Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- 1950'lerde tarıma dayalı bir büyüme denendi; traktörler ve yeni ekilen arazilerle hızlı büyüme sağlandı, ama on yıl 1958'de bir dış ödemeler krizi, devalüasyon ve IMF programıyla kapandı.
- 1960'ta Devlet Planlama Teşkilatı kuruldu; beş yıllık kalkınma planları kamu için bağlayıcı, özel kesim için yol göstericiydi ve teşvik, kredi ve döviz tahsisi yoluyla özel kararları da etkiledi.
- Gümrük vergileri, kotalar ve ithalat izinleriyle korunan iç pazarda montaj sanayisinden başlayan bir sanayileşme gerçekleşti; KİT'ler ara mallara, özel holdingler dayanıklı tüketim mallarına ve otomotive yöneldi.
- İmalat 1963–1977 arasında yılda yüzde 10'a yakın büyüdü ve sanayinin payı arttı; ama verimlilik artışı düşük kaldı, ihracatın GSMH'ye oranı yüzde 3 civarında takıldı ve Krueger ithalat izinlerinden doğan rantı 1968 için GSMH'nin yüzde 15'i olarak tahmin etti.
- Petrol şoku, kısa vadeli borçlanma ve zayıf ihracat, 1970'lerin sonunda döviz bulunamayan bir krize yol açtı; 1979 ve 1980'de ekonomi küçüldü ve fiyatlar yılda yüzde 75'in üzerinde arttı.
Öğrenme çıktıları
- Hatırlama — İthal ikameci sanayileşmeyi, yol gösterici planlamayı, montaj sanayisini, yerlilik oranını, işçi dövizlerini ve ithal ikamesinin kolay aşamasını tanımlar.
- Anlama — 1950'lerin tarıma dayalı büyümesinden 1960'ların planlı sanayileşmesine geçişi ve bu modelin 1970'lerin sonunda neden bir dış ödemeler krizine sürüklendiğini açıklar.
- Uygulama — Bir ithalat kısıtlamasının yarattığı rantı, milli gelir serisinden ima edilen fiyat artışını ve dokuz yıllık bileşik büyümeyi hesaplar.
- Değerlendirme — İthal ikamesinin sanayileşmeyi hızlandırdığını savunan görüş ile verimsizliği ve rant kollamayı beslediğini savunan görüşü, dayandıkları kanıtlarla karşılaştırır.
Sezgi
Açılış
Kapısı kilitli bir odada tek başına satranç oynayan birini düşünün. Her oyunu kazanır, çünkü karşısında rakip yoktur. Ama bir gün kapı açılıp dışarıdaki oyuncularla karşılaşınca, yıllarca kazandığı oyunların ona ne kadar az şey öğrettiğini fark edebilir. Öte yandan kapı hiç kapanmasaydı, oyunu öğrenecek kadar uzun süre masada kalamayabilirdi.
Türkiye'nin 1960'larla 1970'ler arasındaki sanayileşmesi, böyle kapalı bir odada gerçekleşti. Yüksek gümrük vergileri, kotalar ve ithalat izinleri, yerli üreticiyi dış rekabetten korudu. Bu koruma altında buzdolabı, çamaşır makinesi, otomobil ve kamyon gibi daha önce ithal edilen mallar ülkede üretilmeye başlandı. Kapalı oda, bir sanayinin doğmasına imkân verdi.
Bu derste o odanın hikâyesini izleyeceğiz: 1950'lerde tarıma dayanan bir büyüme denemesiyle başlayıp, 1960'ta kurulan bir planlama örgütüyle devam eden ve 1970'lerin sonunda döviz bulunamayan bir krizle biten otuz yıl. Soru şu olacak: koruma, bir sanayinin büyümesine mi yardım etti, yoksa onun hiç büyümemesine mi?
Hikâye — Fiberglas gövdeli bir otomobil
19 Aralık 1966'da İstanbul'daki bir fabrikada, Türkiye'de seri olarak üretilecek ilk otomobil banttan indi. Adı Anadol'du. Koç topluluğuna bağlı Otosan tarafından, Ford ile işbirliği içinde ve İngiliz Reliant firmasının tasarımıyla üretiliyordu. Arma olarak bir Hitit geyiği seçilmişti.
