Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Anderson'a göre millet, üyeleri birbirini tanımasa da zihinlerinde ortak bir topluluk imgesi taşıyan, egemen ve sınırlı olarak hayal edilmiş bir siyasal topluluktur; gazete, roman ve matbaa kapitalizmi bu hayali mümkün kılar. «Hayal edilmiş» sahte anlamına gelmez.
- Smith önceden var olan etnik mitleri ve kolektif hafızayı, Chatterjee sömürge sonrası milliyetçiliklerin yeniden icadını, Yunus iktidar ilişkilerini öne çıkararak Anderson'ı eleştirir; Gellner'in modernizmi devlet eğitiminin ve standart dilin rolünü vurgular.
- Jameson 1986'da bütün üçüncü dünya metinlerinin zorunlu olarak ulusal alegoriler olduğunu ileri sürdü; Ahmad bu kategorinin sınıf çatışmalarını ve iç dinamikleri görmezden geldiğini, dar bir eser kümesine yaslandığını söyledi. Belge neredeyse her noktada Ahmad'a, en temel noktalarda Jameson'a hak verdi; Oktay kavramı en fazla 1950'lere kadar geçerli saydı.
- Moran'a göre Batılılaşma, özellikle 1950'lere değin Türk romanının ana sorunsalıdır ve romanın işlevini, kuruluşunu ve tiplerini belirler.
- Parla'ya göre Tanzimat'ta zayıflayan otorite romanlarda babasız kahramanlar olarak belirir; yazarlar baba rolünü üstlenip öğretici ve yargılayıcı anlatıcılar olur; Beşir Fuad'ın intiharı bir isyan, Araba Sevdası ilk modern roman olarak okunur.
Kazanımlar
- Benedict Anderson'ın «hayali cemaat» ve «matbaa kapitalizmi» kavramlarını açıklayabilir, bunları Millî Edebiyat dönemindeki dil, gazete ve roman olgularına uygulayabilir.
- Fredric Jameson'ın «ulusal alegori» önermesini, Aijaz Ahmad'ın ona yönelttiği eleştiriyi ve bu tartışmanın Türk romanı üzerine Murat Belge, Ahmet Oktay ve Berna Moran'dan gelen yankılarını karşılaştırabilir.
- Jale Parla'nın Tanzimat romanını «babasızlık» ve baba rolünü üstlenen yazar kavramlarıyla okuyuşunu açıklayabilir ve bu okumayı sonraki didaktik edebiyatla ilişkilendirebilir.
- Üç kuramsal çerçevenin neyi gösterip neyi gözden kaçırdığını, yöneltilen eleştirilerle birlikte tartışabilir ve seçilen kısa kuramsal tanımları yakından okuyabilir.
Video metni
Soğuk açılış
1986'da Amerikalı bir eleştirmen, bir dergide tek bir cümleyle bir kıtalar arası tartışma başlatır. Cümle şunu söyler: Üçüncü dünyadan gelen bütün metinler, zorunlu olarak, bir milletin alegorisi olarak okunmalıdır. Bir kadının aşkı bile, bir çocuğun ölümü bile, eninde sonunda bir ülkenin hikâyesidir.
Bir sonraki sayıda Hintli bir eleştirmen sert bir cevap yazar. Türkiye'de bir eleştirmen, Murat Belge, bu iki yazıyı okur ve bir itirafta bulunur: neredeyse her noktada ikinciye hak verdiğini, ama en temel noktalarda birinciye hak verdiğini söyler.
Bu paradoks bu ünitenin konusudur.
Büyük soru
Bu dersin önceki ünitelerinde bir sosyolog-şair, bir hececi, bir hikâyeci, bir aruz ustası ve bir romancı gördük. Hepsinin ortak noktası, yazının bir milletin kuruluşuna katıldığı inancıydı. Ama bu inancı, yazarların kendi sözleriyle değil, dışarıdan, kuramla anlatmak mümkün mü? Başka toplumlar üzerine kurulmuş bir kuram, Türk edebiyatının bu kuruluş yıllarında neyi aydınlatır ve neyi karartır?
Bağlam
Bu ünitede kullanılacak üç kuramsal metin birbirine yakın yıllarda yazıldı. Benedict Anderson'ın Hayali Cemaatler'i 1983'te çıktı; Türkçe çevirisi İskender Savaşır'ındır. Fredric Jameson'ın «Çokuluslu Sermaye Çağında Üçüncü Dünya Edebiyatı» yazısı 1986'da Social Text dergisinde yayımlandı; Aijaz Ahmad'ın cevabı aynı derginin bir sonraki sayısında çıktı. Jale Parla'nın Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri adlı kitabı ise 1990'da yayımlandı.
