Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Mehmed Âkif (1873-1936) Fatih'te doğdu, Baytar Mektebi'ni birincilikle bitirdi; veteriner müfettiş olarak Rumeli'yi ve Anadolu'yu dolaştı. Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşâd'da yazdı, Millî Mücadele'de Burdur mebusu oldu, 1923'ten sonra Mısır'a gitti, 1936'da İstanbul'da öldü.
- Safahat, hepsi aruzla yazılmış 108 manzumenin, 11.240 dizenin yedi kitaplık ortak adıdır. İstiklâl Marşı, ödül şartı kaldırılınca teslim edildi ve 12 Mart 1921'de meclisçe oy birliğiyle kabul edildi; şair ödülü bir hayır kurumuna bağışladı.
- «Sözüm odun gibi olsun, hakîkat olsun tek» beyti hem hayalperestliği hem parnasyen şiiri reddeder. Okay ve Düzdağ'a göre manzum hikâyelerde tasvir eski ve kapalı beyitlerle, tahkiye sade ve dize aşırı cümlelerle yazılır; imâlesiz aruz Âkif'le zirveye ulaşır.
- Onu manzumeci sayanlar manzum hikâyeleri ve didaktik şiirleri gösterir; Okay ve Düzdağ lirizmini, Tural Lukács'ın eleştirel gerçekçiliğini öne çıkarır. Necip Fazıl'ın 1946 «Edebiyat Mahkemesi» bir parodidir; 1943 baskısındaki çıkarmalar alımlamanın siyasetini gösterir.
- «Küfe»de sokak tasviri eski bir dille ve bir şakayla kurulur; çocuğun tekmesi ve bağırışı dize aşırı cümlelerle aruza sığar; son beyitteki öğüt, yetim bir çocuğun yoksulluğunun karşısında söylenir.
Kazanımlar
- Mehmet Âkif'in Fatih'ten Baytar Mektebi'ne, Sırât-ı Müstakîm'den Ankara'ya ve Mısır'a uzanan hayatını, Safahat'ın yedi kitabını ve İstiklâl Marşı'nın kabul sürecini açıklayabilir.
- Âkif'in «Sözüm odun gibi olsun» diye özetlenen şiir anlayışını ve manzum hikâyelerinde tasvirle tahkiyeyi ayıran tekniği açıklayabilir.
- Âkif'in şairliğine dair farklı değerlendirmeleri — manzumecilik suçlaması, Okay ve Düzdağ'ın savunusu, eleştirel gerçekçi okuma, 1940'ların polemikleri — karşılaştırabilir.
- «Küfe»den seçilen dizelerde sokak tasvirinden konuşmaya geçişi ve ölçünün konuşma diline nasıl uyduğunu okuyabilir.
Video metni
Soğuk açılış
İstanbul'un kenarında bir mahalle, erken bir sabah. Sokakta yürümek için yüzme bilmek gerekir; her adımda bir göl çıkar karşınıza. Bir adam elindeki değnekle yolu yoklayarak ilerler ve değneği eski bir hamal küfesine takılır.
O sırada on üç yaşlarında bir çocuk gelir ve küfeye tekmeyi basar. Küfe yuvarlanıp gider. Çocuk ona bağırır: babam senin altında öldü, sen hâlâ burada yatıyorsun.
Bu sahne bir hikâyeden değil, bir şiirden. Üstelik aruzla, Divan şiirinin ölçüsüyle yazılmış bir şiirden. Şiirin adı «Küfe», şairi Mehmet Âkif.
Büyük soru
Aruz yüzyıllarca saray çevresinin, ince hayallerin, kalıplaşmış mazmunların ölçüsü olmuştu. Âkif aynı ölçüyü çamurlu bir sokağa, yetim bir çocuğun öfkesine, bir annenin yakınmasına taşıdı. Bu yolculuk iki soruyu doğurur. Eski bir ölçü, gündelik konuşmayı taşıyacak kadar esneyebilir mi? Ve bir şiir, bir öğüdü taşımaya başladığında şiir olarak kalır mı, yoksa manzum bir nasihate mi dönüşür?