Otomobilin en dikkat çekici yanı gövdesiydi. Gövde çelik saç yerine fiberglastan yapılıyordu. Bu tercih, büyük çelik pres makinelerine yapılacak ağır yatırım yerine daha küçük ölçekte ve yerli olanaklarla üretim yapmayı mümkün kılıyordu. Şasi ve gövde ilk günden itibaren Türkiye'de yapıldı; motor ve şanzıman ise başlangıçta Ford'dan geliyordu ve sonradan yerli olarak üretilmeye başlandı.
Anadol'un satışına 1967 başında izin verildi. İlk fiyatı 26.800 liraydı. Otomobil, 1984'te üretimi durana kadar binek ve kamyonet sürümleriyle toplam 93 bini aşkın adet üretildi. Bu sayı dünya ölçeğinde küçüktü, ama Türkiye için bir ilkti.
Anadol'u izleyen yıllarda başka fabrikalar da açıldı. Tofaş 1971'in başında İtalyan Fiat lisansıyla, Oyak-Renault aynı yıl Fransız Renault lisansıyla üretime başladı. Hükümet bu fabrikalardan, parçaların giderek artan bir kısmını yurt içinden almalarını istedi. Böylece otomobil fabrikalarının çevresinde parça üreten çok sayıda yan sanayi işletmesi doğdu.
Anadol'un hikâyesi, dönemin sanayileşme modelini özetler. Yabancı bir firmanın tasarımı ve teknolojisi, yerli bir topluluğun sermayesi, yüksek gümrük duvarlarının arkasında korunan bir iç pazar ve parçaların giderek yerlileştirilmesi. Model sanayi kurdu; ama bu sanayi, büyük ölçüde yalnızca iç pazar için üretiyordu.
Kavram
Veri ve kanıt
Pamuk'un değerlendirmesi, ithal ikamesinin iki yüzünü birlikte gösterir. Bir yanda on beş yıl boyunca yılda yüzde 10'a yakın büyüyen bir imalat sanayisi vardır; bu, Türkiye'nin sanayi tarihinde az rastlanan bir hızdır. Öte yanda bu büyümenin büyük kısmı daha fazla makine, daha fazla işçi ve daha fazla ithal girdi kullanmaktan gelir; aynı girdilerle daha fazla üretmekten, yani verimlilik artışından değil. Önceki bir derste gördüğümüz toplam faktör verimliliği kavramı burada belirleyicidir: girdilerle büyüme bir noktada sınırına dayanır, verimlilikle büyüme ise sürdürülebilir.
Krueger'in tahmini, ithal ikamesinin eleştirisinde en çok alıntılanan rakamlardan biridir. Ama nasıl okunacağına dikkat etmek gerekir. Hesap, rantın tamamının onu elde etmek için yapılan yarışta harcandığı varsayımına dayanır; bu yüzden bir üst sınır olarak okunmalıdır. Koruma yanlıları ise bu tabloyu farklı yorumlar: bir sanayinin doğması için geçici bir koruma gerekir ve Türkiye'nin 1960'larda kurduğu dayanıklı tüketim, otomotiv ve ara malları sanayileri, koruma olmadan dış rekabet karşısında hiç kurulamayabilirdi. Tartışma, korumanın var olup olmaması üzerine değil, ne kadar sürmesi, hangi koşullara bağlanması ve ne zaman kaldırılması gerektiği üzerinedir.
Yaygın yanlış«İthal ikamesi döneminde Türkiye ekonomisi durgundu.»
Resmî seriye göre altmışlı yıllar ile yetmişlerin ilk yarısı yüksek büyüme yıllarıydı; imalat sanayisi yılda yüzde 10'a yakın büyüdü ve sanayinin milli gelirdeki payı belirgin biçimde arttı. Sorun büyümenin yokluğu değil, verimlilik artışının düşüklüğü ve ihracatın zayıflığıydı.
Yaygın yanlış«Planlı dönemde özel kesim de plana uymak zorundaydı.»
Kalkınma planları yalnızca kamu kesimi için bağlayıcıydı; özel kesim için yol göstericiydi. Ama teşvikten, ucuz krediden ya da kıt dövizden yararlanmak isteyen özel yatırımlar planlama örgütünün onayına bağlı olduğu için, plan özel kesimin kararlarını da dolaylı yoldan biçimlendirdi.
Neden önemli?
