İçeriğe geç

P00-D01-M01-01·Felsefi etkinlik

Felsefe sözcüğü ve bilgelik sevgisi

sıfırdan ileri2.733 kelime≈ 18 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.

Beş cümlede dersin iskeleti.

Felsefe sözcüğü sevmek anlamındaki philein ile ustalık ve bilgelik anlamındaki sophia birleşiminden kuruludur, yani bilgeliğin dostu demektir.

Bir şeyi sevmek ona sahip olmakla aynı şey olmadığı için, sözcük filozofu bilge kişi olarak değil, bilgeliğe yönelmiş kişi olarak tanımlar.

Platon bu yönelişi eksiğini fark etmiş olmaya bağlar; hiç bilmeyen aramaz, çünkü neyin eksik olduğunu görmez.

Sözcüğün kökeni bugünkü anlamı belirlemeye yetmez ve bu itiraz sağlamdır; ama felsefe geleneği kendini tarif ederken o kökene defalarca geri döndüğü için, köken burada bir zorunluluk değil süregelen bir öz anlayışın kaydıdır.

Etkinliğin adı Yunanca olduğu için etkinlik Yunanlılara ait değildir; sözcüğü hiç kullanmamış gelenekler de aynı işi yapmıştır ve tanım onları dışarıda bırakırsa tanım yanlıştır.

Açılış sahnesi

Bir odada otuz kişi var. Öğretmen tahtaya tek bir soru yazıyor ve arkasını dönüp soruyor: aranızda bilge olan var mı?

Kimse elini kaldırmıyor. Birkaç kişi gülümsüyor, birkaçı gözlerini kaçırıyor, kimse konuşmuyor.

Öğretmen soruyu değiştiriyor: peki bilgeliği sevenler?

Bu kez neredeyse bütün eller havaya kalkıyor.

O iki soru arasındaki boşluğa dikkat et. Aynı odadaki aynı insanlar, birkaç saniye arayla, iki farklı soruya iki farklı cevap verdiler. Birinci soruda kimse yoktu, ikincisinde herkes vardı.

İşte bu boşluk bir sözcüğün içine yerleşmiş ve yaklaşık iki bin beş yüz yıldır orada duruyor. O sözcük felsefe.

Şimdi tuhaf olan şu. Türkçede bu sözcüğü kullandığımızda genellikle birinci soruyu kastediyoruz: bilenler, düşünenler, ağır laflar edenler. Oysa sözcüğün kendisi ikinci soruyu söylüyor.

Yani odadaki otuz kişi, farkında olmadan, sözcüğün asıl anlamına uygun davrandı. Elini kaldırmayarak birinci soruyu, kaldırarak ikincisini doğru anladılar. Kimse onlara bunu öğretmemişti; sezgileri sözcüğün iki bin beş yüz yıllık ayarını tutturdu.

Bu ders o boşluğun içine giriyor.

Bu derste ne olacak

Önce sözcüğü ikiye ayıracağız. Felsefe iki Yunanca parçadan kurulu ve iki parçanın da ayrı bir hikâyesi var; sevmek anlamına gelen kısım sandığından daha geniş, bilgelik anlamına gelen kısım ise sandığından daha teknik başlıyor.

Sonra bu ayrımdan çıkan asıl iddiayı öncül öncül kuracağız: eğer sözcük doğruysa, filozof bilge kişi değildir. Bu kulağa hakaret gibi geliyor ama tam tersi bir övgü ve neden övgü olduğunu göreceğiz.

Ardından iddianın karşısına en güçlü itirazı koyacağız. O itiraz gerçekten güçlü ve dersin sonunda elimizde kalan şey, başladığımızdan biraz daha ölçülü bir iddia olacak.

En sonda da sözcüğün hiç bilinmediği yerlerde aynı işin nasıl yapıldığına bakacağız. Çünkü bir etkinliğin adı Yunanca diye, etkinlik Yunanlılara ait değildir.

