İçeriğe geç

Buda ile · Zihin ve düşünce

Kendi tarlanda dolaş

Dikkatin gittiği yer yaşadığın hayat mı?

1.204 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Tülay kırk bir yaşında, Denizli'de bir ilkokulda sınıf öğretmeni. Sabah altı buçukta telefonunun alarmıyla uyanıyor; alarmı kapatırken gece gelen mesajlara, okulun veli grubuna, haber başlıklarına bakıyor. Kahvaltıyı hazırlarken telefon tezgâhın üstünde, ekranı açık. Okula giderken arabada bir sesli kitap dinliyor, kırmızı ışıkta bildirimlere göz atıyor. Teneffüste, öğle arasında, akşam yemeğini beklerken; her boşlukta eli telefona gidiyor.

Bir akşam on yaşındaki kızı Beril okuldan gelince heyecanla ona bir şey anlatmaya başlıyor: sınıfta bir arkadaşıyla küsmüşler, sonra barışmışlar, ama barışırken arkadaşı ona bir sır söylemiş. Tülay dinliyor; daha doğrusu dinlediğini sanıyor. Bir yandan telefonda veli grubuna gelen bir mesaja cevap yazıyor. Beril bir an duruyor ve sessizce şunu söylüyor: «Anne, beni dinlemiyorsun.» Sonra çantasını alıp odasına gidiyor ve kapısını yavaşça kapatıyor.

Tülay telefonu bırakıp kızının peşinden gidiyor; ama Beril artık anlatmak istemiyor. O gece Tülay yatağında, gün boyunca kaç kez telefonuna baktığını düşünüyor. Sayamıyor; belki yüz, belki iki yüz. Ama bir şeyi çok net hatırlıyor: kızının sırrının ne olduğunu hiç öğrenemedi.

Bilgenin kapısı

Pali kanonunun Saṃyutta Nikāya derlemesinde, dikkatle ilgili konuşmaların toplandığı bölümde Buda bir sahne kurar. «Ülkenin en güzel kadını!» diye bir ses duyulur ve büyük bir kalabalık toplanır. Kadın dans etmeye, şarkı söylemeye başlar; kalabalık daha da büyür. Sonra yaşamak isteyen, ölmek istemeyen bir adam getirilir ve ona şöyle denir:

«Bu, ağzına kadar yağla dolu bir kâse. Onu bu kalabalıkla ülkenin en güzel kadını arasından taşıyacaksın. Arkanda kılıcını çekmiş bir adam yürüyecek. Bir damla bile dökersen, orada başını kesecek.»

Buda keşişlere sorar: bu adam kâseye olan dikkatini kaybedip dışarıdakilere dalar mı? Hayır, derler. Buda da yağla dolu kâsenin, bedenin farkında olmak anlamına geldiğini söyler.

Aynı bölümde başka bir hikâye daha vardır. Bir şahin bir bıldırcını kapar. Bıldırcın şahinin pençesinde ağlar: kendi tarlamda dolaşsaydım, bu şahin bana yetişemezdi; kendi yerimin dışına, başkalarının alanına çıktım. Şahin, kendi gücüne güvenerek bıldırcını bırakır: git bakalım, orada da kurtulamayacaksın. Bıldırcın sürülmüş tarlaya döner, büyük bir toprak kesekinin üstüne çıkar ve şahini çağırır. Şahin hızla dalar; bıldırcın son anda kesekin altına kayar ve şahin göğsüyle toprağa çarpar.

«Kendi alanınızın dışına, başkalarının alanına çıkmayın. Kendi alanınızın, atalarınızın topraklarının içinde dolaşın.»

Bakmadığın yer

Dikkat dağınıklığını genellikle bir irade sorunu olarak düşünürüz. Yeterince disiplinli olsak telefona bu kadar bakmazdık; biraz daha güçlü olsak kızımızı dinlerken başka bir şeyle uğraşmazdık. Çare de genellikle irade üzerinden önerilir: telefonu bırak, kendini zorla, odaklan.

Buda'nın iki hikâyesi bu bakışı inceltiyor. Yağ kâsesini taşıyan adam irade gücüyle değil, durumun ne olduğunu açıkça bildiği için dikkatini toplar: kâse doludur, kılıç arkasındadır, bir damla bile önemlidir. Adam kalabalığa bakmamak için kendini zorlamıyor; bakmanın bedelini bildiği için bakmıyor. Tülay'ın sorunu belki iradesinin zayıflığı değildi; elindeki kâsenin ne kadar dolu olduğunu görmemesiydi. Kızının anlattığı hikâye, o akşam ağzına kadar dolu bir kâseydi. Ve bir damla döküldü.

Bıldırcın hikâyesi ise dikkatin nereye gittiğine dair başka bir şey söylüyor. Bıldırcın kendi tarlasında güvendedir; toprak kesekleri onu korur, şahinin pençesi oraya ulaşamaz. Ama tarlanın dışına çıktığında, başkasının alanına girdiğinde, yakalanır. Buda'ya göre başkasının alanı, insanı çekmek için tasarlanmış hoş görüntüler, sesler, kokulardır. Kendi alanı ise insanın kendi bedeni, duyguları, zihni, yani şimdi burada olan şeydir.

Tülay'ın günü bir bıldırcının günü gibi. Her bildirimde, her haber başlığında, her veli grubu mesajında kendi tarlasından biraz daha uzaklaşıyor. Ve o alanlar, bugün dikkat çekmek için özenle tasarlanıyor; şahinin pençesi gibi, insanı kapmak için kurulmuş. Tülay kendi tarlasında, mutfağında, kızının yanında, arabasında, sınıfında olduğunda güçlü. Başkalarının alanında ise yakalanıyor.