Bağlam
M. Orhan Okay ve M. Ertuğrul Düzdağ'ın ansiklopedi maddesine göre Mehmed Âkif, Aralık 1873'te İstanbul'da, Fatih'in Sarıgüzel semtinde doğar. Babası Fâtih Medresesi müderrislerinden Tâhir Efendi'dir; Âkif ona Arapçayı borçludur. Mülkiye Mektebi'nde okurken babası ölür; daha kısa yoldan meslek sahibi olmak için Baytar Mektebi'ne geçer ve okulu birincilikle bitirir. Veteriner müfettiş yardımcısı olarak Rumeli'yi ve Anadolu'yu dolaşır. Okay ve Düzdağ'a göre bu yolculuklar onu köylüyle ve halkın dertleriyle doğrudan tanıştırır; bu gözlemler şiirlerine canlı tablolar olarak yansır.
II. Meşrutiyet'ten sonra Sırât-ı Müstakîm dergisinin başyazarı olur; şiirlerinin çoğu bu dergide ve onun devamı Sebîlürreşâd'da çıkar. Nisan 1920'de Ankara'ya gider, Burdur mebusu seçilir, Millî Mücadele için camilerde vaazlar verir. 1923'ten sonra yeniden aday gösterilmez; Mısır'a gider, 1925'in sonundan itibaren orada kalır ve Kahire'deki üniversitede Türk dili ve edebiyatı okutur. 1936'da hasta olarak İstanbul'a döner ve 27 Aralık 1936'da ölür.
Ana anlatı — «Sözüm odun gibi olsun»
Okay ve Düzdağ'a göre Âkif gençliğinde eski tarzda, bireysel konularda şiirler yazar; sonra bu tarzı bırakır, elinde kalan eski şiirlerini bile ortadan kaldırır. Yeni yolunu Safahat'ın ikinci kitabı Süleymaniye Kürsüsünde'de bir beyitle söyler:
«Budur cihanda benim en beğendiğim meslek / Sözüm odun gibi olsun, hakîkat olsun tek.»
Maddeye göre bu beyit iki şeyi birden reddeder: hayalperestliği ve ona tepki olarak doğan Batı tarzı parnasyen şiiri. Âkif, takdir ettiği Batılı romancıların realist ve natüralist anlayışını şiire taşımayı seçer; Okay ve Düzdağ onu Türk şiirinde toplum meselelerine en çok eğilen şair sayar.
Bu tercih bir türde somutlaşır. Safahat'ın birinci kitabındaki şiirlerin çoğu sosyal dertleri konu alır; bir kısmı manzum hikâyedir.
Okay ve Düzdağ bu hikâyelerde bir teknik ayrım görür. Tasvir bölümlerinde daha eski ve sanatkârane bir dil kullanılır, cümleler çoğunlukla beyitte tamamlanır. Olayın anlatıldığı bölümde ise vezin hareketlenir, dil sadeleşir, konuşma diline yaklaşır ve cümleler dize sonunda durmaz, bir sonraki dizeye taşar.
Maddeye göre Tevfik Fikret'le başlayan, aruzu imâlesiz ve pürüzsüz kullanma çığırı da Âkif'le zirveye ulaşır: en metafizik meselelerden sokaktaki insanın konuşmasına kadar rahat bir Türkçe, aruzun hemen her kalıbında ifadesini bulur.
Ana anlatı — Kürsüden meclise
Safahat tek bir kitap değildir. Okay ve Düzdağ'a göre şairin sağlığında yedi ayrı kitap olarak basılan, hepsi aruzla yazılmış 108 manzumenin, 11.240 dizenin ortak adıdır. İkinci ve dördüncü kitaplar, Süleymaniye Kürsüsünde ve Fatih Kürsüsünde, tek bir uzun manzumedir. Süleymaniye Kürsüsünde'de bir vaiz, kürsüden hem dine ilgisiz aydınları hem de bilgisiz, geri kalmış Müslümanları eleştirir; Fatih Kürsüsünde çalışmanın ve ilerlemenin önemini işler. Altıncı kitap Âsım, muhafazakâr Köse İmam ile yenilikçi Hocazâde arasındaki konuşmalardan kurulur; «Çanakkale Şehidlerine» bu konuşmanın bir parçasıdır. Son kitap Gölgeler 1933'te Kahire'de basılır.