Merkez soru

Sorumuz şu: felsefe sözcüğü, bilgeliğe sahip olmayı mı yoksa onu aramayı mı adlandırır?

Bu bir kelime oyunu gibi görünebilir. Değil. Cevap, kimin filozof sayılacağını, bir felsefe dersinin ne vaat edebileceğini ve bir tartışmanın ne zaman bittiğini birden değiştiriyor.

Bir de şu var. Sözcüğün cevabı ne olursa olsun, o cevabın bugünü bağlayıp bağlamadığı ayrı bir sorudur ve dersin en zor kısmı orası.

Sıfır noktası

Gündelik Türkçede felsefe sözcüğünün üç ayrı işi var ve üçü de birbirinden epey uzak.

Bu üç kullanımın ortak yanı, hiçbirinin sözcüğün kendi içine bakmıyor olması. Şimdi bakalım.

İkinci parçadan başlayalım, çünkü asıl sürpriz orada.

Yunancanın en eski metinlerinde sophia bir marangozun, bir gemi yapımcısının, bir şarkıcının becerisini anlatıyordu. Yani soyut bir zihin niteliği değil, elle tutulur bir yetkinlikti.

Bu kayma önemli. Çünkü sophia yaşamın ustalığı anlamına geldiğinde, ona sahip olduğunu söylemek çok daha ağır bir iddiaya dönüşüyor.

Şimdi iki parçayı birleştir. Bilgeliğin dostu. Bilgeliğin peşinde olan.

Argümanın yapısı

Buradan çıkan iddiayı adım adım kuralım. Felsefede bir iddiayı kurmak demek, onu öncüllere ayırıp sonucun gerçekten oradan çıkıp çıkmadığına bakmak demek.

Birinci öncül: philosophia sözcüğü, sevmek anlamındaki philein ile bilgelik anlamındaki sophia birleşiminden kuruludur.

İkinci öncül: bir şeyi sevmek ile ona sahip olmak aynı şey değildir. Dahası, bir şeyin peşinden gitmek çoğu zaman o şeye henüz sahip olmadığını gösterir. Kimse cebindeki anahtarı aramaz.

Ara sonuç: öyleyse sözcük, bilgeliğe sahip olan kişiyi değil, ona yönelmiş olan kişiyi adlandırıyor.

Üçüncü öncül: bir etkinliğin kendine verdiği ad, o etkinliğin kendini nasıl anladığının kaydını taşır.

Sonuç: felsefe, daha adını koyduğu anda kendini bir varış değil bir yöneliş olarak tanımlamıştır.

Şimdi bu akıl yürütmeyi kendi yöntemimizle sınayalım. Bir argümanda iki ayrı şey sorulur: öncüller doğru mu, ve sonuç gerçekten öncüllerden çıkıyor mu? İkisi bağımsız sorulardır. Yanlış öncüllerden geçerli biçimde yanlış bir sonuç çıkarılabilir; doğru öncüllerden geçersiz biçimde doğru bir sonuca da varılabilir.

Bizim argümanımızın zayıf halkası ikinci öncül. Şöyle yazmıştım: bir şeyi sevmek, ona sahip olmadığını gösterir. Bu haliyle fazla güçlü ve kolayca çürütülüyor.

Öncülü kurtarmanın yolu onu daraltmaktan geçiyor. İddiayı her sevgiye değil, yalnızca sophia'ya yönelen sevgiye bağlarsak durum değişiyor. Çünkü bilgelik, sahip olunup bitirilen türden bir şey değil; her cevap yeni bir soru açıyor ve doyum noktası gelmiyor. Bir enstrümana sahip olunabilir, bir çocuk kucakta tutulabilir; yaşamın ustalığı ise hep bir sonraki durumda yeniden sınanıyor.

Daraltılmış öncül şu: konusu tükenmeyen bir şeye yönelen sevgi, zorunlu olarak bir arayış biçimini alır.

