Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bir cümleyi soru yapan şey soru işareti ya da ses tonu değil, konuşmanın içinde cevabı henüz belirlenmemiş bir boşluk açmasıdır.
Retorik soru bu ölçütü geçemez, çünkü cevabı hem soranda hem dinleyende hazırdır; yüklü soru ise bir boşluk açarken ikinci bir boşluğu gizlice kapatır.
Sokrates'in yöntemi karşıdakinin kendi cümlelerinden çelişki çıkarmaya dayanır ve muhatapları bunu bir felç edilme olarak tarif etmiştir.
Sokrates'in hiçbir şey iddia etmediği söylenir ama metinlerde açık iddialar vardır; doğru olan, iddialarını karşısındakinin sözlerinden türetmesidir.
Varsayımsız soru yoktur ve bu itiraz sağlamdır; ayrımı kurtaran şey varsayımın yokluğu değil, soruda varsayımın sökülebilir bir yerde durmasıdır.
Açılış sahnesi
İki kişi bir masada oturuyor. Biri şunu söylüyor: sence de bu iş böyle yürümez, değil mi?
Cümlenin sonunda bir soru işareti var ve ses tonu da yükseldi; dilbilgisi açısından bu bir soru.
Şimdi karşıdaki kişinin ne yapabileceğine bak. Evet derse konuşma biter, hayır derse tartışma başlar. Ama üçüncü bir seçenek daha var ve genellikle kimse onu kullanmaz: bilmiyorum, önce şunu netleştirelim.
Üçüncü seçeneği kimsenin kullanmamasının bir sebebi var: o cümle aslında soru değildi. Soru kılığına girmiş bir görüştü ve karşıdakinden istediği şey cevap değil, onaydı.
Şimdi aynı masada başka bir cümle düşün: bu işin yürümemesinin sebebi ne olabilir?
İkinci cümlede de soru işareti var. Ama bu kez konuşma bir yere doğru açılıyor. Karşıdaki kişi düşünmek zorunda ve verdiği cevap önceden belli değil.
İki cümle de sorudur, yalnız biri kapı ve öteki duvar. Bu dersin işi, bakmadan hangisinin hangisi olduğunu ayırt etmek.
Bu ayrımın gündelik bir bedeli var. Duvar sorusuna cevap veren kişi, cevap verdiğini sanır ve konuşmanın kapandığını fark etmez. Kapı sorusuna cevap veren kişi ise çoğu zaman düşünmek için duraklar ve o duraklama rahatsız edici görünür. Yani konuşmayı gerçekten açan hamle, dışarıdan bakınca tutukluk gibi durur.
Bu derste ne olacak
Önce bir cümleyi soru yapan şeyin ne olduğunu arayacağız. Soru işareti değil, ses tonu değil, cümlenin dizilişi de değil. Başka bir şey ve onu bulmak için üç ayrı soru kılığına bakacağız.
Sonra bu ayrımdan çıkan iddiayı öncüllere ayırıp sınayacağız. İlk halinde çürüyecek, sonra daha dar bir yerde yeniden kuracağız; geçen derste yaptığımız işin aynısı.
Ardından soru sormanın felsefedeki yerine bakacağız. Sokrates'in yalnız soru sorup hiçbir şey iddia etmediği söylenir. Bunun ne kadar doğru olduğu iki bin yıldır tartışılıyor ve tartışmanın iki tarafını da göreceğiz.
En sonda da en güçlü itirazı koyacağız: her soru zaten bir şeyi kabul ettirir. Bu itiraz iddiamızı yıkmıyor ama epeyce daraltıyor.
Merkez soru
Sorumuz şu: bir cümleyi soru yapan şey biçimi midir, yoksa yaptığı iş midir?
Cevap ilk bakışta önemsiz görünüyor ama değil, çünkü bir konuşmanın nereye gideceğini, hatta gidip gitmeyeceğini belirleyen tam olarak bu ayrım.
Bir de şu var: geçen ders felsefeyi bir arayış olarak tanımladık. Arayış bir fiil ve her fiilin bir aleti olması gerekiyor; soru, o aletin adı. Ama alet bozuk olabilir ve bozuk olduğunda tıpatıp çalışıyormuş gibi görünür; bu yüzden aleti tanımak, onu kullanmaktan önce geliyor.
