Açılış
Selçuk otuz dokuz yaşında, Gaziantep'te büyük bir baklava imalathanesinin baş ustası. On dört yaşında çırak olarak girdi; yufkayı açmayı, şerbetin kıvamını, fıstığın serpilişini o tezgâhlarda öğrendi. Bugün imalathanede ondan iyi tepsi kuran yok.
On iki yıl önce, bir bayram arifesinde, fırından çıkan bir tepsi baklavanın altı yandı. Fırının ayarını Selçuk yapmamıştı; ama tepsi onun elindeydi. İşletme sahibinin oğlu Cengiz, bütün ustaların önünde tepsiyi yere bıraktı ve bağırdı: «Sen bu işi hiç öğrenemeyeceksin. Babam sana acıdığı için buradasın.» O ayın maaşından tepsinin parası kesildi. Selçuk bir şey söyleyemedi. Evde yeni doğmuş bir oğlu vardı, kira vardı, o işe ihtiyacı vardı. Başını eğdi, yeni tepsiyi kurdu.
Cengiz'in babası üç yıl önce öldü; imalathaneyi şimdi Cengiz yönetiyor. Yıllar içinde değişmiş; Selçuk'a kibar davranıyor, «Usta» diye hitap ediyor, yeni tarifleri ona danışıyor. Selçuk ona hiçbir kötülük yapmıyor. Ama eskiden bayram yoğunluğunda gece yarılarına kadar kalırken artık mesai bitince önlüğünü çıkarıyor. Eskiden yeni fikirler getirirken artık yalnızca söyleneni yapıyor. Geçen hafta Cengiz onu odasına çağırdı: şehrin öbür ucunda yeni bir şube açılacaktı ve başına Selçuk'u istiyordu, kârdan pay vererek. Selçuk «Düşüneyim» dedi. Eve döndüğünde eşi Hatice'ye ilk söylediği şey şu oldu: «Hayır diyeceğim. Sırf ona hayır demiş olmak için.»
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ'nın öfkeyi, kini ve hasedi ele alan kitabında, kinin nereden doğduğunu tek bir cümleyle anlatır:
«Bil ki öfke, insan o anda hıncını alamadığı için onu yutmak zorunda kaldığında, içeriye döner ve orada birikip sıkışır; böylece kine dönüşür. Kinin anlamı şudur: insanın kalbi o kişiyi ağır bulmaya, ondan hoşlanmamaya ve ondan uzaklaşmaya devam eder; bu hâl sürer ve kalır.»
Gazâlî'nin kullandığı «ihtikan» fiili, bir sıvının bir kabın içinde sıkışıp kalmasını anlatır. Kin, akamamış öfkenin içeride biriken tortusudur.
Bakmadığın yer
Kırgınlığı genellikle güçlü olanın, intikam alabilecek olanın duygusu sanırız. Kin besleyen kişi, bir fırsat kollayan, karşısındakine zarar vermeyi bekleyen biri gibi düşünülür. Selçuk kendini böyle görmüyordu. Cengiz'e hiçbir şey yapmamıştı: ne arkasından konuşmuş, ne işini sabote etmiş, ne de bir kez olsun sesini yükseltmişti. Bu yüzden kendini kinden uzak sayıyordu. «Ben ona bir şey yapmadım,» diyordu Hatice'ye. «Sadece işimi yapıyorum.»
Gazâlî'nin tanımı tam bu noktaya bakıyor. Ona göre kin, çoğu zaman güçten değil güçsüzlükten doğar. Öfke o anda dışarı çıkamamıştır: insan cevap verememiş, hakkını isteyememiş, başını eğmek zorunda kalmıştır. O zaman öfke kaybolmaz; içeri döner. On iki yıl önceki o bayram arifesinde Selçuk'un öfkesi bir yere gidemedi. Evde bir bebek vardı, kira vardı. Ve o öfke, yutulduğu yerde birikti, sıkıştı, tortuya dönüştü.