Millî Mücadele Âkif'in hayatının en görünür evresidir. Maddeye göre 1920'nin son aylarında Maarif Vekâleti bir millî marş yarışması açar ve yedi yüzden fazla şiir gelir. Âkif, konulan para ödülü yüzünden yarışmaya katılmamıştır; ödül şartı kaldırılınca şiirini teslim eder. Meclis 12 Mart 1921'de şiiri oy birliğiyle kabul eder. Karar gereği ödülü almak zorunda kalan şair, parayı Dârü'l-mesâî adlı bir hayır kurumuna bağışlar.
Zafer, şairi merkezde tutmaz. Okay ve Düzdağ'a göre ikinci dönemde muhalefet grubundaki öteki mebuslar gibi Âkif de aday gösterilmez. Maddeye göre Mısır'a yerleşmesinde İslâm birliği idealinin gerçekleşmemesinden doğan hayal kırıklığı, bağlanmayan emekli maaşı ve polis takibi rol oynar. Ölümünde, maddenin ifadesiyle, resmî makamlar İstiklâl Marşı şairinin cenazesine ilgi göstermez; cenazeyi üniversite gençliği ve halk kaldırır.
Ana anlatı — Şair mi, manzumeci mi?
Âkif'in şairliği uzun süre tartışma konusu oldu. Okay ve Düzdağ'ın aktardığına göre onu manzumeci sayanlar, manzum hikâyelerini ve açıkça ahlâkî öğüt veren şiirlerini örnek gösterir.
Madde bu suçlamaya bir cevap verir: şiirin bütünü incelendiğinde didaktik olmaktan ibaret kalmadığı görülür. Âkif, toplumun bir ölüm kalım savaşı içinde olduğunu düşündüğü için ahlâkçı ve idealist bir yol seçmiştir; buna rağmen en toplumsal şiirlerinde bile yer yer lirizme yükselir. Okay ve Düzdağ'a göre Mısır'da yazılan Gölgeler'in lirik yanı öncekilerden de güçlüdür.
Secaattin Tural tartışmaya başka bir kapıdan girer. Marksist eleştirmen Georg Lukács, sosyalist olmayan ama gördüğü haksızlığı dürüstçe anlatan Balzac ve Tolstoy gibi yazarlar için «eleştirel gerçekçilik» kavramını kullanmıştı. Tural'a göre Âkif de bu kavramla okunabilir; ona göre toplumcu gerçekçi eleştirmenler, ideolojik kamplaşma yüzünden Âkif'in yoksulluğu ve eşitsizliği anlatan şiirlerini görmezden geldi.
Tartışmanın tonu her zaman bu kadar sakin değildi. Gariper ve Bayraktar'ın incelediği bir örnekte Necip Fazıl, 1946'da Büyük Doğu'da «Edebiyat Mahkemesi Mehmet Akif» adlı bir yazı dizisi yayımlar. Burada eleştirmen Nurullah Ataç'ı bir mahkeme sahnesinde «iddia şahidi» olarak konuşturur ve alaya alır. Şair üzerine bir tartışma, iki kampın birbirine yönelttiği bir polemiğe dönüşmüştür.
Yaygın yanlış«Necip Fazıl'ın "Edebiyat Mahkemesi"nde Ataç'ın söylediği sözler, Ataç'ın Âkif hakkındaki görüşünü aktarır.»
Gariper ve Bayraktar'a göre bu metin bir mizansendir: Necip Fazıl, Ataç'ın konuşma biçimini taklit ederek onu gülünç göstermeye çalışır. Oradaki cümleler Ataç'ın değil, Necip Fazıl'ın onun ağzına koyduğu sözlerdir. Bir eleştirmenin görüşü, rakibinin parodisinden değil, kendi yazılarından öğrenilir.