Sıfır noktası
Türkçede soru işareti taşıyan cümlelerin hepsi aynı işi yapmaz. Üç ayrı türü ayırt etmek yeter.
Üçü de soru işareti taşıyor ve farkları açtıkları boşlukta duruyor.
Retorik soru bir kusur değil, iyi bir konuşmacının elinde vurgu aracıdır ve dinleyiciyi düşünmeye çağırır; sorun yalnızca onun gerçek soru sanılmasında.
Yüklü sorunun klasik örneği çok eskidir ve mantık kitaplarında hâlâ aynı biçimde anlatılır: bir kişiye kötü alışkanlığını bırakıp bırakmadığı sorulur. Evet derse alışkanlığın vardı demektir; hayır derse hâlâ var demektir. Soru, cevaplanmadan önce kazanmıştır.
Argümanın yapısı
Şimdi iddiayı, geçen derste yaptığımız gibi, adım adım kuralım.
Birinci öncül: bir soru, cevabı henüz belirlenmemiş bir boşluk açar.
İkinci öncül: görüş bildirmek boşluk açmaz, bir boşluğu doldurur.
Üçüncü öncül: retorik soru ve yüklü soru, dilbilgisi bakımından soru olsalar da cevabı önceden belirlerler.
Sonuç: öyleyse bir cümlenin soru olup olmadığı biçiminden değil, açtığı boşluğun gerçekliğinden anlaşılır.
Şimdi bu sonucu sınayalım, çünkü geçen derste öğrendiğimiz iş tam olarak buydu: bir argümanı kurmak yetmez, ona yöneltilebilecek en iyi karşı örneği kendin bulman gerekir.
Bu karşı örnek öncülü olduğu gibi bırakmamıza izin vermiyor, ama argümanı kurtaracak bir düzeltme var.
Şöyle: boşluğun soruyu soran kişide olması şart değil. Yeter ki konuşmanın kendisinde bir boşluk bulunsun. Öğretmenin sorusunda boşluk şudur: bu odada kim biliyor? O boşluk gerçek ve cevabı öğretmen de bilmiyor.
Düzeltilmiş birinci öncül şu: bir soru, konuşmanın içinde cevabı henüz belirlenmemiş bir boşluk açar.
Bu haliyle retorik soru yine dışarıda kalıyor, çünkü orada hiçbir boşluk yok; konuşan kişi de dinleyen de cevabın ne olduğunu biliyor. Öğretmenin sorusu ise içeride kalıyor; argüman daralarak sağlamlaştı.
Yüklü soru bu ölçüte göre ilginç bir yerde duruyor. Bir boşluk açıyor ama ikinci bir boşluğu gizlice kapatıyor, yani yarı soru yarı iddia. Aristoteles bunu bir tartışma hatası olarak kayda geçirmişti.
Bu tespitin değeri, hileyi kişisel bir kötü niyete değil, cümlenin yapısına bağlaması. Yani niyeti iyi olan biri de aynı hatayı yapabilir ve çoğu zaman yapar.
Yüklü sorunun panzehiri de yapısal ve tek hamleden ibaret: soruyu cevaplamadan önce ikiye ayır. Kaç ayrı iddia var, hangisi zaten kabul ettirilmiş? İkiye ayrılan bir yüklü soru gücünü kaybeder, çünkü gücü tam olarak birleşik durmasından geliyordu.
Buradan üçüncü öncüle dönelim, çünkü orada da bir pürüz kaldı. Retorik soru ile yüklü soruyu aynı torbaya koymuştum, oysa ikisi farklı yerlerden bozuluyor. Retorik soruda cevap belli; yüklü soruda cevap belli değil, varsayım belli. Birincisi boşluk açmıyor, ikincisi açtığı boşluğun yanına kapalı bir kutu koyuyor.
Bu ayrım pratikte işe yarıyor, çünkü retorik soruya verilecek doğru karşılık onu görmezden gelmek ve konuya dönmektir; yüklü soruya verilecek doğru karşılık ise varsayımı yüzeye çıkarmaktır. İki bozuk aleti aynı biçimde tamir etmeye kalkmak, ikisini de tamir edememek demek.