Üçü aynı soruya farklı yerlerden yaklaşır. Anderson milletin nasıl düşünülebilir hâle geldiğini sorar. Jameson ve Ahmad, sömürge ve modernleşme deneyimi yaşamış toplumların edebiyatının nasıl okunacağını tartışır. Parla ise Türk romanının doğuşuna, o romanı yazanların bilgi ve otorite anlayışı üzerinden bakar.
Ana anlatı — Hayal edilen topluluk
Tunç'un aktardığına göre Anderson milleti bir tür kültürel yapım olarak görür ve onu, liberalizm ya da faşizm gibi ideolojilerden çok akrabalık ya da din gibi olgularla birlikte düşünmeyi önerir. Tanımı da buradan çıkar: millet, hem egemen hem sınırlı olarak hayal edilmiş bir siyasal topluluktur.
Bu hayal nasıl mümkün olur? Tunç'a göre Anderson gazete örneğini verir. İnsanlar her sabah, birbirlerinden habersiz, aynı gazeteyi okuyarak aynı dünyevi ayini yerine getirir; Anderson burada Hegel'in, gazetenin modern insan için sabah duasının yerini tuttuğu sözünü hatırlatır. Yunus'a göre Anderson'da döngüsel zaman anlayışının yerini doğrusal ve homojen bir zaman alır; romanlar ve gazeteler farklı yerlerdeki insanların aynı olayları aynı anda duymasını, benzer hikâyelere birlikte tepki vermesini sağlar.
Bunun maddi temeli de vardır. Tunç'un özetine göre Anderson'da kapitalizm, matbaa ve dillerin çeşitliliği birleşerek milleti hayal edilebilir kılar; basılı yayınlar sayesinde aynı dili okuyan insanlar kendilerini bir topluluk olarak görmeye başlar.
Bu çerçeve Millî Edebiyat'ın birçok olgusunu açıklar gibidir. Selanik'teki genç yazarların konuşulan Türkçeyi yazı dili yapma çağrısı bir dil topluluğu kurma çabasıdır; Gökalp'in dil üzerine şiirleri aynı hedefin manzum hâlidir; Ateşten Gömlek de önce bir gazetede, tefrika olarak okura ulaşır. Anderson'ın diliyle söylersek, bu yazarlar okurlarına aynı dili, aynı gazeteyi ve aynı hikâyeyi paylaşan bir topluluğun imgesini sunar.
Ama kuramın sınırları da tartışılmıştır. Yunus'un aktardığına göre Anthony Smith, milletin yalnızca bir basılı dil topluluğu olmadığını, etnik mitlerin, ortak atalara ilişkin inançların, ritüellerin ve kolektif hafızanın önceden var olan bir malzeme sağladığını savunur. Partha Chatterjee, sömürge sonrası milliyetçiliklerin Avrupa modellerini basitçe taklit etmediğini, onları yerel koşullara göre yeniden icat ettiğini vurgular. Yunus'un kendi eleştirisi ise iktidar üzerinedir: bir topluluk hayal ediliyorsa, bu hayali kim, hangi araçlarla kurar? Okullar, ordu, hukuk ve bürokrasi de milleti biçimlendirir; Yunus'un özetine göre Gellner'in modernist kuramı da zorunlu eğitimin, standart dilin ve devlet kurumlarının bu rolünü öne çıkarır.
Yaygın yanlış«Anderson'a göre milletler "hayali" olduğu için sahtedir, uydurmadır.»
Anderson'ın tanımındaki «hayal edilmiş» sözü bir sahtelik suçlaması değil, bir işleyişin tarifidir: Yunus'un aktardığı alıntıya göre en küçük milletin üyeleri bile öbür üyelerin çoğunu asla tanımayacak ve onlarla karşılaşmayacaktır, ama zihinlerinde ortak bir topluluk fikri yaşar. Yunus'un özetiyle, milletler önce hayal edilir, sonra somutlaşır. Kuramın tartışılan yanı milletin gerçekliği değil, bu hayalin nasıl ve kimin eliyle kurulduğudur.