Gazâlî aynı bölümde kinin sekiz sonucunu sayar: karşıdakinin başına gelen kötülüğe sevinmek, ondan uzaklaşmak, arkasından konuşmak, onunla alay etmek, ona hakkını vermemek ve benzerleri. Selçuk bunların hiçbirini yapmıyordu. Ama Gazâlî bir şey daha söylüyor; kinin «en hafif derecesi» diye bir şey var:
«Kinin en hafif derecesi, bu sekiz kötülükten sakınmak, ama içten içe o kişiyi ağır bulmaya devam edip kalbini ona karşı duyduğu öfkeden alıkoymamaktır; öyle ki eskiden gönüllü olarak yaptığın şeylerden, güler yüzden, yumuşaklıktan, ilgiden, onun işlerini görmekten, ona yarar sağlamaya yardım etmekten geri durursun.»
Selçuk'un durumu bu cümlenin neredeyse birebir karşılığıydı. Kimse onu bir kötülükle suçlayamazdı; ama eskiden gönülden verdiği her şeyi geri çekmişti. Gece yarısına kadar kalan usta, yeni tarif getiren usta, imalathanenin ruhunu taşıyan usta artık yoktu; yerine işini kusursuz ama soğuk yapan bir çalışan vardı. Kin, en sessiz hâlinde, bir şey yapmakta değil, bir şeyi esirgemekte görünüyordu. Ve bu esirgemenin bedelini yalnızca Cengiz ödemiyordu; Selçuk da kendi ustalığının en sevdiği kısmını, gönüllü verdiği kısmını on iki yıldır kendisinden saklıyordu.
Derinleşme
Gazâlî kinin ilacına geçmeden önce, bir haksızlığa uğrayan kişinin, eline güç geçtiğinde önünde duran üç yolu sayar:
«Kin beslenen kişiye karşı, güç ele geçtiğinde üç hâl vardır. Birincisi, hak ettiği hakkı, ne fazla ne eksik, tam olarak almaktır; bu adalettir. İkincisi, affederek ve bağı sürdürerek ona iyilik etmektir; bu lütuftur. Üçüncüsü, ona hak etmediği bir haksızlık yapmaktır; bu zulümdür ve alçakların seçimidir.»
Bu sayımın en dikkat çekici yanı, adaletin bir kusur olarak sayılmaması. Gazâlî affı daha yüksek bir makam olarak görür; ama hakkını tam olarak almayı da meşru, hatta salih insanların ulaşabileceği bir derece sayar. Kırgın insan çoğu zaman yalnızca iki seçenek görür: ya her şeyi unutup affetmek ya da kini sürdürmek. Gazâlî'nin sayımında ise bunların arasında bir kapı daha var: hakkını, ne fazla ne eksik, istemek.
Selçuk'un on iki yıl önce elinde olmayan şey tam olarak buydu: hakkını isteme gücü. Öfke o yüzden içeri dönmüştü. Ama şimdi durum değişmişti. Cengiz onu odasına çağırıyor, ona şube teklif ediyordu. Güç dengesi artık on iki yıl önceki gibi değildi. Ve Selçuk'un aklına gelen ilk şey, «sırf ona hayır demek» oldu: bu, Gazâlî'nin üçüncü yoluna, yani hak etmediği bir kaybı karşısındakine yaşatmaya, daha yakındı. Üstelik o «hayır» Cengiz'i değil, asıl Selçuk'un kendisini cezalandıracaktı: şube açma, ortak olma, ustalığını büyütme fırsatını elinden alarak.
Hatice o gece Selçuk'a tek bir soru sordu: «O gün ona ne söylemek istemiştin?» Selçuk uzun süre sustu. Sonra söyledi: «Fırını ben ayarlamadım. Baban bana acıdığı için değil, bu işi iyi yaptığım için buradayım. Ve o tepsinin parasını benden kesmemeliydin.» Hatice başını salladı: «Bunu hâlâ söyleyebilirsin.»