Alımlamayı siyaset de biçimledi. Okay ve Düzdağ'a göre Safahat'ın ilk yeni harfli baskısı 1943'te, devrin siyasetine uygun düşmeyeceği düşünülen birkaç çıkarmayla yayımlandı; yedinci baskıdan itibaren metin Düzdağ tarafından baştan gözden geçirilip düzeltilerek yayımlandı.
Metin anı
«Küfe»den üç parça. Birincisi sokağın tasviri, ikincisi çocuğun öfkesi; üçüncüsü, çocuğu yatıştırmaya çalışan anlatıcının sözü:
Bizim mahalle de İstanbul'un kenârı demek:
Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmiyerek!
Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,
Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır.
…
On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,
Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye.
-Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!
…
Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?
Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.
Tasvir dizelerinde her beyit kendi cümlesini kapatır. Dil de eskidir: göle «buhayre» denir. Ama bu eski dil bir şakayı taşır; mahallenin su birikintileri göl, sokakta yürümek yüzmek olur. Okay ve Düzdağ'ın ayırdığı tasvir dili buradadır, ama Aydoğan'ın vurguladığı gibi anlatılan şey, bakımsız bir kenar mahallenin gerçek yoksulluğudur.
Çocuk sahneye girince dil hızlanır. «On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden, / Gerildi»: cümle dize sonunda durmaz, fiil yeni dizeye kalır. «Tekermeker» bir ses taklidi gibi küfenin yuvarlanışını duyurur. Çocuğun sözü de bir dizeden ötekine taşar: «sen hâlâ / Kurumla yat». Bu, sokakta bağıran bir çocuğun cümlesidir ve ölçüye sığmıştır. Tahkiyenin dize aşırı cümlesi tam burada çalışır.
Son beyit tartışmanın düğümünü gösterir. «Ayıp: Dilencilik» bir öğüttür; manzumecilik suçlamasının örnek göstereceği türden bir dize. Ama öğüt, babasını küfenin altında kaybetmiş bir çocuğa söylenir. Tural'ın okumasında şiirin asıl ağırlığı bu çocuğun durumundadır; Âkif'in nasihati bile, çocuğun yoksulluğunu görmezden gelemez.
Cevap ve bağlantı
Eski bir ölçü gündelik konuşmayı taşıyabilir mi? «Küfe» bunu dize dize gösterir: tasvirde beyit kapalı ve dil eski; tahkiyede cümle dizeyi aşar, çocuğun bağırışı aruzun içinde duyulur. Okay ve Düzdağ'ın sözünü ettiği imâlesiz aruz, bu esnekliğin adıdır.
Öğüt taşıyan şiir şiir olarak kalır mı? Kaynaklar burada ayrışır. Suçlayanlar öğüdü görür; Okay ve Düzdağ lirizmi, Tural bir çocuğun yoksulluğunu kayda geçiren gerçekçiliği. Aynı dizeyi okuyan iki okur, farklı bir şair bulabilir; 1940'ların polemikleri, bu farkın yalnızca estetik değil siyasal da olduğunu gösterir.
Kapanış kancası
Âkif Millî Mücadele'yi kürsüden, meclisten ve bir marşın dizelerinden yaşadı. Aynı yıllar başka yazarlar tarafından romanın içinden de anlatılacaktı: cepheye giden insanlar, işgal altındaki şehirler, bir savaşın ortasında kurulan bir aşk. Halide Edib'in Ateşten Gömlek'i bu anlatının ilk örneklerinden biridir. Bir millet savaşını bir marşla anlatmak ile bir romanın kahramanlarıyla anlatmak arasında ne değişir?
Özet kartı
- Mehmed Âkif (1873-1936) Fatih'te doğdu, Baytar Mektebi'ni birincilikle bitirdi; veteriner müfettiş olarak Rumeli'yi ve Anadolu'yu dolaştı. Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşâd'da yazdı, Millî Mücadele'de Burdur mebusu oldu, 1923'ten sonra Mısır'a gitti, 1936'da İstanbul'da öldü.