Bugün Türkiye'de faaliyet gösteren büyük sanayi topluluklarının, otomotiv fabrikalarının ve beyaz eşya markalarının önemli bir kısmının kökü, bu dönemin korumalı iç pazarına uzanır. Aynı dönem, sanayinin dış rekabete kapalı bir ortamda büyümesinin bedelini de gösterir: ihracata dönük üretim kapasitesinin zayıf kalması, döviz darboğazları ve dönem sonunda derin bir kriz.
Dönemi anlamak, günümüzün sanayi politikası tartışmalarını da anlamayı kolaylaştırır. Yerli üretimi destekleme, yerlilik oranı şartları ve belirli sektörleri teşvik etme gibi araçlar, farklı biçimlerde bugün de kullanılır. Altmışlı ve yetmişli yılların deneyimi, bu araçların hangi koşullarda bir sanayi yarattığını, hangi koşullarda ise korunan firmaların rekabetten kaçmasına yol açtığını tartışmak için zengin bir malzeme sunar.
Model
1950: yeni bir yön
1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, 1930'ların devlet öncülüğündeki sanayileşmesi yerine tarıma ve özel teşebbüse ağırlık veren bir yol seçti. Nüfusun dörtte üçüne yakını hâlâ tarımla geçiniyordu. Hükümet, ekili alanların genişletilmesini, tarımsal kredileri ve yüksek taban fiyatlarını destekledi. Türkiye aynı yıllarda Marshall yardımı kapsamında da dış kaynak aldı ve bu kaynağın önemli bir kısmı tarıma yöneldi.
Traktör ve ekili alan
Marshall yardımının en görünür sonuçlarından biri, tarımın makineleşmesiydi. Türkiye'deki traktör sayısı 1948'de 1.756 iken 1956'da 43 binin üzerine çıktı. Traktörler, daha önce işlenemeyen meraların ve boş arazilerin tarlaya çevrilmesini sağladı. Resmî seriye göre ekonomi 1950–1953 arasında her yıl yüzde 9 ile yüzde 13 arasında büyüdü. Bu büyümenin önemli bir kaynağı, yeni arazilerin ekime açılmasıydı; ama işlenebilir arazinin sınırına ulaşıldıkça bu kaynak tükenmeye başladı.
1950'lerin sonunda kriz
1950'lerin ortasından itibaren büyüme yavaşladı, enflasyon yükseldi ve dış ticaret açıkları büyüdü. Resmî verilere göre ihracatın GSMH'ye oranı 1950'de yüzde 7,6 iken 1958'de yüzde 2,0'a indi. Döviz kıtlığı, ithal girdi ve yedek parça bulunamamasına yol açtı. Hükümet, 4 Ağustos 1958'de IMF ile anlaşarak bir istikrar programı uyguladı. Türk lirası devalüe edildi; doların karşılığı 2,80 TL'den 9 TL'ye yükseltildi ve dış borçlar yeniden yapılandırıldı. Tarıma dayalı büyüme deneyimi, bir dış ödemeler kriziyle kapanmıştı.
Planlamanın doğuşu
Planlama fikri 1950'lerin sonunda Türkiye'nin gündemine girdi. Pamuk'a göre OECD'nin önerisiyle 1959'da Hollandalı iktisatçı Jan Tinbergen Türkiye'ye davet edildi ve bir tür planlama önerdi; ama hükümet ilgi göstermedi. 1960 askerî darbesinden sonra kurulan yönetimin ilk işlerinden biri, 30 Eylül 1960'ta çıkarılan 91 sayılı kanunla Devlet Planlama Teşkilatı'nı kurmak oldu. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 1963–1967 dönemini kapsıyordu ve on beş yıllık bir perspektifin ilk halkasıydı.
Planın iki yüzü
Kalkınma planları kamu kesimi için bağlayıcı, özel kesim için yol göstericiydi. Plan, büyüme hedeflerini ve yatırımların kesimlere dağılımını belirliyordu; her yıl hazırlanan yıllık programlar ise bu hedefleri o yılın bütçesine ve yatırım listesine bağlıyordu. Kamu iktisadi teşebbüsleri planın öngördüğü yatırımları yapmakla yükümlüydü. Özel kesim ise teşvik, kredi ve döviz tahsisi yoluyla yönlendiriliyordu. Uygulamada bu ayrım bulanıklaştı: sübvansiyonlu krediden, vergi muafiyetinden ya da kıt dövizden yararlanmak isteyen bir özel yatırımın, planlama örgütünün onayını alması gerekiyordu. Böylece DPT, özel kesimin kararlarında da önemli bir rol oynadı.