Bu haliyle argüman yeniden ayakta ve az önceki karşı örnek onu artık deviremiyor. Bir argümanı sınamak onu yıkmak değil; çoğu zaman onu daha dar ve daha sağlam bir yerde yeniden kurmak demek.

Bu sonucu ilk kuranlardan biri Platon ve onu bir konuşmanın içine yerleştiriyor.

Bu pasajın taşıdığı yük şu: cehalet tek başına insanı arayışa itmiyor. Aramak için önce bir eksiği fark etmek gerekiyor ve o fark ediş de bir tür bilgi. Yani felsefe hiç bilmemekle başlamıyor, bilmediğini bilmekle başlıyor.

Buradaki fark bir bilgi farkı değil, bir konum farkı. İki kişi de aynı yerde duruyor; biri durduğu yeri yanlış biliyor. Ve yanlış konumdan yola çıkan biri, doğru yöne yürüyemez.

Görüşler ve pozisyonlar

Şimdiye kadar tek bir okuma anlattım. Oysa bu sözcük üzerine en az üç ayrı pozisyon var ve üçü de ciddiye alınmayı hak ediyor.

Birinci görüş, yukarıda kurduğumuz okuma. Felsefe kalıcı bir arayıştır ve varış diye bir şey yoktur; filozof tanımı gereği bilge değildir. Bu okumanın savunucuları Sokrates'i örnek gösterir ve felsefenin değerini vardığı sonuçlarda değil, yürüttüğü sorgulamada bulur.

Bu aktarımı olduğu gibi almamak gerekiyor. Diogenes Laertios, anlattığı olaydan yüzlerce yıl sonra yazdı ve çağdaş araştırmacıların çoğu bu atfı güvenilir bulmuyor. Anlatı gerçek olmayabilir. Ama bir şeyi kesin olarak gösteriyor: sözcüğü kullanan gelenek, sözcüğü böyle anlamak istemiş. Yani bu bir tarih kaydı değil, bir öz tanım kaydı.

İkinci görüş buna karşılık çıkıyor. Felsefe yalnızca arayış değildir; bir yere de varır. Aristoteles'ten Spinoza'ya, İbn Sînâ'dan Kant'a uzanan gelenekte filozoflar sistem kurdular, sonuçlara ulaştılar ve o sonuçları savundular. Sürekli soru soran ama hiçbir şey söylemeyen birine filozof demek, bu görüşe göre felsefeyi kendi ürününden mahrum bırakmak olur.

Bu iki görüşü uzlaştırmanın bir yolu var ve gelenek çoğu zaman onu kullandı: arayış ile varış aynı işin iki evresi sayılır. Sokrates soruyu açar, Aristoteles cevabı kurar, sonraki kuşak o cevabı yeniden soruya çevirir. Buna karşılık bu uzlaşmayı fazla rahat bulanlar da var; onlara göre sistem kurmak, soruyu kapatmanın kibar bir biçimi.

Dikkat edilirse Aristoteles başlangıçtan söz ediyor, sondan değil. Hayret kapıyı açıyor; kapıdan sonra ne olacağı ayrı bir tartışma. Onun kendi cevabı açık: hayret bilgiye dönüşmelidir, yoksa hayret olarak kalır.

Üçüncü görüş ikisini de bir kenara koyup başka bir yerden bakıyor. Bu sözcük Yunanca ve Yunancanın hiç konuşulmadığı yerlerde de aynı iş yapılmış. Sözcük üzerinden verilen bir tanım, o gelenekleri dışarıda bırakma riski taşıyor.

Bu karşı örneğin gücü şurada: bir tanımı çürütmenin en temiz yolu, tanımın dışarıda bıraktığı ama açıkça içeride olması gereken bir şey göstermektir.