Son bir kontrol yapalım; argümanın sonucu şuydu: soru olmak bir işlev meselesidir, biçim meselesi değil. Bu sonuç, düz cümle biçiminde gerçek sorular bulunabileceğini de söylüyor. Söylüyor ve bulunuyor: birinin karşısına oturup onu bilmediğini söylemek de bir soru açar. Aleti soru işareti değil, açtığı boşluk tanımlıyor.
Görüşler ve pozisyonlar
Soru sormanın felsefedeki yeri üzerine üç ayrı pozisyon var.
Birinci görüşe göre felsefe yalnızca soru sorar. Filozofun işi kendi görüşünü koymak değil, karşısındakinin görüşünü sınamaktır. Bu okumanın kaynağı Sokrates ve yöntemin bir adı var.
Yöntemin işleyişi şöyle: karşıdaki bir tanım verir. Sokrates o tanımı kabul etmiş gibi yapıp ondan başka sonuçlar türetir. Sonunda karşıdaki, kendi tanımının kendi inandığı başka bir şeyle çeliştiğini görür. Sokrates hiçbir şey iddia etmemiştir; yalnız karşısındakinin cümlelerini birbirine götürmüştür.
Bu yöntemin bedeli ağır ve muhatapları bunu söylemiştir.
Bu benzetme bir şikâyet gibi duruyor ama aynı zamanda yöntemin işe yaradığının kanıtı. Menon önceden rahatça konuşuyordu, çünkü ne söylediğini bilmiyordu. Şimdi tıkandı, çünkü bilmediğini ilk kez fark etti.
Buradaki kısırlık iddiası önemli, çünkü birinci görüşün en açık ifadesi. Filozofun kendi görüşü yoktur; işi başkasının görüşünü sınamaktır.
İkinci görüş buna karşılık çıkıyor ve oldukça sert bir itiraz taşıyor. Sokrates'in hiçbir şey iddia etmediği doğru değil. Konuşmaların birçoğunda erdemin bilgi olduğunu, kimsenin bile bile kötülük yapmadığını, haksızlık etmenin haksızlığa uğramaktan kötü olduğunu savunur. Bunlar soru değil, savunulan birer görüş. Eleştirenlere göre soru kılığı bir üslup, iddialar ise gerçek.
Bu ikinci görüşün güçlü bir dayanağı var: soru sormak tek başına bir yere varmıyor. Yalnız soru soran biri konuşmayı sürekli açık tutar ama hiçbir şey öğretmez. Bir noktada birinin bir şey söylemesi gerekir.
Bu iki görüş arasında bir orta yol denenir ve gelenek onu sık kullanmıştır: soru ile iddia sırayla gelir. Sokrates önce muhatabının tanımını söker, sonra kendi görüşünü koyar ve o görüşü de aynı sınamaya açar. Buna karşılık orta yolu fazla düzgün bulanlar var; onlara göre metinlerdeki Sokrates ile tarihteki Sokrates farklı kişilerdir ve Platon kendi iddialarını hocasının ağzına koymuştur. Bu tartışmanın adı bile var ve iki bin yıldır kapanmadı.
Üçüncü görüş ikisini de bir kenara koyup soru biçiminin bambaşka bir işe koşulabileceğini gösteriyor.
Bu üçüncü kullanım, sorunun ille de bir boşluğu doldurmak için sorulmadığını gösteriyor. Soru bir alet ve aletin tek bir işi yok.
Üçüncü görüşün kurduğumuz ölçüte etkisi ciddi, çünkü ölçüt şuydu: soru bir boşluk açar. Zen bilmecesinde açılan şey bir boşluk değil, bir tıkanma. Nagarjuna'nın dört köşeli elemesinde ise açılan boşlukların hepsi tek tek kapatılıyor ve geriye bilinçli olarak hiçbir şey bırakılmıyor. Yani bu iki kullanım da bizim tanımımıza sığmıyor.
Sığmaması tanımın yanlış olduğunu göstermiyor; kapsamının dar olduğunu gösteriyor. Kurduğumuz ölçüt bilgi arayan soruyu tarif ediyor ve o soruların hepsini doğru tarif ediyor. Ama sorunun bir de dönüştürücü kullanımı var ve orada ölçüt sessiz kalıyor. Bir tanımın nerede sustuğunu bilmek, onu her yere zorlamaktan iyidir.