- Safahat, hepsi aruzla yazılmış 108 manzumenin, 11.240 dizenin yedi kitaplık ortak adıdır. İstiklâl Marşı, ödül şartı kaldırılınca teslim edildi ve 12 Mart 1921'de meclisçe oy birliğiyle kabul edildi; şair ödülü bir hayır kurumuna bağışladı.
- «Sözüm odun gibi olsun, hakîkat olsun tek» beyti hem hayalperestliği hem parnasyen şiiri reddeder. Okay ve Düzdağ'a göre manzum hikâyelerde tasvir eski ve kapalı beyitlerle, tahkiye sade ve dize aşırı cümlelerle yazılır; imâlesiz aruz Âkif'le zirveye ulaşır.
- Onu manzumeci sayanlar manzum hikâyeleri ve didaktik şiirleri gösterir; Okay ve Düzdağ lirizmini, Tural Lukács'ın eleştirel gerçekçiliğini öne çıkarır. Necip Fazıl'ın 1946 «Edebiyat Mahkemesi» bir parodidir; 1943 baskısındaki çıkarmalar alımlamanın siyasetini gösterir.
- «Küfe»de sokak tasviri eski bir dille ve bir şakayla kurulur; çocuğun tekmesi ve bağırışı dize aşırı cümlelerle aruza sığar; son beyitteki öğüt, yetim bir çocuğun yoksulluğunun karşısında söylenir.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Manzum hikâye | Verse narrative | Olay örgüsü, kişileri ve mekânı olan bir anlatının ölçülü dizelerle yazılması |
| Tahkiye | Narration | Manzum hikâyede tasvirden ayrılan, olayın ve konuşmaların aktarıldığı bölüm |
| Manzumeci | Versifier | Bir düşünceyi ya da öğüdü ölçü ve kafiyeyle söyleyen yazar için küçümseyici nitelendirme |
| Eleştirel gerçekçilik | Critical realism | Lukács'ın, sosyalist olmadan toplumsal haksızlığı dürüstçe yansıtan yazarlar için kullandığı kavram |
| Güfte | Lyrics | Bestelenmek üzere yazılmış şiirin sözleri |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Âkif'in Baytar Mektebi'nden sonraki memuriyeti şiirini nasıl etkiledi? Safahat'ın yapısını ve İstiklâl Marşı'nın kabul sürecini anlatın.
- (Kazanım 1) Okay ve Düzdağ'a göre Âkif neden 1923'ten sonra Mısır'a gitti ve orada kaldı? Cenazesine dair madde ne söyler?
- (Kazanım 2) «Sözüm odun gibi olsun, hakîkat olsun tek» beyti hangi iki şiir anlayışını reddeder? Okay ve Düzdağ'a göre manzum hikâyelerde tasvir ve tahkiye nasıl ayrılır?
- (Kazanım 3) Âkif'i manzumeci sayanların gerekçesi nedir? Okay ve Düzdağ ile Tural bu suçlamaya hangi farklı cevapları verir? Necip Fazıl'ın «Edebiyat Mahkemesi»ni kaynak olarak kullanırken neye dikkat etmek gerekir?
- (Kazanım 4) «Küfe»den seçilen dizelerde sokak tasviri ile çocuğun sahnesi dil ve cümle yapısı bakımından nasıl ayrılır? Son beyit manzumecilik tartışmasında nerede durur?
Cevaplar
- Âkif veteriner müfettiş yardımcısı olarak Rumeli'yi ve Anadolu'yu dolaştı; Okay ve Düzdağ'a göre bu yolculuklar onu köylüyle ve halkın dertleriyle doğrudan tanıştırdı ve bu gözlemler şiirlerine canlı tablolar olarak yansıdı. Safahat şairin sağlığında yedi ayrı kitap olarak basılmış, hepsi aruzla yazılmış 108 manzumenin, 11.240 dizenin ortak adıdır; Süleymaniye Kürsüsünde ve Fatih Kürsüsünde tek uzun manzumelerdir, Âsım bir konuşma dizisidir, Gölgeler 1933'te Kahire'de basılmıştır. Maarif Vekâleti'nin 1920 sonunda açtığı yarışmaya yedi yüzden fazla şiir geldi; Âkif para ödülü yüzünden katılmamıştı, şart kaldırılınca şiirini teslim etti; meclis 12 Mart 1921'de şiiri oy birliğiyle kabul etti ve Âkif ödülü Dârü'l-mesâî'ye bağışladı.