Ana anlatı — Ulusal alegori tartışması
Uyurkulak'ın aktardığına göre Jameson, üçüncü dünyaya ait bütün kültürel üretimlerin ortak bir niteliği olduğunu ileri sürer. Batı'nın gerçekçi ve modernist romanlarında özel hayat ile kamusal hayat, cinsellik ile siyaset birbirinden kesin biçimde ayrılmıştır. Jameson'a göre üçüncü dünya metinlerinde ise bireysel bir yazgının hikâyesi her zaman toplumun çatışma hâlindeki durumunun bir alegorisidir.
Ahmad'ın itirazı birkaç katmanlıdır. Uyurkulak'a göre Ahmad, «üçüncü dünya edebiyatı» diye iç tutarlılığı olan bir bilgi nesnesinden söz etmenin imkânsız olduğunu söyler. Birinci ve ikinci dünya bir üretim biçimiyle, kapitalizm ya da sosyalizmle tanımlanırken, üçüncü dünya yalnızca dışarıdan yaşatılmış bir deneyimle, sömürgecilikle tanımlanmaktadır. Ahmad'a göre bu, o toplumların kendi sınıf çatışmalarını ve iç dinamiklerini görmezden gelir. Üstelik bu metinlerin büyük kısmı Batı dillerine çevrilmediği için, böyle bir kuram çok dar bir eser kümesine yaslanmak zorunda kalır.
Tartışmanın Türkiye'deki yankısı Soğuk açılıştaki paradoksu taşır. Uyurkulak'ın aktardığına göre Murat Belge, iki metni okurken neredeyse bütün noktalarda Ahmad'a, ama en temel noktalarda Jameson'a hak verdiğini yazar: üçüncü dünya denen ülkelerden çıkan edebiyatın çoğuna, özellikle de kayda değer olanlarına «ulusal alegori» demek mümkündür. Ahmet Oktay daha temkinlidir: belki 1950'lere kadar Türkiye'de üretilen edebiyat bu kavramla düşünülebilir, ama 1980 sonrası romanla bir ilgisi yoktur. Belge ise o dönemde de, örneğin Orhan Pamuk'ta ve Latife Tekin'de, tanıma uyan kitaplar bulunduğunu söyler.
Berna Moran'ın tespiti bu tartışmaya bir zemin sağlar. Uyurkulak'ın aktardığına göre Moran, Türkiye'de romanın özellikle 1950'lere değin büyük ölçüde Batılılaşma sorunu tarafından belirlendiğini yazar.
Bu çerçevede bir önceki ünitenin romanı yeniden okunabilir. Ateşten Gömlek'in anlatıcısı, vapurdan inen yaralı akrabasına bakıp bir şehrin adını söyler; bir aşk hikâyesi, bir şehrin ve bir milletin hikâyesine dönüşür. Jameson'ın önermesine bundan açık bir örnek bulmak zordur. Ama Ahmad'ın uyarısı da geçerlidir: aynı romanda İstanbul'un sosyete salonları ile genç öğretmenler, Kezban ile Ayşe arasındaki ayrımlar, tek bir millet alegorisine indirgenemeyecek iç çatışmalardır.
Ana anlatı — Babalar ve oğullar
Jale Parla modernleşmeyi başka bir yerden, otorite ve bilgi üzerinden okur. Biricik'in tanıtımına göre Parla, Tanzimat kültürünün iki kutup arasında kalmış bir kültür olmadığını, egemen bir İslâm kültürünün şemsiyesi altında Batı kültürüne sınırlı ve denetimli bir yönelişin yaşandığını savunur; toplum hâlâ geleneksel bilgi anlayışına bağlıdır.
Parla'ya göre bu dönemde Osmanlı düzenindeki otoritenin zayıflaması, aydınlarda bir «âdil hükümdar» ya da baba figürüne ihtiyaç doğurur. Biricik'in özetine göre bu otorite boşluğu romanlara babasız kahramanlar olarak yansır; Ahmet Mithat'ın, Namık Kemal'in, Nabizâde Nâzım'ın ve Recâizâde Ekrem'in romanlarında babasız gençler bir kültür boşluğuna düşer.
Boşluğu kim doldurur? Parla'ya göre yazarların kendisi. Biricik'e göre Tanzimat yazarları kendilerini baba figürüne layık görür, toplumu eğitmek için kahramanlarına öğretici bir üslupla yaklaşır; tarafsız bir anlatıcı değil, yargılayan bir göz olurlar. Parla'nın bu tezinde bir kırılma noktası da vardır: Beşir Fuad'ın intiharı babaya bir tür isyan olarak okunur, Araba Sevdası ise çağının bilinç karmaşasını yansıtan ilk modern roman sayılır.
