Açılış
Zübeyir elli sekiz yaşında. Sivas'ın Divriği ilçesine bağlı, kışları yolu sık sık kapanan bir dağ köyünün üçüncü dönemdir muhtarı. Köyde kırk iki hane var; çoğu yaşlı, birkaçı genç aile. Her sonbahar ilçedeki yardım vakfı köye bir miktar kömür ayırır ve hangi haneye ne kadar verileceğini belirleyen listeyi muhtar hazırlar.
Bu yıl ayrılan kömür geçen yılın yarısıydı. Zübeyir listeyi hazırlarken bir hesap yaptı ve hesap tutmadı: herkese geçen yılki kadar vermek imkânsızdı. Kimin payı kesilecekti?
O akşam amcasının oğlu Hamdi kapıyı çaldı. Hamdi'nin evi köyün en büyük evlerinden biriydi; bir de traktörü vardı. «Zübeyir,» dedi, «bu yıl bize de yaz. Biz senin akrabanız. Seçimde de hep arkanda durduk. Sen yazmazsan kim yazacak?» Zübeyir bir şey diyemedi. Hamdi'nin oyunun, ailesinin oyunun ne kadar önemli olduğunu biliyordu. Seçime iki yıl vardı.
Ertesi gün köyün öbür ucundan Dilşad Hanım geldi. Kocası iki yıl önce ölmüştü, oğlu astımlıydı, evi rüzgâr alan bir yamaçtaydı. Bir şey istemedi; yalnızca kapıda durdu ve «Muhtar, geçen kış oğlanın nefesi çok daraldı» dedi. Sonra, söylediği şeyin utancıyla başını eğerek, gitti. O gece Zübeyir listeyi masaya koydu ve iki satır arasında, Hamdi'nin adıyla Dilşad Hanım'ın adı arasında, uzun süre kalemini havada tuttu.
Bilgenin kapısı
Konfüçyüs, bir yöneticinin asıl kaygısının ne olması gerektiğini şöyle anlatır:
«Bir devleti ya da bir haneyi yönetenlerin, azlıktan değil eşitsizlikten, yoksulluktan değil huzursuzluktan kaygılandığını duydum. Çünkü dağılım dengeli olunca yoksulluk olmaz; uyum olunca azlık olmaz; huzur olunca yıkılış olmaz.»
Konfüçyüs'ün sözü bir kıtlık zamanına bakıyor. Azlık her zaman olur: kömür azdır, para azdır, yer azdır. Konfüçyüs'e göre asıl tehlike azlıkta değil, azın nasıl paylaştırıldığındadır. Eşit dağıtılan az bir şey, bir topluluğu ayakta tutar. Eşitsiz dağıtılan çok bir şey bile, onu içten çürütür.
Bakmadığın yer
Zübeyir'in önündeki seçim, dışarıdan bakınca bir akrabalık ile bir yoksulluk arasında görünüyordu. Ama aslında bundan daha karmaşıktı. Hamdi kötü niyetli değildi; köylerde akrabanın akrabayı gözetmesi bir gelenekti. Zübeyir'e oy vermiş, seçim kampanyasında köy köy dolaşmıştı. Bir muhtar, kendisini destekleyenlere sırt mı çevirmeliydi?
Konfüçyüs'ün sözü bu soruya beklenmedik bir yerden cevap veriyordu. Yönetenin kaygısı azlık değil eşitsizlik olmalıydı. Hamdi'nin evi büyüktü, traktörü vardı, kışı geçirecek imkânı vardı. Dilşad Hanım'ın evi rüzgârlı bir yamaçtaydı, oğlu astımlıydı. Kömür azdı; ama Konfüçyüs'ün ölçüsüyle, asıl tehlike onu Hamdi'ye vermekti. Bu bir akrabalık sadakati değil, bir dengesizlik olurdu.
Bakılmayan ikinci yer, «huzursuzluk»tu. Konfüçyüs yoksulluktan değil huzursuzluktan kaygılanmayı öğütlüyordu. Zübeyir Hamdi'ye kömür yazsa, köyde bunu herkes öğrenirdi. Kırk iki hanelik bir köyde hiçbir liste gizli kalmazdı. Dilşad Hanım bir şey demezdi belki; ama köyün geri kalanı muhtarın listesinin akrabalığa göre yazıldığını bilirdi. Ve o bilgi, kömürün yetmemesinden çok daha uzun bir kış yaratırdı.
Bir de Zübeyir'in kendi korkusu vardı. Seçim iki yıl sonraydı. Hamdi'nin ailesi küçük bir aile değildi. Zübeyir'in kaleminin havada durmasının sebebi, Hamdi'nin isteğinden çok, kendi muhtarlığını kaybetme korkusuydu. Adil olmak, ona bir şeye mal olabilirdi. Konfüçyüs'ün terazisinde bu korku tanıdık bir korkuydu: yöneten, yönettiklerini değil kendi koltuğunu düşündüğünde, dağılım bozulurdu.
Belki en zor görülen şey ise, adaletin bu durumda kimseyi tam memnun etmeyeceğiydi. Kömür azdı; herkesin payı kesilecekti. Dilşad Hanım'a öncelik verilse bile, onun da geçen yılki kadar alması mümkün değildi. Adalet, burada herkesin istediğini almasının değil, kimsenin haksız yere eksik almamasının adıydı. Bu tür bir adalet, alkış getirmez; olsa olsa sessiz bir kabul getirir. Zübeyir bunu biliyordu ve belki de kalemini en çok bu yüzden havada tutuyordu.
