Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- «Divan edebiyatı» adı bu şiirin kendi çağında yoktur; Mütareke yıllarında Ömer Seyfeddin ve Ali Canip'le ortaya çıkmış, Ali Canip'in 1924'ten itibaren okutulan ders kitabıyla yaygınlaşmıştır; enderun, medrese, ümmet edebiyatı gibi aşağılayıcı adlarla birlikte bir yargı taşır.
- Akün'e göre ad ilk konduğunda «divan» kitabı değil, saray ve büyüklerin meclisini kastediyordu; aynı estetiğin İran ve Çağatay örnekleri için böyle bir ad hiç kullanılmadı; Köprülü bu yüzden «klasik Türk edebiyatı» dedi.
- Ziya Paşa'dan Cumhuriyet'e «yabancılık» suçlaması hep bir geri dönüşle birlikte yaşadı: Ziya Paşa Harâbât'ı yayımladı, Nâmık Kemal sonra Nedîm'i örnek gösterdi.
- Ataç 1930'da «Bizim dün bir edebiyatımız yoktu» dedi, 1948'de ise Bâkî'yi sevdiğini ve bir medeniyetin dilini konuşmanın yabancılık olmadığını söyledi; Gölpınarlı ve Tanpınar'da da reddetme ile benimseme aynı kişide yaşandı.
- Orhan Veli 1947'de divan şiirini çok beğendiğini, biçim ve dil kaygısına onu okuyarak vardıklarını söyledi; Kahraman bu dönüşleri bir olgunlaşma olarak, Akün'ün adlandırma tarihi ise bir kimlik inşası olarak açıklamaya imkân verir.
Kazanımlar
- «Divan edebiyatı» adının ne zaman, kimler tarafından ve hangi yargıyla konduğunu, rakip adlandırmalarla birlikte açıklayabilir.
- Cumhuriyet'in ilk on yıllarında divan şiirine yöneltilen «yabancılık» suçlamasının dayandığı ölçütleri (dil, zümre, millet, estetik) ayırt edebilir.
- Nurullah Ataç, Abdülbâki Gölpınarlı, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Orhan Veli örneklerinde reddin ve yeniden keşfin nasıl aynı kişilerde bir arada bulunduğunu belgelerle gösterebilir.
- «Yabancılık» tartışmasını, bu seride okunan metinlerden kanıt getirerek kendi gerekçeli görüşüyle değerlendirebilir.
Video metni
Soğuk açılış
İstanbul, Mart 1947. Gazeteci Bahadır Dülger bir şairle konuşuyor. Şair, birkaç yıl önce iki arkadaşıyla yayımladığı bir kitabın önsözünde şiirin eski kurallarını, ölçüyü, kafiyeyi, «şiirî» sayılan bütün süsleri reddetmişti. Türk şiirinde yeni bir dönemi onun adıyla anarız: Garip.
Dülger ona divan edebiyatını sorar. Pek çok kişinin inkâr etmek istediği o şiiri. Mehmet Kahraman'ın aktardığına göre cevap şöyledir: «Ben Divan şiirini çok beğeniyorum. Divan şiirinden sonra bugüne kadar da Türkiye'de şiir yazılmadığını zannediyorum.»
Şairin adı Orhan Veli'dir. Eski şiirin en keskin eleştirmenlerinden biri, üç yıl sonra ölmeden önce, o şiirin ardından Türkiye'de şiir yazılmadığını söylüyordu.
Büyük soru
Bu seride altı yüz yıllık bir şiiri okuduk: Ahmedî'den Şeyh Gâlib'e, Fuzûlî'nin belâsından Nedîm'in kayığına. Ama bu şiir yirminci yüzyılın başında sık sık «bizim olmayan» bir şiir olarak anıldı: Acem taklidi, saray malı, halka yabancı. Divan şiiri gerçekten yabancı mıydı? Bu yargıyı kim, hangi adla ve hangi ölçüyle verdi?