İthal ikamesinin araçları
Stratejinin temel araçları üç türlüydü. Birincisi, yüksek gümrük vergileri ve kotalar yoluyla dış rekabetten korumaydı; her yıl yayımlanan ithalat rejimi listelerine göre bazı mallar serbestçe, bazıları ise ancak kota ve izinle ithal edilebiliyordu. İkincisi, döviz tahsisiydi: sabit ve gerçek değerinin üzerinde tutulan bir kur, ithal girdileri ucuzlatıyordu, ama döviz kıt olduğu için kimin ne kadar alacağına devlet karar veriyordu. Üçüncüsü, yatırım teşvikleri ve kamu bankalarından ucuz kredilerdi. Bu üç araç birlikte, yerli üreticiye korunaklı ve kârlı bir iç pazar sağladı.
İş bölümü: KİT'ler ve holdingler
Pamuk'a göre dönemin sanayileşmesinde bir iş bölümü oluştu. Kamu iktisadi teşebbüsleri, 1930'lardan kalanlar ve yeni kurulanlar, büyük ölçekli ara malları sanayilerine, örneğin demir çelik, gübre ve petrokimya gibi alanlara yöneltildi. Özel firmalar ise korumanın en kârlı olduğu dayanıklı tüketim mallarına ve otomotive yöneldi; gerektiğinde çok uluslu şirketlerle ortaklık ya da lisans anlaşmaları yaptı. Aile şirketleri etrafında örgütlenen büyük holdingler bu dönemde güçlendi. Doğrudan yabancı yatırım sınırlı kaldı; yeni teknoloji çoğunlukla patent ve lisans anlaşmalarıyla elde edildi.
Çözümlü örnek — Bir ithalat izninin değeri
Bir mala dünya piyasasında birim başına 10 lira ödendiğini ve ithalatının izne bağlı olduğunu varsayalım. Hükümet bir yılda yalnızca 1.000 birimlik ithalata izin veriyor. İç pazarda bu malın talebi yüksek olduğu için, kısıtlı miktar yurt içinde birim başına 16 liradan satılıyor.
İzni alan ithalatçı, her birimi 10 liraya getirip 16 liraya satar. Birim başına 6 lira, toplamda 6 × 1.000 = 6.000 liralık bir kazanç elde eder. Bu kazanç, ithalatçının daha iyi ya da daha ucuz üretmesinden değil, iznin kendisinden doğar; yani bir ranttır.
Şimdi Krueger'in mantığını uygulayalım. İzinler bu kadar değerliyse, firmalar onları elde etmek için kaynak harcar: Ankara'da temsilcilik açar, uzman tutar, bürokratlarla ilişki kurar. Bu yarışta harcanan kaynak, 6.000 liraya kadar çıkabilir. Rantın tamamı böyle harcanırsa, toplumun bu faaliyetten net kazancı sıfırdır; üstelik harcanan emek ve sermaye başka bir işte üretim yapabilirdi.
Örneği büyütürsek: bir ekonomide ithalatın büyük kısmı izne bağlıysa ve iç fiyatlar dünya fiyatlarının belirgin biçimde üzerindeyse, rantların milli gelirin önemli bir kısmına ulaşması şaşırtıcı değildir. Krueger'in 1968 için yaptığı yüzde 15'lik tahmin, bu hesabın ülke ölçeğine taşınmış biçimidir.
Almanya'ya giden işçiler
1961'de Türkiye ile Almanya arasında imzalanan işgücü anlaşması, dönemin ekonomisini beklenmedik bir yoldan etkiledi. Anlaşmanın amaçlarından biri, Türkiye'deki işsizliği azaltmak ve yurt dışından gelecek dövizlerle kalkınmaya katkı sağlamaktı. Sonraki yıllarda Almanya'nın yanı sıra başka Avrupa ülkeleriyle de benzer anlaşmalar yapıldı. Yurt dışındaki işçilerin gönderdiği dövizler, ihracatın zayıf kaldığı bir dönemde ithalatın finansmanına önemli bir katkı yaptı. Ama bu kaynak, Avrupa'daki ekonomik koşullara bağlıydı ve 1970'lerin ortasında Avrupa'da işçi alımı durunca büyüme hızı yavaşladı.