Parla'nın konusu Tanzimat romanıdır, ama çerçeve Millî Edebiyat'a da bir soru yöneltir. Âkif'in kürsüden konuşan vaizi, Gökalp'in öğretici şiirleri, Halide Edib'in okura örnek insanlar sunan romanı, yazarın rehber olma iddiasını sürdürür mü, yoksa dönüştürür mü? Babanın yerini artık millet mi alır? Bu soruların cevabı Parla'nın kitabında değil, bu çerçeveyi yeni metinlere taşıyan okurlardadır.
Metin anı
Üç kısa tanım. Birincisi Anderson'ın millet tanımı, ikincisi Jameson'ın tartışmalı önermesi, üçüncüsü Moran'ın Türk romanı üzerine tespiti:
Ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur, kendisi aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir.
Jameson'ın önermesi:
Bütün üçüncü dünya metinleri, diyebilirim ki zorunlu olarak ve çok özgül bir tarzda alegoriktir: biçimlerinin kaynağı roman gibi esasen batılı temsil araçlarına dayandığında bile, hatta bilhassa böyle durumlarda ulusal alegoriler olarak okunmalıdırlar.
Moran'ın tespiti:
Batılılaşma Türk romanının ana sorunsalını oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda onun işlevini, kuruluşunu ve tiplerini de önemli ölçüde belirler.
Anderson'ın tanımında iki sınır sözcüğü dikkat çeker: egemenlik ve sınırlılık. Millet sınırsız değildir; kendini başka milletlerden ayıran bir çizgiyle düşünür. Egemendir; kutsal bir hanedana değil, kendine dayanır. Bu tanımda «hayal edilmiş» sözcüğü iki kez geçer. Tekrar bir vurgu gibidir: milleti bir arada tutan şey önce bir imgedir. Genç Kalemler'in dil tartışmaları ya da Gökalp'in şiirleri, bu imgenin kelimelerle kurulduğu yerlerdir.
Jameson'ın cümlesinin gücü de zayıflığı da aynı iki sözcüktedir: «bütün» ve «zorunlu olarak». Bir eğilimi yasaya dönüştürür. Cümlenin en ilginç yanı ise ortadaki kayıttır: roman Batı'dan gelmiş bir biçim olduğunda bile, hatta bilhassa o zaman. Yani alegori, ödünç alınan bir biçimin yerli bir yük taşımasının sonucudur. Ahmad'ın itirazı bu «bütün» sözcüğüne yöneliktir; Belge'nin paradoksu da buradan doğar: genelleme yanlıştır, ama tespit edilen eğilim gerçektir.
Moran'ın cümlesi Jameson'ınkinden daha dar ama daha somuttur. Batılılaşma bir konu olmanın ötesinde romanın işlevini, kuruluşunu ve tiplerini belirler. Alafranga züppe ile çalışkan genç, Parla'nın babasız kahramanları, Halide Edib'in örnek insanları bu cümlenin içinden okunabilir. Moran «bütün üçüncü dünya» demez; bir ülkenin bir yüzyıllık romanından söz eder. Bu fark, bir kuramın sınırının nereden geçtiğini gösterir.
Cevap ve bağlantı
Dışarıdan gelen bir kuram bu yılların edebiyatında neyi aydınlatır? Anderson, dil tartışmalarının, gazetenin ve tefrika romanın milleti düşünülebilir kılmaktaki rolünü görünür yapar. Jameson, bir aşk hikâyesinin nasıl bir şehir ve bir millet hikâyesine dönüştüğünü okumayı öğretir. Parla, öğretici anlatıcının ve babasız kahramanın arkasındaki otorite boşluğunu gösterir.
Neyi karartır? Anderson'ın çerçevesi, Smith'in hatırlattığı eski bağları ve Yunus'un sorduğu iktidar sorusunu geri planda bırakabilir. Jameson'ınki, Ahmad'ın uyardığı gibi, bir toplumun iç çatışmalarını tek bir alegoriye indirgeyebilir. Parla'nınki Tanzimat'a odaklanır; Millî Edebiyat'a taşınırken yeniden sınanmalıdır. Kuram bir anahtar değil, bir mercektir: her biri bir şeyi büyütür, bir şeyi kenarda bırakır. Belge'nin paradoksu da bir tutarsızlık değil, bu mercekleri kullanmanın dürüst bir tarifidir.