Bağlam
Suçlama yeni değildir. 1868'de Ziya Paşa'nın «Şiir ve İnşâ» makalesini 102-10'da görmüştük: Osmanlı şairlerinin İranlıları taklit ettiğini, asıl şiirin halkın türkülerinde olduğunu söylemişti. Mehmet Kahraman, TDK'nın Türk Dili dergisinde yayımlanan bir yazısında, bu makaleyi sonraki bütün itirazların temeli sayar: Ziya Paşa'ya göre divan edebiyatı diliyle, ölçüsüyle, şekliyle yabancıydı.
Ama aynı Ziya Paşa birkaç yıl sonra, 1874'te, divan şiirinden seçtiği örnekleri Harâbât adlı bir antolojide topladı. Buna en çok kızan arkadaşı Nâmık Kemal oldu ve antolojiye karşı sert yazılar yazdı. Kahraman'a göre Nâmık Kemal de ileriki yıllarda yazdığı bir risalede, gençken kötü sandığı şeylerin süs olduğunu insanın zamanla anlayacağını söyler; «Dersimiz bitinceye kadar en büyük muktedâmız Nedim olacaktır» der. En büyük örneğimiz Nedîm olacak.
Yani «yabancılık» suçlaması daha doğarken bir geri dönüşle birlikte doğmuştu. Bu ünite, o gidip gelmenin Cumhuriyet'teki hikâyesidir.
Ana anlatı — bir adın icadı
Önce ada bakalım. Bugün hepimizin kullandığı «divan edebiyatı» adı, bu şiirin kendi çağında yoktu. Bu edebiyata verilen adların tarihini, bu alanın büyük âlimlerinden Ömer Faruk Akün çıkarmıştır.
Akün'e göre yeni edebiyat doğunca eskiye önce tarafsız adlar verildi: «eski edebiyat», «eskilerin şiiri». Sonra aşağılayıcı bir dizi geldi: havas edebiyatı, saray edebiyatı, enderun edebiyatı, medrese edebiyatı, ümmet edebiyatı. «Divan edebiyatı» ise en yenisidir. Akün'e göre Mütareke yıllarında Ömer Seyfeddin ve Ali Canip'in kaleminde belirdi ve Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren yayıldı.
Yayılmasında bir ders kitabının payı büyüktür. Ali Canip'in 1924'ten itibaren yıllarca okutulan Edebiyat kitabında yüzlerce sayfalık bir bölüm «Eski Divan Edebiyatı» başlığını taşır. Akün, «eski» kelimesinin gereksiz olduğunu, çünkü yeni bir divan edebiyatı bulunmadığını, ama köhneliği vurgulamak için eklendiğini söyler. Ali Canip adı şöyle gerekçelendirir: «Hulâsa divan halinde teşekkül eden, ancak saraylarda, zümrevî divanlarda kabule mazhar olan bizim eski edebiyatımıza verilecek en doğru ad 'divan edebiyatı' tabiridir.» Yani «divan», burada saraylardaki ve büyüklerin meclislerindeki kapalı zümredir.
Yaygın yanlış«Divan edebiyatı adı, şairlerin şiirlerini divan denen kitaplarda toplamasından gelir.»
Akün'e göre ad ilk konduğunda «divan», şiir kitabını değil, saraylardaki ve büyüklerin meclislerindeki zümreyi kastediyordu: bu edebiyatın halktan kopuk bir meclis edebiyatı olduğu söylenmek isteniyordu. «Divan kitabı» yorumu, adın bu ilk anlamı zamanla unutulunca üretildi.
Akün'ün asıl gözlemi bir karşılaştırmadır. Bu şiirin örnek aldığı, ondan çok daha fazla bir saray edebiyatı olan Fars edebiyatı için ne eskiden ne bugün «İran divan edebiyatı» diye bir ad kullanılmıştır. Aynı estetiği paylaşan Çağatay ve Âzerî edebiyatları için de. Ad, yalnızca Osmanlı şiiri için icat edilmişti ve bir yargı taşıyordu. Akün'e göre Türk edebiyatı tarihinin en yetkili adı Fuad Köprülü, bu yüzden bu adı kullanmamaya özen gösterdi ve «klasik Türk edebiyatı» dedi.