Çözümlü örnek — Planlı dönemin büyüme hızı
Resmî seride 1968'de fiyat tabanı değiştiği için, 1968–1977 dönemini kendi içinde hesaplayalım. Sabit fiyatlı GSMH 1968'de 31.635.197, 1977'de 51.944.339 bin TL'dir. Artış 51.944.339 / 31.635.197 ≈ 1,64 kattır. Dokuz yılda 1,64 kat, yıllık bileşik yaklaşık yüzde 5,7'lik bir büyüme demektir: 1,057'yi dokuz kez kendisiyle çarparsak yaklaşık 1,65 buluruz.
Aynı dönemde sanayinin katma değeri 5.420.244'ten 11.040.984 bin TL'ye, yani 2,04 katına çıktı. Sanayinin GSMH içindeki payı 1968'de yaklaşık yüzde 17,1 iken 1977'de yüzde 21,3'e yükseldi. Tarımın payı ise yüzde 33,0'dan yüzde 22,8'e geriledi. Türkiye'nin ekonomik yapısı, tarımdan sanayi ve hizmetlere doğru belirgin biçimde kayıyordu.
Ama dış ticaret tablosu başka bir şey söyler. İhracatın GSMH'ye oranı 1968'de yüzde 2,7, 1977'de yüzde 2,8'di; neredeyse hiç değişmedi. Sanayi büyüdü, ama ihracat büyümedi. 1977'de ihracat ithalatın ancak yüzde 30,2'sini karşılıyordu: her 100 dolarlık ithalata karşılık yaklaşık 30 dolarlık ihracat vardı. Aradaki farkı işçi dövizleri ve dış borç kapatmak zorundaydı.
Kolay aşamanın sınırı
İthal ikamesi, önce basit tüketim mallarından başlar. Bu mallar için iç pazar hazırdır, teknoloji görece basittir ve ithal edilen mal zaten bilinmektedir. Bu aşamada büyüme hızlıdır. Ama bir sonraki adım, bu malları üretmek için gereken makine ve yatırım mallarını yurt içinde üretmektir; bu adım daha büyük ölçek, daha ileri teknoloji ve daha yetişmiş işgücü ister. İç pazar bu malların verimli ölçekte üretilmesi için çoğu zaman yetersiz kalır. İhracat yapılamıyorsa, bu malların ve onları üretmek için gereken girdilerin ithalatı için gereken döviz de bulunamaz. Türkiye'nin 1970'lerde yaşadığı, tam olarak bu darboğazdı. Bazı ülkeler bu noktada korumayı kademeli olarak azaltıp firmalarını ihracat hedefleriyle disipline etti; teşvik, ihracat performansına bağlandı. Türkiye'de ise koruma, onu kaldırmanın ne zaman ve hangi koşullarla olacağı belirlenmeden sürdü. Korunan firmalar için iç pazar kârlı olduğu sürece, dış pazarlarda rekabet etmeyi öğrenmenin güçlü bir gerekçesi yoktu.
Siyasal istikrarsızlık ve kurumlar
Pamuk'a göre 1970'lerin kısa ömürlü koalisyon hükümetleri döneminde planlama örgütünün etkinliği azaldı. Siyasal partiler bakanlıkları paylaştı, üst bürokraside sık değişiklikler yapıldı ve devlet müdahalesi uzun dönemli kurallardan çok kısa dönemli siyasal hesaplara ve kayırmacılığa göre biçimlendi. Özel kesim de parçalıydı: 1951'de yasayla kurulan ve hükümet denetiminde olan bir oda ve borsalar birliği vardı; büyük holdinglerin sahiplerinin kurduğu gönüllü bir örgüt ise 1971'de ortaya çıktı. Firmalar ortak kurallar oluşturmak yerine çoğunlukla hükümetle ikili ilişkiler yoluyla lobi yapmayı tercih etti.
Çözümlü örnek — Krizin fiyatları
1970'lerin sonunda kriz, fiyatlara da yansıdı. Resmî seride cari fiyatlı kişi başı GSMH 1979'da yüzde 71,2 artarken, sabit fiyatlı karşılığı yüzde 2,5 azaldı. Cari fiyatlı bir büyüklüğün artışı, reel artış ile fiyat artışının birleşimidir. Fiyat düzeyindeki artışı bulmak için 1,712'yi 0,975'e böleriz: 1,712 / 0,975 ≈ 1,76. Yani 1979'da fiyatlar yaklaşık yüzde 76 arttı.