Kapanış kancası
Oktay'a göre belki 1950'lere kadar Türkiye'de üretilen edebiyat ulusal alegori kavramıyla düşünülebilir; Moran'a göre Batılılaşma da yaklaşık o yıllara kadar romanın ana sorunsalıdır. Bu yıllar, 1923'te kurulan yeni devletin kendi kurucu fikirlerini okullara, gazetelere, romanlara taşıdığı yıllardır. Kurucu bir ideoloji romandan ne ister? Ve romancılar bu isteğe nasıl cevap verir?
Özet kartı
- Anderson'a göre millet, üyeleri birbirini tanımasa da zihinlerinde ortak bir topluluk imgesi taşıyan, egemen ve sınırlı olarak hayal edilmiş bir siyasal topluluktur; gazete, roman ve matbaa kapitalizmi bu hayali mümkün kılar. «Hayal edilmiş» sahte anlamına gelmez.
- Smith önceden var olan etnik mitleri ve kolektif hafızayı, Chatterjee sömürge sonrası milliyetçiliklerin yeniden icadını, Yunus iktidar ilişkilerini öne çıkararak Anderson'ı eleştirir; Gellner'in modernizmi devlet eğitiminin ve standart dilin rolünü vurgular.
- Jameson 1986'da bütün üçüncü dünya metinlerinin zorunlu olarak ulusal alegoriler olduğunu ileri sürdü; Ahmad bu kategorinin sınıf çatışmalarını ve iç dinamikleri görmezden geldiğini, dar bir eser kümesine yaslandığını söyledi. Belge neredeyse her noktada Ahmad'a, en temel noktalarda Jameson'a hak verdi; Oktay kavramı en fazla 1950'lere kadar geçerli saydı.
- Moran'a göre Batılılaşma, özellikle 1950'lere değin Türk romanının ana sorunsalıdır ve romanın işlevini, kuruluşunu ve tiplerini belirler.
- Parla'ya göre Tanzimat'ta zayıflayan otorite romanlarda babasız kahramanlar olarak belirir; yazarlar baba rolünü üstlenip öğretici ve yargılayıcı anlatıcılar olur; Beşir Fuad'ın intiharı bir isyan, Araba Sevdası ilk modern roman olarak okunur.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Hayali cemaat | Imagined community | Üyeleri birbirini tanımasa da ortak bir imgeyle bağlı, egemen ve sınırlı olarak düşünülen siyasal topluluk |
| Matbaa kapitalizmi | Print capitalism | Kitap ve gazetenin yerel dillerde basılıp satılmasının ortak bir okur topluluğu yaratması |
| Ulusal alegori | National allegory | Bireysel hikâyenin bir milletin kolektif durumunu simgelediği önerme; tartışmalı |
| Batılılaşma sorunsalı | The problematic of Westernisation | Moran'a göre 1950'lere değin Türk romanının ana meselesi ve biçimlendiricisi |
| Babasızlık | Fatherlessness | Parla'ya göre zayıflayan otoritenin Tanzimat romanında babasız kahramanlarla belirmesi |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Anderson milleti nasıl tanımlar? Gazete, roman ve matbaa kapitalizmi bu tanımda hangi rolü oynar? Bu çerçeve Millî Edebiyat'ın hangi olgularına uygulanabilir?
- (Kazanım 2) Jameson'ın ulusal alegori önermesi nedir? Ahmad bu önermeye hangi gerekçelerle itiraz eder?
- (Kazanım 2) Belge'nin «paradoks» dediği tutum nedir? Oktay'ın ve Moran'ın görüşleri bu tartışmaya ne ekler?
- (Kazanım 3) Parla'ya göre Tanzimat romanındaki babasız kahramanlar neyi yansıtır? Yazarlar bu boşluğu nasıl doldurur?
- (Kazanım 4) Üç kuramsal çerçevenin her biri neyi görünür kılar, neyi geri planda bırakabilir? Seçilen tanımlardaki «hayal edilmiş», «bütün» ve «zorunlu olarak» sözcüklerinin ağırlığını tartışın.
Cevaplar
- Tunç'un aktardığına göre Anderson milleti, hem egemen hem sınırlı olarak hayal edilmiş bir siyasal topluluk olarak tanımlar; üyeler birbirinin çoğunu hiç tanımasa da zihinlerinde ortak bir topluluk imgesi yaşar. Gazete, insanların birbirinden habersiz her sabah aynı dünyevi ayini yerine getirmesini sağlar; Yunus'a göre roman ve gazete doğrusal ve homojen bir zaman içinde farklı yerlerdeki insanların aynı olayları aynı anda duymasını mümkün kılar. Matbaa kapitalizmi, yerel dillerde basılan yayınlarla aynı dili okuyan geniş bir kitleyi ortak bir topluluk olarak düşünmeye yöneltir. Genç Kalemler'in konuşulan Türkçeyi yazı dili yapma çağrısı, Gökalp'in dil üzerine şiirleri ve Ateşten Gömlek'in gazete tefrikası bu çerçeveyle okunabilir.