Ana anlatı — reddedenler ve dönenler
Cumhuriyet'in ilk on yıllarında bu yargı keskinleşti. Kahraman'ın topladığı örnekler, reddin ve dönüşün çoğu zaman aynı kişide yaşandığını gösterir.
Nurullah Ataç, dönemin en etkili eleştirmeniydi. Kahraman'ın aktardığına göre 1930'da bir söyleşide şunu söyler: «Bizim dün bir edebiyatımız yoktu.» 1938'de Sabahattin Eyüboğlu'nun divan şiirini Türklerin klasik edebiyatı diye övmesine kızar ve divan edebiyatının çok dar olduğunu, bir tek Fransız şairinin, diyelim Mallarmé'nin yerini tutabileceğini, bundan klasik olunamayacağını yazar.
On yıl sonra, 1948'de, Kahraman'ın aktardığı sözleri bambaşkadır. Ataç artık Bâkî'yi gerçekten sevdiğini, eski şiirin kendisinde bir raks duygusu uyandırdığını, yeni şiirin bunu henüz veremediğini söyler. Ve «yabancılık» suçlamasına doğrudan cevap verir: hiçbir milletin ırkî dilini yazmadığını, bağlı olduğu medeniyetin dilini konuştuğunu söyler. Bir zamanlar İslâm medeniyetine bağlıydık ve o dille şiir yazdık. İslâm Ansiklopedisi'nde Abdullah Uçman da Ataç'ın divan şiirini överken bir yandan onun ömrünü doldurduğunu söylediğini, yazılarında Fuzûlî'den, Bâkî'den, Nedîm'den, Şeyh Gâlib'den beyitler anmaktan geri durmadığını belirtir.
İkinci örnek bir âlimdir. Abdülbâki Gölpınarlı pek çok divanı yayımlayarak bu edebiyata en çok hizmet edenlerden biriydi. Yine de bir dönem Divan Edebiyatı Beyanındadır adlı sert bir kitap yazdı. Kahraman'a göre aynı Gölpınarlı 1933'te, Yunus'u yüceltmek için Bâkî'yi, Nef'î'yi, Nedîm'i, Fuzûlî'yi küçültmeye gerek olmadığını yazmıştı.
Üçüncü örnek Ahmet Hamdi Tanpınar'dır. Edebiyat Üzerine Makaleler'deki bir yazısında, eski şiirin tadının onu gittikçe daha fazla sardığını, bir zamanlar kendisinin de onu çevresindeki havaya uyarak ihmal ettiğini itiraf eder. Bu serinin birçok ünitesinde Tanpınar'ın yorumlarına dayandık: Fuzûlî'deki trajedi dili, Gâlib'in avize gibi şiiri. O yorumlar, bu dönüşün ürünüdür.
Ana anlatı — iki açıklama
Bu gidip gelmeler nasıl açıklanmalı? İki okuma vardır.
Kahraman'ın açıklaması kişiseldir: divan edebiyatına itirazlar çoğunlukla yaşça ya da bilgice bir toyluğun eseridir; en sert itirazcılar ileri yaşlarında yumuşamış, hatta bu edebiyatı savunur olmuştur. Toplumda da aynı süreç görülür: itirazlar Cumhuriyet'in 1930'larında hızlanmış, 1940'lardan sonra yavaşlamıştır.
Akün'ün adlandırma tarihinden çıkan açıklama ise tarihsel ve ideolojiktir. «Divan edebiyatı», «enderun edebiyatı», «ümmet edebiyatı» adları, yeni bir millî edebiyat kurulurken eskiyi onun karşıtı olarak tanımlamanın araçlarıydı. Akün'e göre bu adların arkasında, bu edebiyatı halktan kopuk ve millî kültüre yabancı gösteren bir bakış vardı. Yani yabancılık bir keşif değil, bir yeni kimlik kurulurken yapılan bir tanımdı.
İki açıklama birbirini dışlamak zorunda değildir. Bir yazarın zamanla fikrini değiştirmesi kişisel bir olgunlaşma olabilir; ama o yazarın gençliğinde hangi yargının havada olduğu, bir çağın kendini nasıl tanımladığıyla ilgilidir. Tanpınar'ın kendi cümlesi bu ikisini birleştirir: eski şiiri çevresindeki havaya uyarak ihmal etmişti.