1980 için aynı hesap: cari fiyatlı kişi başı gelir yüzde 80,6 artmış, sabit fiyatlısı yüzde 4,8 azalmıştır. 1,806 / 0,952 ≈ 1,90; fiyatlar yaklaşık yüzde 90 artmıştır. İki yıl içinde fiyat düzeyi 1,76 × 1,90 ≈ 3,3 katına çıkarken, kişi başına reel gelir düşüyordu.
1960'tan 1977'ye yapı
1968'deki taban değişikliğinden önceki seride 1960'ta tarımın GSMH'deki payı 26.591 / 70.869 ≈ yüzde 37,5, sanayininki 11.100 / 70.869 ≈ yüzde 15,7'dir. Yeni tabanlı seride 1977'de bu paylar yüzde 22,8 ve yüzde 21,3'tür. Farklı tabanlı serilerdeki payları karşılaştırmak, düzeylerden çok yönü göstermek için anlamlıdır: on yedi yılda tarımın payı kabaca üçte bir oranında küçüldü, sanayininki üçte bir oranında büyüdü. Bu, bir kuşak içinde köyden kente göçün, fabrikalarda çalışan yeni bir işçi kesiminin ve büyüyen kentlerin ekonomik karşılığıdır.
Döviz darboğazı: bir döngü
İthal ikamesinin en önemli iç çelişkisi dövizle ilgilidir. Montaj sanayisi büyüdükçe, parçaların, makinelerin ve ham maddelerin ithalatı da artar. Bu ithalatı ödemek için döviz gerekir. Döviz ise ihracattan, işçi dövizlerinden ya da borçlanmadan gelebilir. İhracat zayıfsa, büyüme hızlandıkça döviz ihtiyacı döviz gelirini aşar. Bu noktada ya ithalat kısılır ve fabrikalar girdi bulamadığı için yavaşlar, ya da açık borçla kapatılır. Borçla kapatılan açık, bir sonraki dönemde faiz ve anapara olarak geri döner. Sonuçta ekonomi, büyüme dönemlerinin döviz sıkıntısıyla kesildiği bir döngüye girer. 1958'deki ve 1970'lerin sonundaki krizler, bu döngünün iki halkasıdır.
1970'lerin krizi
1973'teki petrol fiyatı şoku, ithal petrole bağımlı Türkiye'nin döviz ihtiyacını büyük ölçüde artırdı. Hükümetler, ekonomiyi yavaşlatmak yerine büyümeyi sürdürmek için kısa vadeli dış borçlanmaya yöneldi. Ama ihracat zayıf kaldıkça borçların çevrilmesi zorlaştı. 1970'lerin sonunda döviz kıtlığı, petrol ve ilaç gibi temel malların bile ithal edilemediği bir noktaya ulaştı; fabrikalar girdi bulamadığı için kapasitelerinin altında çalıştı. Resmî seride GSMH 1979'da yüzde 0,5, 1980'de yüzde 2,8 küçüldü. İthal ikamesine dayanan model, döviz bulamayan bir ekonomiyle sona eriyordu.
Dönemi okumanın sınırları
Otuz yıllık bir dönemi tek bir modelle anlatmak kaçınılmaz olarak basitleştirir. 1950'lerin tarıma dayalı büyümesi, 1960'ların planlı sanayileşmesi ve 1970'lerin borçla sürdürülen büyümesi farklı dinamiklere sahiptir. Resmî milli gelir serisinde 1948 ve 1968'de fiyat tabanı değiştiği için dönemler arası karşılaştırmalar dikkatle yapılmalıdır. Krueger'in rant tahmini de, Pamuk'un verimlilik hesabı da belirli varsayımlara dayanan tahminlerdir. Dönemin değerlendirmesi, büyümenin hızına mı yoksa sürdürülebilirliğine mi bakıldığına göre değişir.
Uygulama
Özet kartı
- 1950'lerde tarıma dayalı bir büyüme denendi; traktörler ve yeni ekilen arazilerle hızlı büyüme sağlandı, ama on yıl 1958'de bir dış ödemeler krizi, devalüasyon ve IMF programıyla kapandı.