- İkinci dönemde muhalefetteki mebuslar gibi aday gösterilmedi. Maddeye göre Mısır'a gitmesinde İslâm birliği idealinin gerçekleşmemesinden doğan hayal kırıklığı büyük rol oynadı; 1925'in sonundan itibaren orada kalmasında bağlanmayan emekli maaşının doğurduğu geçim sıkıntısı ve polis takibine alınmanın ağırına gitmesi etkili oldu. Kahire'deki üniversitede Türk dili ve edebiyatı okuttu. Madde, resmî makamların İstiklâl Marşı şairinin cenazesine ilgi göstermediğini, cenazeyi üniversite gençliğinin ve halkın kaldırdığını yazar.
- Beyit hayalperestliği ve ona tepki olan Batı tarzı parnasyen şiiri reddeder; yerine realist ve natüralist romancıların gerçeği anlatan anlayışını şiire taşır. Okay ve Düzdağ'a göre tasvir bölümlerinde daha eski ve sanatkârane bir dil kullanılır ve cümleler beyitte tamamlanır; tahkiye bölümlerinde dil sadeleşip konuşmaya yaklaşır, daha hareketli bir söyleyiş ve dize aşırı cümleler kullanılır.
- Manzumeci sayanlar manzum hikâyeleri ve açıkça ahlâkî öğüt veren didaktik şiirleri örnek gösterir. Okay ve Düzdağ'a göre şiirin bütünü didaktik olmaktan ibaret değildir; Âkif toplumun ölüm kalım savaşı yüzünden ahlâkçı bir yol seçmiştir ama en toplumsal şiirlerinde bile lirizme yükselir, Gölgeler'de lirik yan daha da güçlüdür. Tural, Lukács'ın eleştirel gerçekçilik kavramıyla Âkif'i yoksulluğu ve eşitsizliği dürüstçe anlatan bir şair olarak okur ve toplumcu gerçekçi eleştirmenlerin onu ideolojik nedenlerle görmezden geldiğini ileri sürer. «Edebiyat Mahkemesi» bir parodidir; Ataç'a söyletilen cümleler Necip Fazıl'ındır, bu yüzden Ataç'ın görüşü olarak aktarılamaz.
- Sokak tasvirinde her beyit kendi cümlesini kapatır ve dil eskidir («buhayre»), ama bu dil bir şakayı taşır: su birikintileri göl, yürümek yüzme olur; anlatılan, bakımsız bir kenar mahallenin yoksulluğudur. Çocuğun sahnesinde cümleler dize sonunda durmaz («gelip öteden, / Gerildi»; «sen hâlâ / Kurumla yat»), «tekermeker» yuvarlanışı duyurur ve sokakta bağıran bir çocuğun sözü aruza sığar. Son beyit bir öğüttür ve suçlayanların göstereceği türden bir dizedir; ama babasını kaybetmiş bir çocuğa söylenir ve Tural'ın okumasında şiirin ağırlığı bu çocuğun yoksulluğundadır.
Okuma
- M. Orhan Okay ve M. Ertuğrul Düzdağ, «Mehmed Âkif Ersoy» (DİA 28) — hayatı, şiir anlayışı ve eserleri.
- Secaattin Tural, «Eleştirel Gerçekçilik Bağlamında Mehmet Akif Şiirine Bir Bakış» (2014).
- Mehmed Âkif, «Küfe». Şiirin tamamını iki renk kalemle okuyun: cümlesi beyitte kapanan dizeleri bir renkle, bir sonraki dizeye taşan dizeleri öteki renkle işaretleyin. Renkler şiirin hangi bölümlerinde yoğunlaşıyor?