Bıldırcın hikâyesinin sonundaki ayrıntı bu yüzden önemli. Bıldırcın şahinden daha güçlü değil; yalnızca kendi tarlasında, toprağın biçimini biliyor. Hangi kesekin altına kayacağını, şahinin nereden ineceğini tanıyor. Tülay da kendi alanında, kendi evinde, kızının yüzünü, sesinin tonunu, susmasının anlamını tanıyor. Bu tanıma, onun gücü. Ama bu güç ancak orada olduğunda işe yarıyor; dikkati başka bir alana kaydığında, kendi tarlasının bilgisi de onunla birlikte boşta kalıyor.

Derinleşme

Peki dikkatin gittiği yer, yaşadığımız hayat mı? Bu sorunun cevabı rahatsız edici biçimde basit: evet. Tülay'ın o akşam yaşadığı hayat, kızının sırrı değil, veli grubundaki bir mesajdı. İkisi aynı anda oradaydı; ama yalnızca biri yaşandı. Dikkat, deneyimin kapısıdır. Kapının açık olduğu yer yaşanır; kapanan yer, fiziksel olarak orada olsak bile yaşanmamış kalır.

Yağ kâsesi hikâyesinin bir inceliği de kâsenin neye benzetildiği. Buda onu bedenin farkındalığına benzetiyor: insanın kendi bedeninde, nefesinde, adımlarında olması. Bu, dikkatin bir çapası. Tülay kızını dinlerken bedenini fark etseydi, elinin telefona gittiğini de fark ederdi. Eli hareket ettiği anda bir şey ona «damla» diyebilirdi. Bedenin farkındalığı, dikkat dağılmadan önce onu yakalamanın yolu.

Bu hikâyelere bir itiraz yöneltilebilir ve onu açıkça söylemek gerekiyor. Tülay'ın telefonu yalnızca bir eğlence değil; veli grubu işinin bir parçası, haber başlıkları dünyada olanı takip etmesinin yolu. Buda'nın keşişlere söylediğini, bir öğretmene ve anneye birebir uygulamak kolay değil. Ama hikâyenin özü bir yasak değil, bir ayrım: hangi alan benim, hangisi başkasının? Veli grubu Tülay'ın işiyse, ona ayrı bir zaman verilebilir; o zaman o da onun tarlası olur. Sorun, her alanın her an, hiç ayrım yapılmadan, dikkate girebilmesi. Bir kapının hiç kapanmaması, evin içinde kimseyle gerçekten baş başa kalınamaması demek. Tülay'ın bir sonraki adımı belki telefonu atmak değil, kapıya bir saat koymak: veli grubuna akşam sekizde bakmak, haberlere sabah kahvesinde, kızına ise o eve girdiği andan yatana kadar.

Ertesi akşam Tülay bir deneme yapıyor. Beril eve gelmeden önce telefonu başka bir odaya, şarj aletine bırakıyor. Kızı geldiğinde mutfakta, ellerinde bir şey olmadan onu bekliyor. Beril önce şaşırıyor; sonra anlatmaya başlıyor. Bu kez sırrı da anlatıyor: arkadaşının annesiyle babası ayrılıyormuş. Tülay dinliyor. Beril'in sesindeki kaygıyı duyuyor; arkadaşı için mi, kendisi için mi korktuğunu soruyor. Bir saat konuşuyorlar. Telefon diğer odada birkaç kez titriyor; Tülay sesi duyuyor, ama kalkmıyor. İlk kez bir bildirimin sesini duyup ona gitmemenin nasıl bir şey olduğunu fark ediyor: kısa bir huzursuzluk, sonra garip bir hafiflik.

O gece Tülay yine yatağında düşünüyor ve bu kez neyi yaşadığını tam olarak hatırlıyor: kızının yüzünü, sesini, sorduğu soruyu. Telefonunda kaç mesaj kaçırdığını bilmiyor. Ama bir şey biliyor: o bir saatte, kendi tarlasındaydı.

Öbür bilgeler

İkinci çocuk kararını kırk iki satırlık bir tabloyla vermeye çalışan Serkan'ın sohbetinde (OSH-K02.6), Osho kafanın bölünmüş parçalarının birbirini yenemeyeceğini anlatıyordu. Dikkatte de benzer bir bölünme var: Tülay hem kızını dinliyor hem telefona yazıyordu; ikisini de yarım yapıyordu. Buda'nın kâse benzetmesi bu bölünmenin bedelini görünür kılıyor.

Kerem'in arabadaki hayali kavgalarının sohbetinde (BUD-K01.3) Buda, insanın neyi sık sık düşünürse zihninin o yöne eğildiğini söylüyordu. Dikkat de böyle bir eğim kazıyor: her gün yüzlerce kez telefona giden bir el, bir gün kızının yüzüne değil ekrana bakmayı kendiliğinden seçiyor.

Bugün bir kez dene

Bugün dikkatinin gün içinde kaç kez «başkasının alanına» çıktığını saymayı dene: bir bildirim, bir başlık, bir reklam, bir ses. Her seferinde içinden yalnızca «tarla dışı» de.

Akşam, birisiyle konuşacağın on beş dakika seç. Telefonu başka bir odaya bırak. O on beş dakikayı, Buda'nın kâsesini taşıyan adam gibi, ağzına kadar dolu bir kâse olarak düşün.

Konuşma bitince kendine sor: bu on beş dakikada neyi gerçekten yaşadım?

Yanında taşıyacağın soru

Bugün dikkatin kimin tarlasında dolaştı?