- 1960'ta Devlet Planlama Teşkilatı kuruldu; beş yıllık kalkınma planları kamu için bağlayıcı, özel kesim için yol göstericiydi ve teşvik, kredi ve döviz tahsisi yoluyla özel kararları da etkiledi.
- Gümrük vergileri, kotalar ve ithalat izinleriyle korunan iç pazarda montaj sanayisinden başlayan bir sanayileşme gerçekleşti; KİT'ler ara mallara, özel holdingler dayanıklı tüketim mallarına ve otomotive yöneldi.
- İmalat 1963–1977 arasında yılda yüzde 10'a yakın büyüdü ve sanayinin payı arttı; ama verimlilik artışı düşük kaldı, ihracatın GSMH'ye oranı yüzde 3 civarında takıldı ve Krueger ithalat izinlerinden doğan rantı 1968 için GSMH'nin yüzde 15'i olarak tahmin etti.
- Petrol şoku, kısa vadeli borçlanma ve zayıf ihracat, 1970'lerin sonunda döviz bulunamayan bir krize yol açtı; 1979 ve 1980'de ekonomi küçüldü ve fiyatlar yılda yüzde 75'in üzerinde arttı.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| İthal ikameci sanayileşme | Import-substituting industrialization | İthal malların korumalı iç pazarda yerli üretilmesine dayalı strateji |
| Yol gösterici planlama | Indicative planning | Kamu için bağlayıcı, özel kesim için yönlendirici plan |
| Montaj sanayisi | Assembly industry | Başka yerde üretilen parçaların birleştirilmesiyle üretim |
| Yerlilik oranı | Local content requirement | Ürün değerinde yerli parça payının asgari düzeyi |
| İşçi dövizleri | Workers' remittances | Yurt dışındaki işçilerin ülkelerine gönderdiği para |
| İthal ikamesinin kolay aşaması | Easy stage of import substitution | Basit tüketim mallarıyla başlayan hızlı büyüme evresi |
Kendini sına
- (Çıktı 1) Yol gösterici planlamada kamu kesimi ile özel kesimin plana karşı durumu nasıl farklıdır? Planlama örgütü özel kesimi hangi araçlarla etkileyebilirdi?
- (Çıktı 2) 1950'lerin tarıma dayalı büyümesi neden sürdürülemedi ve nasıl bir krizle sonuçlandı?
- (Çıktı 3) Dünya fiyatı birim başına 20 lira olan bir malın ithalatına yılda 500 birimle sınırlı izin veriliyor ve iç pazarda birim fiyat 32 liraya çıkıyor. İzinlerden doğan toplam rant ne kadardır? Rantın tamamı izin yarışında harcanırsa toplumun net kazancı ne olur?
- (Çıktı 3) Bir yılda kişi başına gelir cari fiyatlarla yüzde 50 artmış, sabit fiyatlarla yüzde 4 azalmıştır. Fiyat düzeyi yaklaşık yüzde kaç artmıştır?
- (Çıktı 2) İthal ikamesinin kolay aşamasından zor aşamasına geçiş neden güçtür? İhracatın bu geçişteki rolü nedir?
- (Çıktı 4) Bir öğrenci, «İthal ikamesi Türkiye'ye sanayi kazandırdı; koruma olmadan bu fabrikalar kurulamazdı» diyor. Bir başkası, «İthal ikamesi rant kollamayı besledi, verimsiz ve ihracat yapamayan bir sanayi yarattı» diyor. Bu iki değerlendirmeyi dersteki kanıtlarla tart.
Cevaplar
- Kamu kesimi için plan bağlayıcıydı: kamu iktisadi teşebbüsleri planın öngördüğü yatırımları yapmakla yükümlüydü. Özel kesim için plan yol göstericiydi; özel firmalar plana uymak zorunda değildi. Ama sübvansiyonlu kredi, vergi muafiyeti, teşvik belgesi ya da kıt döviz tahsisi isteyen özel yatırımlar planlama örgütünün onayına bağlı olduğu için, örgüt bu araçlar yoluyla özel kesimi de yönlendirebiliyordu.