En güçlü itiraz
Şimdi dersin en zor kısmına geldik, çünkü kurduğumuz bütün ayrıma yöneltilebilecek tek bir itiraz var ve sağlam.
İtiraz şu: her soru bir şeyi kabul ettirir. Yüklü soru bir istisna değil, kuralın açıkça görünen hali.
Bu itiraza vereceğim cevap onu çürütmüyor; kabul ediyorum, varsayımsız soru yoktur.
Ancak buradan iki cümlenin aynı şey olduğu çıkmıyor, çünkü fark varsayımın ne yapılabileceğinde.
Bir görüş öne sürüldüğünde karşındakinin iki seçeneği vardır: katılmak ya da karşı çıkmak. İki hamle de görüşü olduğu gibi, sökülmeden alır.
Bir soru sorulduğunda üçüncü bir hamle mümkün olur: sorunun kendisini sorgulamak. Adaletsizlik gerçekten artıyor mu? Bu hamle sorunun varsayımını yüzeye çıkarır ve varsayım yüzeye çıktığı anda o da bir soru haline gelir.
Yani soru varsayımsız değil, ama varsayımı sökülebilir bir yerde tutuyor. Görüş ise varsayımını kendi içine kapatır.
Ölçülü iddia şu: soru sormak ile görüş bildirmek arasındaki fark varsayımın yokluğu değil, varsayıma erişilebilirliğidir.
Bu, başlangıçtaki iddiadan daha zayıf görünüyor ama ayakta kaldığı için daha güçlü.
Erişilebilirlik burada derece taşıyan bir şey ve ayrımı keskin bir çizgiden bir eksene çeviriyor. Bir uçta doktorun sorusu var; varsayımı az, açtığı boşluk geniş. Öbür uçta retorik soru var; varsayımı o kadar kapalı ki soru olmaktan çıkmış. Yüklü soru ikisinin arasında ve tam olarak nerede durduğu, varsayımının ne kadar kolay yüzeye çıkarılabildiğine bağlı.
Bu eksen bize somut bir işlem veriyor: karşındaki soruyu daha iyi ya da daha kötü diye değil, varsayımı ne kadar sökülebilir diye değerlendir. Sökülemiyorsa o cümle bir görüştür ve görüş olarak karşılanmalıdır. Sökülebiliyorsa, sökmek konuşmayı yürütmenin en kısa yolu.
Bir uyarı da gerekiyor, çünkü her sorunun varsayımını sökmeye kalkmak bir konuşmayı yürütmez, durdurur. Ayrımın işi seni sürekli şüpheci yapmak değil; hangi anda hangi hamlenin işe yarayacağını göstermek.
Açık kalan sorular
Bu derste cevaplanmayan dört soru açık kalıyor.
Birincisi: bir konuşma yalnızca sorularla ilerleyebilir mi? Sokrates'in konuşmalarının çoğu cevapsız bitiyor ve bunun bir yöntem mi yoksa bir tıkanma mı olduğu tartışılıyor.
İkincisi: iyi bir soru ile kötü bir soruyu ayıran ölçüt nedir? Sezgiyle ayırıyoruz ama bir ölçüt vermek zor.
Üçüncüsü: retorik soru gerçekten öğretmez mi? İyi bir öğretmenin elinde retorik soru, dinleyicinin kendi cevabını bulmasına yol açabiliyor. Öyleyse ayrım sanıldığı kadar keskin olmayabilir.
Dördüncüsü ve en rahatsız edici olanı: bir kişinin kendi varsayımını sökmesi mümkün mü? Başkasınınkini görmek kolaydır, oysa kendi varsayımın sana varsayım olarak değil, dünyanın hali olarak görünüyor. Felsefe tarihinin büyük bir kısmı bu soruya verilmiş cevaplardan oluşuyor ve verilen cevapların hiçbiri tam olarak kapatmıyor.
Yaygın hatalar
Bu konuda dört yaygın yanlış var.
Yaygın yanlışSoru işareti soruyu belirler.