İslam düşüncesi bu meseleyi özellikle açık biçimde yaşadı ve kendi çözümünü üretti. Yunanca metinler Arapçaya çevrildiğinde philosophia sözcüğü de birlikte geldi ve falsafe olarak yerleşti. Ama dilde zaten hikmet vardı ve o da bilgeliği karşılıyordu. İki sözcük yan yana durunca soru kaçınılmaz oldu: falsafe ile hikmet aynı şey mi, biri ötekinin bir dalı mı, yoksa rakip mi?

Verilen cevaplar birbirinden çok farklıydı. Kimi düşünür ikisini birleştirdi ve felsefeyi hikmetin yöntemli hali saydı. Kimi ayırdı ve hikmeti felsefenin ulaşamayacağı bir yere koydu. Bu tartışmanın kendisi, sözcüğün ithal edilmesinin bir düşünce geleneğinde neleri harekete geçirdiğini gösteriyor.

En güçlü itiraz

Şimdi dersin en zor kısmına geldik. Yukarıdaki bütün akıl yürütmeye yöneltilebilecek tek bir itiraz var ve gerçekten sağlam.

İtiraz şu: bir sözcüğün kökeni, o sözcüğün bugünkü anlamını belirlemez.

Bu itiraza verilecek kolay bir cevap yok ve vermeye çalışmayacağım. Ancak itirazın kapsamını daraltmak mümkün.

Şöyle: felsefenin kökenine bakmamızın sebebi, kökenin bugünü zorunlu kılması değil. Sebep şu ki bu gelenek, kendini tarif ederken o kökene defalarca geri döndü. Platon döndü, Aristoteles döndü, İslam felsefesinde falsafe ile hikmet ilişkisi tartışılırken yine dönüldü. Ekonomi sözcüğü için böyle bir dönüş yok; hiçbir iktisatçı ev idaresine geri gidip mesleğini oradan tanımlamıyor.

Yani köken burada bir zorunluluk değil, süregelen bir öz anlayışın kaydı. Bu ayrım küçük görünüyor ama iddianın gücünü değiştiriyor.

Başlangıçtaki iddia şuydu: felsefe bir arayıştır, çünkü sözcük öyle diyor. Bu haliyle itiraz onu deviriyor.

Ölçülü hali şu: felsefe geleneği kendini uzun süre bir arayış olarak anlamıştır ve sözcük bu anlayışın en eski kaydıdır. Bu iddia daha zayıf görünüyor. Aslında daha güçlü, çünkü ayakta kalıyor.

Açık kalan sorular

Bu dersin cevaplamadığı üç soru var ve üçü de açık bırakılıyor, çünkü tartışma gerçekten açık.

Birincisi: bir arayış hiç varmadan değerli olabilir mi? Bazı gelenekler evet der ve arayışın kendisini bir yaşam biçimi sayar. Bazıları hayır der ve sonuçsuz sorgulamayı kendine hayranlık olarak görür.

İkincisi: bilgelik ile bilgi aynı eksende mi? Çok şey bilen biri bilge olmayabilir; bunu herkes sezer. Ama bu ikisinin ilişkisi tam olarak nedir, hâlâ tartışılıyor.

Üçüncüsü: aporia bir başarısızlık mı, yoksa bir sonuç mu? Sokrates'in konuşmalarının çoğu cevapsız biter ve bunun kasıtlı olup olmadığı iki bin yıldır tartışılıyor.

Yaygın hatalar

Bu konuda insanların kafasında sık rastlanan dört yanlış var.

Yaygın yanlışFelsefe kişisel görüş demektir.
Doğrusu

Bu en yaygını. Oysa bir görüşü felsefi yapan şey kime ait olduğu değil, gerekçesinin olması ve o gerekçenin başkasınca sınanabilmesi. Gerekçesiz bir görüş bir kanaattir; kanaatin yanlış bir tarafı yok, sadece felsefe değil.

Yaygın yanlışFilozof bilge kişidir.
Doğrusu

Sözcüğün kendisi bunun tersini söylüyor. Bu hata masum görünüyor ama bir sonucu var: filozofun söylediği şey, gerekçesi tartışılmadan otorite gibi kabul ediliyor. Oysa bir filozofun cümlesi, öncülleri iyiyse iyidir.