Metin anı
Soğuk açılıştaki söyleşiye dönelim ve cevabın devamını okuyalım.
Bugün şekil endişesi diye bir şey duyuyorsak, dilin mükemmelleşmesi lazımdır diye bir kaygımız varsa, bu endişeye, bu kaygıya Divan şiirini okuduktan sonra geliyoruz. Divan şiirinin sanatlarını biliyoruz, fakat bugünkü şiirin sanatlarını henüz bilmiyoruz.
Bu birkaç cümle, «yabancılık» tartışmasını tersinden aydınlatır. Önce bir itirafa bakalım: «şekil endişesi», yani biçim kaygısı ve «dilin mükemmelleşmesi» kaygısı. Garip, şiiri süslerden arındırmak isteyen bir hareketti. Ama Orhan Veli, şiirde biçimin ve dilin özenle işlenmesi gerektiği fikrine divan şiirini okuyarak vardıklarını söylüyor. Eski şiirin içeriği reddedilebilir; ama öğrettiği titizlik, yeni şiirin içinde yaşamaya devam eder.
İkinci cümle bir karşılaştırma kurar: divan şiirinin sanatlarını biliyoruz, bugünkü şiirin sanatlarını henüz bilmiyoruz. Bu seri boyunca yaptığımız da buydu: mazmunları, aruzu, tevriyeyi, nazireyi adlandırdık. Orhan Veli'ye göre yeni şiirin henüz böyle bir sözlüğü yoktu. Eski şiir «yabancı» olduğu için değil, tam tersine adlandırılmış, bilinen bir sanat olduğu için ölçü olmaya devam ediyordu.
Kahraman'ın aktardığına göre söyleşinin sonunda Orhan Veli bir öngörüde de bulunur: yeni kuşaklar divan metinlerindeki kelimelerin bir kısmını anlamayacak, ama edasını pek çok eski adamdan daha iyi kavrayıp benimseyecektir.
Cevap ve bağlantı
Büyük soruya dönelim. Divan şiiri yabancı mıydı? Cevap, hangi ölçüyle bakıldığına bağlıdır.
Dil ölçüsüyle bakılırsa: bu şiir Arapça ve Farsça kelimelerle yüklüdür, ama bu seride gördüğümüz gibi Türkçe yazılmıştır; Nedîm'de Türkçe kafiyeler ve konuşma dili, Şeyhî'de «Türkî elbise» vardır. Ataç'ın 1948'deki cevabı da budur: bir medeniyetin dilini konuşmak yabancılık değildir. Zümre ölçüsüyle bakılırsa: saray ve meclis çevresinde doğmuştur, ama Nedîm'in şarkıları bestelenip sokağa inmiş, gazeller Türk musikisinin güftesi olmuştur. Estetik ölçüyle bakılırsa: Orhan Veli'ye göre bu şiir, yeni şiirin hâlâ ulaşamadığı adlandırılmış bir sanattır.
Ad meselesi de bir cevaptır. «Divan edebiyatı» adı, Akün'e göre, bir yargıyı bir isme dönüştürdü. Bugün pek çok akademisyenin «klasik Türk edebiyatı» demesi, bu yargıyı geri almanın bir yoludur. Ama bu seri de «divan şiiri» dedi; ad artık bir alışkanlıktır. Bir adın içindeki yargıyı bilmek, onu kullanmayı bırakmaktan daha önemli olabilir.
Son olarak bu tartışma bitmiş değildir. Kahraman bir olgunlaşmanın hikâyesini anlatır, Akün bir kimlik inşasının. İkisi de doğru olabilir. Ama bu şiiri okuyan her yeni kuşak, onu kendi ölçüsüyle yeniden yabancı ya da yakın bulacaktır. Bir kanon böyle yaşar.