- Uyurkulak'ın aktardığına göre Jameson, Batı romanında özel ve kamusal alanın kesin biçimde ayrıldığını, üçüncü dünya metinlerinde ise bireysel yazgının her zaman toplumun çatışma hâlindeki durumunun alegorisi olduğunu, bu metinlerin zorunlu olarak ulusal alegoriler olarak okunması gerektiğini ileri sürer. Ahmad'a göre «üçüncü dünya edebiyatı» diye iç tutarlılığı olan bir bilgi nesnesi yoktur; birinci ve ikinci dünya üretim biçimiyle, üçüncü dünya ise yalnızca dışarıdan yaşatılan sömürgecilik deneyimiyle tanımlanır; bu, toplumların sınıf çatışmalarını ve iç dinamiklerini görmezden gelir; üstelik metinlerin çoğu çevrilmediği için kuram dar bir eser kümesine dayanır.
- Belge, iki metni okurken neredeyse bütün noktalarda Ahmad'a, ama en temel noktalarda Jameson'a hak verdiğini söyler: genelleme yanlış olsa da üçüncü dünya ülkelerinden çıkan edebiyatın çoğuna, özellikle kayda değer olanlarına «ulusal alegori» demek mümkündür. Oktay kavramın belki 1950'lere kadarki Türk edebiyatına uyduğunu, ama 1980 sonrası romanla ilgisi olmadığını düşünür; Belge buna karşı Pamuk'u ve Latife Tekin'i örnek verir. Moran, Türk romanının özellikle 1950'lere değin Batılılaşma sorunuyla belirlendiğini, bu sorunun romanın işlevini, kuruluşunu ve tiplerini de biçimlendirdiğini yazarak tartışmaya somut bir zemin verir.
- Biricik'in tanıtımına göre Parla, Tanzimat'ta Osmanlı düzenindeki otoritenin zayıflamasının aydınlarda bir «âdil hükümdar» ya da baba figürü ihtiyacı doğurduğunu, bu otorite boşluğunun romanlarda babasız kahramanlar olarak belirdiğini savunur; Ahmet Mithat'ın, Namık Kemal'in, Nabizâde Nâzım'ın ve Recâizâde Ekrem'in babasız gençleri bir kültür boşluğuna düşer. Yazarlar kendilerini baba rolüne layık görür, toplumu eğitmek için öğretici bir üslup kullanır, tarafsız değil yargılayan bir anlatıcı olurlar.
- Anderson dilin, gazetenin ve tefrikanın milleti düşünülebilir kılmadaki rolünü gösterir, ama Smith'in hatırlattığı önceki etnik bağları ve kimin hayal ettiği sorusunu geri planda bırakabilir. Jameson bir aşk hikâyesinin bir millet hikâyesine nasıl dönüştüğünü okutur, ama Ahmad'ın uyardığı gibi iç çatışmaları tek bir alegoriye indirgeyebilir. Parla öğretici anlatıcının arkasındaki otorite boşluğunu gösterir, ama Tanzimat'a odaklandığı için sonraki döneme taşınırken sınanmalıdır. Anderson'ın tanımında «hayal edilmiş» iki kez geçer ve milleti bir arada tutanın önce bir imge olduğunu vurgular; Jameson'ın cümlesindeki «bütün» ve «zorunlu olarak» bir eğilimi yasaya çevirir ve Ahmad'ın itirazı tam buna yönelir.
Okuma
- Benedict Anderson, Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, çev. İskender Savaşır (Metis). Özellikle tanımın verildiği giriş bölümü.
- Jale Parla, Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri (İletişim).
- Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1 — giriş bölümündeki Batılılaşma tespiti.
- Serhat Uyurkulak, «Üçüncü Dünya Edebiyatı ve Ulusal Alegori» (Litera 15). Makaleyi okuduktan sonra bu dersteki bir romanı seçin ve iki sütun açın: bir sütuna romanın bir millet alegorisi olarak okunabilecek sahnelerini, öbürüne bu okumaya direnen sahnelerini yazın.