Derinleşme
Konfüçyüs başka bir yerde, bir yöneticinin asıl işinin anlaşmazlıkları çözmekten önce onların doğmasını önlemek olduğunu söyler:
«Davaları dinlemekte ben de herkes gibiyim. Asıl gereken, insanların dava açmaya ihtiyaç duymamasını sağlamaktır.»
Bu söz, Zübeyir'in listesine bir başka açıdan bakıyor. Bir muhtarın işi, şikâyet geldiğinde karar vermek değil, şikâyete yol açmayacak bir düzen kurmaktı. Liste gizlice, akrabalığa göre yazılırsa, kış boyunca kapıya şikâyet gelecekti; belki ilçeye dilekçe gidecekti. Ama liste açık bir ölçüyle yazılırsa, insanlar paylarına razı olmasa bile, nedenini bilirdi.
Zübeyir o gece kalemini bıraktı ve bir karar verdi. Ertesi akşam köy kahvesinde bir toplantı yaptı. Kırk iki hanenin her birinden biri geldi. Zübeyir vakfın gönderdiği kömür miktarını söyledi; geçen yılın yarısı. Sonra listeyi nasıl yazacağını anlattı: önce evde küçük çocuk, yaşlı, hasta olanlar; sonra evi rüzgâr alan yamaçtakiler; sonra geri kalanlar. Traktörü, odunu, başka bir geliri olanlar bu yıl sona kalacaktı. «Bu listede benim evim de en sonda,» dedi. «Akrabalarım da.»
Kahvede bir sessizlik oldu. Hamdi, arka sıradan, bir şey söylemek için ağzını açtı, sonra kapadı. Toplantı bittiğinde Zübeyir'in yanına geldi. Kahvenin kapısında, sigarasını yakarken bir süre bir şey söylemedi. Yüzü kırgındı. «Bize bir haber verseydin,» dedi. «Herkesin önünde böyle.» Zübeyir başını salladı. «Haklısın Hamdi. Sana önceden söylemeliydim. Ama seni öne yazsaydım, bütün köy benim listemin akrabaya göre yazıldığını bilecekti. Senin de adın orada olacaktı.»
Hamdi o kış Zübeyir'le pek konuşmadı. Ama baharda, Dilşad Hanım'ın evinin çatısı kardan çöktüğünde, traktörüyle ilk gelen Hamdi oldu. Kimse ona bir şey söylemedi. Zübeyir de söylemedi.
Konfüçyüs'ün «uyum olunca azlık olmaz» sözü, o bahar sabahı Zübeyir'in aklına geldi. Kömür o kış yine yetmemişti; bazı evler soğuk geceler geçirmişti. Ama köyde kimse muhtarın listesinin arkasından konuşmamış, ilçeye bir dilekçe gitmemişti. Azlık gerçekti; ama huzursuzluk olmamıştı. Ve Hamdi'nin traktörü, Dilşad Hanım'ın çatısının altında, kimsenin istemediği bir anda, bir payın değil bir komşuluğun karşılığı olarak duruyordu.
Bu hikâyede bir şeyi açık bırakmak gerekiyor. Adil bir liste, Zübeyir'i bir sonraki seçimde kaybettirebilirdi. Konfüçyüs'ün öğüdü bir seçim stratejisi değil; bir yöneticinin neyi koruması gerektiğine dair bir ölçü. Ve bu ölçü bazen yöneticiye pahalıya mal olur. Konfüçyüs'ün kendi hayatı da, doğru gördüğü yoldan ayrılmadığı için makamsız geçen uzun yıllarla doluydu.
Öbür bilgeler
Osmaneli'de kuaför Peruze, karşısına salon açan eski çırağının sahte yorumlarını platforma bildirmiş, ama yeğeninin önerdiği on sahte yorumu reddetmişti (STO-K07.4). Zübeyir de akrabasına kömür yazmak yerine, ölçüyü herkesin önünde açıkladı. Epiktetos haksızlıkla kazanılan şeyin insandan yumuşaklığını aldığını söyler; Konfüçyüs dengesiz dağılımın bir topluluğu içten çürüttüğünü. Peruze ve Zübeyir, ikisi de kısa vadede bir şey kaybetmeyi göze aldı.
Yahşihan hattında on dört yıldır çalışan Turgay, kooperatifin odasında iki ayrı cümle kurmuştu: geçen ayki dilekçe yalandı, ama bu fotoğraf doğru (SOK-K07.4). Zübeyir de kahvedeki toplantıda listenin ölçüsünü ve kendi evinin yerini açıkça söyledi. Sokrates haksızlık yapmanın uğramaktan daha kötü olduğunu ileri sürer; Konfüçyüs davaları dinlemekten çok, dava çıkmayacak bir düzen kurmayı över. İkisinde de adalet, kapalı bir odada değil, herkesin önünde konuşulan bir şeydi.
Bugün bir kez dene
Hayatında, bir şeyi paylaştırmak zorunda kaldığın bir yer var mı? Bir ailede miras, bir iş yerinde görev, bir evde iş bölümü? Kendine şunu sor: Ben azlıktan mı kaygılanıyorum, yoksa eşitsizlikten mi? Ve paylaştırırken, kimi kendime yakın olduğu için öne alıyorum?
Bu hafta, paylaştırdığın bir şeyin ölçüsünü yüksek sesle söyle. Kimse sormasa bile. Ölçü açık olunca, paylarını beğenmeyenler bile nedenini bilir.
Yanında taşıyacağın soru
Az olanı paylaştırırken, kimi kendine yakın tuttuğun için öne alıyorsun?