Kapanış kancası
Akün'ün adlandırmaya bir itirazı daha vardı: «divan edebiyatı» adı, altı yüz yıl süren bir edebiyatı yalnız şiir kitaplarına indirger ve nesri hiç hesaba katmaz. Oysa aynı yüzyıllar bir düzyazı da üretti: kimi zaman konuşur gibi sade, kimi zaman ölçülü, kimi zaman şiirden bile süslü. Osmanlı nasıl hikâye anlatırdı? Bir metni sade, orta ya da süslü yapan neydi?
Özet kartı
- «Divan edebiyatı» adı bu şiirin kendi çağında yoktur; Mütareke yıllarında Ömer Seyfeddin ve Ali Canip'le ortaya çıkmış, Ali Canip'in 1924'ten itibaren okutulan ders kitabıyla yaygınlaşmıştır; enderun, medrese, ümmet edebiyatı gibi aşağılayıcı adlarla birlikte bir yargı taşır.
- Akün'e göre ad ilk konduğunda «divan» kitabı değil, saray ve büyüklerin meclisini kastediyordu; aynı estetiğin İran ve Çağatay örnekleri için böyle bir ad hiç kullanılmadı; Köprülü bu yüzden «klasik Türk edebiyatı» dedi.
- Ziya Paşa'dan Cumhuriyet'e «yabancılık» suçlaması hep bir geri dönüşle birlikte yaşadı: Ziya Paşa Harâbât'ı yayımladı, Nâmık Kemal sonra Nedîm'i örnek gösterdi.
- Ataç 1930'da «Bizim dün bir edebiyatımız yoktu» dedi, 1948'de ise Bâkî'yi sevdiğini ve bir medeniyetin dilini konuşmanın yabancılık olmadığını söyledi; Gölpınarlı ve Tanpınar'da da reddetme ile benimseme aynı kişide yaşandı.
- Orhan Veli 1947'de divan şiirini çok beğendiğini, biçim ve dil kaygısına onu okuyarak vardıklarını söyledi; Kahraman bu dönüşleri bir olgunlaşma olarak, Akün'ün adlandırma tarihi ise bir kimlik inşası olarak açıklamaya imkân verir.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Divan edebiyatı adlandırması | Naming of "divan literature" | Mütareke yıllarında ortaya çıkan ve eski şiiri halktan kopuk bir zümre edebiyatı olarak gösteren ad |
| Enderun edebiyatı | Palace-school literature | Divan şiirini sarayın kapalı eğitim kurumuna bağlayan aşağılayıcı ad |
| Ümmet edebiyatı | Literature of the religious community | Divan şiirini millî değil dinî topluluğa ait sayan adlandırma |
| Klasik Türk edebiyatı | Classical Turkish literature | Köprülü'nün benimsediği, bu edebiyatın kendi ölçüleri içinde klasik olduğunu vurgulayan ad |
| Medeniyet dili | Language of a civilization | Bir toplumun ait olduğu medeniyetin ortak kültür dili |
| Kanon | Canon | Bir toplumun okunmaya ve öğretilmeye değer bulduğu, her kuşakta yeniden tartışılan eserler bütünü |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) «Divan edebiyatı» adı ne zaman ve kimlerin kaleminde ortaya çıktı? Hangi ders kitabıyla yaygınlaştı?
- (Kazanım 1) Akün'e göre «divan» kelimesi bu adda ilk konduğunda neyi kastediyordu? Fars edebiyatı için böyle bir ad kullanılmaması neyi gösterir?
- (Kazanım 2) Divan şiirine yöneltilen «yabancılık» suçlaması hangi ölçütlere dayanabilir? Dört ölçütü sayıp her birine bu seriden bir karşı örnek verin.
- (Kazanım 3) Nurullah Ataç'ın 1930, 1938 ve 1948'deki görüşleri nasıl değişir? Orhan Veli 1947'de divan şiiri hakkında ne söyler?
- (Kazanım 4) Kahraman'ın «toyluktan olgunluğa» açıklaması ile Akün'ün adlandırma tarihinden çıkan «kimlik inşası» açıklamasını karşılaştırın. Divan şiiri sizce «yabancı» mıydı? Gerekçenizi bu seriden en az iki metinle destekleyin.
