; Seneca'nın birbirine zincirlenmiş boğa ile ayısı ona zincirin ortasında kalanları göstermişti (STO-K03.8). Levent'in fatura koçanı Nevin'in mavi dosyasının kardeşi. Seneca kalan günlerin israfını sayıyor; Buda ise defterin kime ait olduğunu soruyor. İkisinde de kanıt atılmıyor, ama gözün önünden kaldırılıyor.
Annesinin gece çağıran sesiyle ağabeyine yazdığı sert mesajı göndermeden bırakan Malatyalı Tülay, öfkenin sıcak anını yaşıyordu (BUD-K03.2). Levent'in hikâyesi o anın yedi yıl sonrasına benziyor: gönderilmeyen mesaj söner; ama içte her gün yeniden yazılan bir mesaj, kırgınlığa dönüşür. Öfke bir yangınsa, kırgınlık onun bıraktığı ve her rüzgârda yeniden harlanan közdür.
Bugün bir kez dene
Seni kıran birini düşün ve kendine Buda'nın beşinci cümlesini söyle: «Bu kişi eylemlerinin sahibidir, mirasçısıdır.» Sonra kendine sor: onun defterini kim tutuyor?
Sāriputta'nın inek izini ara. O kişinin, bütün kırıcılığına rağmen, kalbinin bir an açıldığı bir hatırayı bul. Ne kadar küçük olursa olsun.
O hatırayı bir kez, «ama» demeden hatırlamayı dene. Barışmak zorunda değilsin; yalnızca suyu bulandırmadan bak.
Yanında taşıyacağın soru
Başkasının eylemlerinin defterini tutarken, kendi bugününün sayfalarını kime kaptırdın?