Yaygın yanlışFelsefe cevap vermediği için işe yaramaz.
Doğrusu

Burada iki ayrı iddia birbirine karışmış. Felsefenin cevap verip vermediği bir olgu sorusu ve cevabı karışık; bazı sorularda vermiş, bazılarında vermemiş. İşe yarayıp yaramadığı ise ayrı bir soru ve cevabı ne beklediğine bağlı. Bir soruyu daha iyi sormak da bir işe yarama biçimi.

Yaygın yanlışFelsefe Yunanlıların icadıdır.
Doğrusu

Sözcük Yunanca, etkinlik değil. Bu ikisini karıştırmak, ateşi ilk adlandıran halkın ateşi de bulduğunu söylemeye benzer. Yunan geleneğinin kendine has bir katkısı var ve o katkı gerçek; ama ilk olmak ile tek olmak farklı iddialar.

Kendin dene

Cümleyi yakaladıktan sonra kendine tek bir soru sor: neden? Sonra verdiğin cevaba aynı soruyu tekrar sor. Üç kez üst üste sorabilirsen dur ve son cevabına bak.

Çoğu kişide üçüncü basamakta bir şey oluyor: cevap artık bir gerekçe değil, bir tercih ya da bir değer oluyor. Orası senin o konudaki temel taşın. Onu bulmak, onu savunmaktan çok daha önemli; çünkü savunabilmek için önce ne olduğunu bilmek gerekiyor.

İkinci bir şey daha dene. Aynı üç basamağı, katılmadığın bir görüş için yürüt. Karşı tarafın cümlesini al ve nedenini sen sor, sen cevapla. Amaç onu çürütmek değil, üçüncü basamağa kadar götürebilmek.

Çoğu tartışmanın ilk basamakta bitmesinin sebebi bu. İki taraf da karşısındakinin temel taşını hiç görmeden ayrılıyor ve gördüğünü sandığı şey aslında kendi tahmini oluyor.

Bu alıştırmanın doğru cevabı yok ve bir yere teslim edilmiyor. İşi, senin kendi düşüncenin nerede durduğunu göstermek.

Aklında kalsın

Beş cümlede dersin iskeleti.

Felsefe sözcüğü sevmek anlamındaki philein ile ustalık ve bilgelik anlamındaki sophia birleşiminden kuruludur, yani bilgeliğin dostu demektir.

Bir şeyi sevmek ona sahip olmakla aynı şey olmadığı için, sözcük filozofu bilge kişi olarak değil, bilgeliğe yönelmiş kişi olarak tanımlar.

Platon bu yönelişi eksiğini fark etmiş olmaya bağlar; hiç bilmeyen aramaz, çünkü neyin eksik olduğunu görmez.

Sözcüğün kökeni bugünkü anlamı belirlemeye yetmez ve bu itiraz sağlamdır; ama felsefe geleneği kendini tarif ederken o kökene defalarca geri döndüğü için, köken burada bir zorunluluk değil süregelen bir öz anlayışın kaydıdır.

Etkinliğin adı Yunanca olduğu için etkinlik Yunanlılara ait değildir; sözcüğü hiç kullanmamış gelenekler de aynı işi yapmıştır ve tanım onları dışarıda bırakırsa tanım yanlıştır.

Sonraki derse köprü

Bu derste sözcüğün ne dediğine baktık ve bir yöneliş bulduk. Ama bir yöneliş tek başına bir etkinlik değil; peşinden gitmek de bir şeyler yapmayı gerektiriyor.

Sonraki alt ders tam olarak bunu soruyor: soru sormak ile görüş bildirmek arasındaki fark nedir? İkisi de ağızdan çıkan cümleler ve dışarıdan bakınca benzeşiyorlar. Aralarındaki farkı görmek, bu odadaki otuz kişiden hangisinin gerçekten elini kaldırdığını anlamanın da yolu.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.