Cevaplar
- Akün'e göre Mütareke yıllarında Ömer Seyfeddin ve Ali Canip'in kaleminde ortaya çıktı ve Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren yayıldı. Asıl yaygınlaşması, Ali Canip'in 1924'ten itibaren yıllarca okutulan Edebiyat kitabıyla oldu; kitaptaki yüzlerce sayfalık bölüm «Eski Divan Edebiyatı» başlığını taşır.
- Şiir kitabını değil, saraylardaki ve büyüklerin meclislerindeki zümreyi; bu edebiyatın halktan kopuk bir meclis edebiyatı olduğu söylenmek isteniyordu. Bu şiirin örnek aldığı ve çok daha fazla saray edebiyatı olan Fars edebiyatı için «İran divan edebiyatı» denmemesi, adın yalnız Osmanlı şiiri için icat edildiğini ve bir yargı taşıdığını gösterir.
- Dil: Arapça-Farsça yük; ama şiir Türkçedir, Nedîm'de Türkçe kafiye ve konuşma dili, Şeyhî'de «Türkî elbise» vardır. Zümre: saray ve meclis; ama Nedîm'in şarkıları bestelenip halka ulaşmıştır. Millet: «ümmet edebiyatı» suçlaması; ama Ataç'a göre bir medeniyetin dilini konuşmak yabancılık değildir. Estetik: Batı'nın klasiklerine benzememek; ama Köprülü'ye göre kendi ölçüleri içinde klasik bir edebiyattır ve Orhan Veli yeni şiirin henüz ulaşamadığı adlandırılmış bir sanat olduğunu söyler.
- 1930'da «Bizim dün bir edebiyatımız yoktu» der; 1938'de divan edebiyatının çok dar olduğunu, bir Mallarmé'nin yerini tutabileceğini yazar; 1948'de Bâkî'yi sevdiğini, eski şiirin kendisinde raks duygusu uyandırdığını ve bir milletin bağlı olduğu medeniyetin dilini konuşmasının yabancılık olmadığını söyler. Orhan Veli 1947'de divan şiirini çok beğendiğini, ondan sonra Türkiye'de şiir yazılmadığını sandığını, biçim ve dil kaygısına onu okuyarak vardıklarını söyler.
- Kahraman dönüşleri kişisel bir olgunlaşmayla açıklar: sert itirazlar gençlikte, yumuşama ileri yaşlarda gelir. Akün'ün tarihi ise adların yeni bir millî edebiyat kurulurken eskiyi onun karşıtı olarak tanımlamanın araçları olduğunu gösterir. İki açıklama birbirini tamamlayabilir; Tanpınar'ın «çevremdeki havaya uyarak ihmal ettim» cümlesi ikisini birleştirir. Soruya iki yönde de cevap verilebilir: bir öğrenci «yabancı» adlandırmasının bir yargı olduğunu Nedîm'in Sa'dâbâd şarkısı ve Şeyhî'nin Harnâme'si gibi Türkçe, yerli metinlerle gösterebilir; bir başkası Arapça-Farsça yükün ve Fars modellerinin gerçek bir mesafe yarattığını, Nef'î'nin İran şairlerine karşı kendini ölçmesiyle savunabilir. Önemli olan, iddianın bir metinle desteklenmesidir.
Okuma
- Akün'ün ansiklopedi maddesinin adlandırma bölümü — adların tarihini kaynaklarıyla birlikte izlemek için.
- Mehmet Kahraman, «Divan Edebiyatı Tartışmalarının "Hülâsa"sı», Türk Dili (TDK sitesinde çevrimiçi) — Ziya Paşa'dan Orhan Veli'ye dönüş örnekleri.
- Orhan Veli, Şairin İşi (Yapı Kredi Yayınları) — Bahadır Dülger söyleşisinin tamamı ve Garip'in öbür yazıları.
- Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler — eski şiir üzerine yazılar; bu serinin birçok yorumunun kaynağı.
- Abdullah Uçman'ın İslâm Ansiklopedisi'ndeki «Nurullah Ataç» maddesi — Ataç'ın eleştirmenliği ve divan şiirine karşı çelişkili tavrı.