En temel karışıklık. Soru işareti bir yazım işaretidir ve cümlenin ne iş yaptığını söylemez. Bir cümlenin soru olup olmadığı, açtığı boşluğa bakılarak anlaşılır. Bu yüzden bazı soru işaretli cümleler soru değildir ve bazı düz cümleler gerçek sorulardır.
Yaygın yanlışSoru sormak bilgisizlik göstergesidir.
Bu inanış, sınıfta el kaldırmayan öğrencinin sebebi. Oysa iyi bir soru sormak, konuyu bilmeyi gerektirir; bilmediğin bir alanda ne soracağını da bilemezsin. Menon'un tıkanması bilgisizlikten değil, bilgisini fark etmesindendi.
Yaygın yanlışSokrates hiçbir şey iddia etmedi.
Yaygın bir romantikleştirme. Metinlerde açık iddialar var ve bunlar savunuluyor. Doğru olan şu: iddialarını çoğu zaman karşısındakinin cümlelerinden türetiyor. Bu bir yöntem farkı, iddiasızlık değil.
Yaygın yanlışYüklü soru sormak kötü niyet gerektirir.
Çoğu yüklü soru iyi niyetle sorulur ve soran kişi varsayımını fark etmez. Aristoteles'in tespitinin değeri de burada: hatayı niyete değil cümlenin yapısına bağlıyor. Kendi sorularını denetlemek, başkalarının niyetini denetlemekten daha verimli.
Kendin dene
Boşluk açıyorsa, cevabın önceden belli olup olmadığını kontrol et. Cevap önceden belliyse elindeki şey bir retorik sorudur.
Boşluk açmıyorsa, içinde hangi varsayımın gizli olduğunu bul. Genellikle bir tane vardır ve bulunduğunda cümle bambaşka görünür.
Sonra kendi sorularınla aynı şeyi yap ve bu ikincisi daha zor. Kendi varsayımını görmek, başkasınınkini görmekten çok daha güç; çünkü kendi varsayımların sana varsayım gibi değil, olgu gibi görünür.
İşi kolaylaştıran bir hile var: kendi sorunu bir kâğıda yaz, sonra cümlenin başına şunu ekle: bu soruyu soran kişi neyi doğru kabul ediyor? Soruyu kendinden ayırıp bir başkasının cümlesi gibi okumak, göremediğin şeyi görünür kılıyor.
Bir hafta boyunca günde tek bir soru için bunu yaparsan yedi varsayımın olur. Yedisine birden baktığında çoğu zaman aralarında bir örüntü çıkar ve o örüntü senin o konuda nereden baktığını söyler.
Aklında kalsın
Beş cümlede dersin iskeleti.
Bir cümleyi soru yapan şey soru işareti ya da ses tonu değil, konuşmanın içinde cevabı henüz belirlenmemiş bir boşluk açmasıdır.
Retorik soru bu ölçütü geçemez, çünkü cevabı hem soranda hem dinleyende hazırdır; yüklü soru ise bir boşluk açarken ikinci bir boşluğu gizlice kapatır.
Sokrates'in yöntemi karşıdakinin kendi cümlelerinden çelişki çıkarmaya dayanır ve muhatapları bunu bir felç edilme olarak tarif etmiştir.
Sokrates'in hiçbir şey iddia etmediği söylenir ama metinlerde açık iddialar vardır; doğru olan, iddialarını karşısındakinin sözlerinden türetmesidir.
Varsayımsız soru yoktur ve bu itiraz sağlamdır; ayrımı kurtaran şey varsayımın yokluğu değil, soruda varsayımın sökülebilir bir yerde durmasıdır.
Sonraki derse köprü
Bu derste bir cümlenin ne zaman gerçekten soru olduğunu ayırdık. Ama bir soru sorulduktan sonra ne olacağını henüz konuşmadık.
Karşındaki bir cevap verdi diyelim; cevabı almak yetiyor mu, yoksa arkasında bir şey daha mı istemek gerekiyor?
Sonraki alt ders tam olarak bunu soruyor: gerekçe istemek. Bir cevabı cevap yapan şeyin ne olduğunu ve gerekçesiz bir cevabın neden bir cevap sayılmadığını göreceğiz.