İki gün sonra Selçuk, Cengiz'in odasına girdi. Şube konusuna geçmeden önce on iki yıl önceki o arifeyi hatırlattı; sesi titredi ama yükselmedi. Fırını kimin ayarladığını, kesilen parayı, ustaların önünde söylenen cümleyi tek tek anlattı. Cengiz önce şaşırdı; o günü hayal meyal hatırlıyordu. Sonra yüzü kızardı. «Haklısın Usta,» dedi. «O zamanlar babamın gölgesinde herkese bağırıyordum. Özür dilerim.» Kesilen parayı ödemeyi teklif etti; Selçuk istemedi. İstediği şey para değil, o cümlenin geri alınmasıydı ve geri alınmıştı.
Bu, Gazâlî'nin birinci yoluydu: hakkını ne fazla ne eksik almak. Affın lütfuna geçip geçmeyeceğine Selçuk henüz karar vermedi; buna bir zorunluluk da yok. Ama on iki yıldır içeride sıkışan öfke ilk kez dışarı bir yol buldu. Şube kararını ertesi hafta verdi; bu kez Cengiz'e karşı değil, kendi ustalığının neye ihtiyacı olduğuna bakarak. Teklifi kabul etti. İlk gün yeni şubenin tezgâhında bir çırağa yufkayı nasıl açacağını gösterirken, eskiden gönülden verdiği o şeyin geri geldiğini fark etti.
Bu hikâyenin her işyerine uymayacağını da söylemek gerek. Selçuk konuşabildi, çünkü güç dengesi değişmişti ve karşısındaki onu dinleyebilecek biriydi. Bir yönetici bugün de aşağılıyor, bağırıyor, haksız kesinti yapıyorsa, bu bir kin meselesi değil, bir işyeri hakkı meselesidir; insan kaynakları, sendika ya da bir hukukçu bu durumda başvurulacak yerlerdir. Gazâlî'nin adaleti, kişinin kendini tehlikeye atarak tek başına yüzleşmesini şart koşmuyor; hakkını aramanın her meşru yolu o adaletin içindedir.
Öbür bilgeler
Kayınvalidesinin düğün sabahındaki tek bir cümlesini otuz dört yıl taşıyan Kayserili Gülten'in karşısında, hakkını isteyebileceği kimse kalmamıştı; bunama o cümleyi Fatma Hanım'ın hafızasından silmişti (MEV-K03.8). Gazâlî'nin birinci yolu Gülten'e kapalıydı; bu yüzden Mevlânâ ona dikeni bir gül fidanına bağlamayı gösterdi. Selçuk'un önünde ise o yol hâlâ açıktı. Kırgınlığın ilacı, karşındakinin hâlâ dinleyip dinleyemeyeceğine göre değişiyor.
Eski ortağını taziye kartı için kapıdan «Yoğunuz» diye çeviren Levent de, Selçuk gibi, kimseye zarar vermeden bir şeyi esirgiyordu (BUD-K03.8). Buda o esirgemeyi eylemlerin sahipliğiyle, Gazâlî ise kinin en hafif derecesinin adını koyarak gösteriyor. İkisinin vardığı yer aynı: kin bazen bir yumruk değil, kapanmış bir avuçtur.
Bugün bir kez dene
Kırgın olduğun birini düşün ve Gazâlî'nin «en hafif derecesine» bak: o kişiye eskiden gönülden verdiğin, şimdi esirgediğin bir şey var mı? Bir selam, bir yardım, bir güler yüz?
Sonra kendine Hatice'nin sorusunu sor: o gün ona ne söylemek istemiştin? Cümleyi bir kâğıda, ne fazla ne eksik, yaz.
Bu cümleyi söylemek zorunda değilsin. Ama yazdığında, yıllardır içeride sıkışan öfkenin bir adı olduğunu göreceksin. Söylemenin güvenli ve mümkün olduğu bir yer varsa, bir gün onu da düşünebilirsin.
Yanında taşıyacağın soru
Kırgın olduğun kişiye bir şey yapmıyorsun; peki ondan neyi esirgiyorsun, ve o esirgemenin bedelini kim ödüyor?