- Büyümenin önemli bir kaynağı, traktörlerle yeni arazilerin ekime açılmasıydı; işlenebilir arazinin sınırına ulaşıldıkça bu kaynak tükendi. Aynı dönemde enflasyon yükseldi, ihracatın milli gelire oranı düştü ve dış ticaret açıkları büyüdü. Döviz kıtlığı ithal girdi ve yedek parça bulunamamasına yol açtı. Sonuçta 4 Ağustos 1958'de IMF ile anlaşılarak devalüasyon ve borç yeniden yapılandırması içeren bir istikrar programı uygulandı.
- Birim başına rant 32 − 20 = 12 liradır; toplam rant 12 × 500 = 6.000 liradır. Rantın tamamı izin yarışında harcanırsa, izin sahiplerinin net kazancı sıfıra iner ve harcanan kaynaklar hiçbir şey üretmediği için toplumun bu faaliyetten net kazancı yoktur; üstelik o kaynaklar başka bir işte üretim yapabilirdi.
- Fiyat artışı, cari artış ile reel artışın oranından bulunur: 1,50 / 0,96 ≈ 1,56. Fiyat düzeyi yaklaşık yüzde 56 artmıştır.
- Kolay aşamada iç pazarı hazır, teknolojisi basit tüketim malları üretilir. Zor aşamada makine ve yatırım malları gibi büyük ölçek, ileri teknoloji ve yetişmiş işgücü isteyen mallar üretilmelidir. İç pazar bu malların verimli ölçekte üretilmesine çoğu zaman yetmez. İhracat, hem ölçeği büyütmek hem de gerekli ithal girdiler için döviz kazanmak açısından gereklidir; ihracat zayıf kalırsa geçiş döviz darboğazına takılır.
- Birinci görüş, imalatın 1963–1977 arasında yılda yüzde 10'a yakın büyümesiyle, sanayinin payının artmasıyla ve otomotivden beyaz eşyaya bugün de süren sanayilerin bu dönemde kurulmasıyla desteklenir. Karşı görüşün dayanağı ise Pamuk'un toplam faktör verimliliği artışının yılda yüzde 1'in altında kaldığı bulgusuyla, ihracatın milli gelire oranının yüzde 3 civarında takılmasıyla ve Krueger'in 1968 için yüzde 15'lik rant tahminiyle desteklenir; ama Krueger'in hesabının bir üst sınır olduğu unutulmamalıdır. İki değerlendirme aynı otuz yılın başka taraflarına bakar: koruma bir sanayinin doğmasına yardım etti, ama ne zaman ve nasıl kaldırılacağı planlanmadığı için korunan sanayi rekabetçi hâle gelmekte zorlandı ve model döviz darboğazına takıldı.
İleri okuma
- Anne O. Krueger (1974). «The Political Economy of the Rent-Seeking Society», American Economic Review 64(3). Rant kollama kavramını Türkiye ve Hindistan örnekleriyle geliştiren klasik makale.
- Albert O. Hirschman (1968). «The Political Economy of Import-Substituting Industrialization in Latin America», Quarterly Journal of Economics 82(1). İthal ikamesinin aşamalarını ve siyasal ekonomisini tartışan temel çalışma.
- Anne O. Krueger (1974). Foreign Trade Regimes and Economic Development: Turkey. NBER. Türkiye'nin 1950'ler ve 1960'lardaki dış ticaret rejiminin, ithalat listelerinin ve kur politikasının ayrıntılı incelemesi.
- Devlet Planlama Teşkilatı (1963). Kalkınma Planı: Birinci Beş Yıl, 1963–1967. Planın kendisi; bugün Strateji ve Bütçe Başkanlığının sitesinde okunabilir.
Sonraki derse köprü
1970'lerin sonunda Türkiye'nin önündeki seçenekler daralmıştı. Döviz yoktu, dış borçlar çevrilemiyordu, fiyatlar yılda yüzde 90'a yaklaşan bir hızla artıyordu ve fabrikalar girdi bulamıyordu. Kapalı odanın kapısını açmak, yani ithal ikamesinden vazgeçip ihracata dönük bir büyüme modeline geçmek, artık tartışılan bir seçenek olmaktan çıkıp bir zorunluluğa dönüşüyordu. Sıradaki ders, 24 Ocak 1980'de açıklanan kararları ve ardından gelen dışa açılma sürecini ele alıyor: bu kararlar neyi değiştirdi, kimleri kazandırdı ve kimleri kaybettirdi?