Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Kurmaca paradoksu, kurmacaya gerçek duygu duymamız, duygunun nesnesinin var olmasını gerektirmesi ve kurmacanın var olmadığını bilmemiz arasındaki çelişkidir.
- Radford (1975) duygunun gerçek olduğunu kabul edip okurun tutarsız olduğu sonucuna vardı.
- Coleridge (1817) okurun inanmazlığını gönüllü ve geçici olarak askıya aldığını, Walton (1978) okurun bir mış gibi oyununa girdiğini söyledi.
- Aristoteles'e göre şiir olmuş olanı değil olabilecek olanı, tekili değil geneli anlatır; bu yüzden tarihten daha felsefidir.
- Kürk Mantolu Madonna'nın bulunmuş defter çerçevesi, bir insanı yalnızca metin aracılığıyla bulan okurun deneyimini romanın içine yerleştirir.
Kazanımlar
- Kurmaca paradoksunu, birbiriyle çatışan üç inanç olarak açıklayabilir.
- Coleridge, Radford ve Walton'ın paradoksa verdiği cevapları birbirinden ayırt edebilir.
- Aristoteles'in şiir ile tarih arasındaki ayrımını kullanarak kurmacanın gerçekle ilişkisini yorumlayabilir.
- Bir romanın kendini gerçek bir belge gibi sunan çerçevesini yakından okuyabilir.
Video metni
Soğuk açılış
1975'te felsefeci Colin Radford, okurları şaşırtan bir sonuca vardı. Bir romanda ya da bir oyunda bir karakter ölünce gözlerimizin dolması, ona göre, tutarsızdı. Mercutio sahnede ölüyor, biz üzülüyoruz; oysa kimsenin ölmediğini biliyoruz. Radford'un vardığı yer açıktı: sanat eserlerinin bizi böyle etkilemesi çok doğal, çok anlaşılır, ama bizi bir tutarsızlığa düşürüyor.
Yani tiyatroda ağlayan seyirci, bir bakıma, mantık hatası yapıyor.
Büyük soru
Var olmadığını bildiğimiz birine neden gözyaşı dökeriz? Ve döktüğümüzde, Radford'un dediği gibi aklımızla çelişiyor muyuz, yoksa kurmacanın içinde bizim henüz adını koymadığımız bir akıl mı işliyor?
Bağlam
Soru Radford'dan çok eskidir. 1817'de İngiliz şair Samuel Taylor Coleridge, yaklaşık yirmi yıl önce Wordsworth'le birlikte hazırladıkları Lyrical Ballads (Lirik Baladlar) kitabının planını anlatırken aynı sorunla boğuşuyordu. Kendisi doğaüstü karakterler yazacaktı: hayaletler, lanetli denizciler. Okur bunlara nasıl inanacaktı? Coleridge'in cevabı bugün hâlâ kullanılan bir deyimi doğurdu. Amaç, doğaüstü karakterlere şunu verecek biçimde yazmaktı:
…iç doğamızdan, hayal gücünün bu gölgelerine şiirsel inancı oluşturan o anlık, gönüllü inanmazlık askısını sağlamaya yetecek bir insani ilgi ve bir hakikat görüntüsü aktarmak.
Bir önceki ünitede Haşim'in güllerinin gerçek güller olmak zorunda olmadığını söylemiştik. Burada soru bir adım ileri gidiyor: gül bir imgeyse sorun yok, ama bir insanın acısına yanıyorsak, o insan olmadığı hâlde neye yanıyoruz?
Ana anlatı — paradoksun kuruluşu
Felsefeciler bu soruya bugün kurmaca paradoksu diyor ve onu, her biri tek başına makul görünen ama üçü bir arada duramayan inançlarla kuruyor.
Birincisi: kurmaca karakterler bize gerçek duygular yaşatır. Anna Karenina için üzülürüz, bir korku öyküsünde yüreğimiz ağzımıza gelir. İkincisi: birine acımak için onun var olduğuna ve gerçekten acı çektiğine inanmamız gerekir. Bir tanıdığımızın kaza geçirdiğini duyup üzülürüz; sonra haberin yanlış olduğunu öğrenince üzüntümüz söner. Üçüncüsü: kurmaca karakterlerin var olmadığını biliriz. Kimse Anna Karenina'nın mezarını aramaz.
Tutarlı olmak için bu üç önermeden birini bırakmak gerekir. Radford hiçbirini bırakmadı; üçünü de doğru sayıp bedelini kabul etti: kurmacaya ağlarken tutarsızız. Bu cevabın dürüst bir yanı var, ama bedeli ağır: edebiyatın en eski etkisini bir akıl kusuru sayıyor.
Ana anlatı — oyunun içindeki korku
Üç yıl sonra Amerikalı felsefeci Kendall Walton başka bir kapı açtı. Walton ikinci önermeyi değil, birinciyi sorguladı: kurmacaya duyduğumuz şey gerçekten gerçek bir duygu mu?
Walton'ın örneği bir oyun. Bir baba, korkunç bir canavar kılığına girip çocuğunu gizlice izler ve tam zamanında üstüne atılır. Çocuk çığlık atarak öbür odaya kaçar. Çığlık da kaçış da neredeyse istemsizdir. Ama çocuğun yüzünde, koşarken bile, keyifli bir sırıtma vardır, ve hiç duraksamadan oyuna geri döner. Babasının yalnızca oynadığını bilir.
Walton'a göre okur da o çocuk gibidir. Kalbi hızlanır, gözleri dolar, ama gerçek bir tehlikeden kaçmaz, polisi aramaz. Onun duygusu oyunun içinde duyulan bir duygudur: oyun gereği Anna ölüyor, oyun gereği biz yas tutuyoruz. Bu, duyguyu sahte yapmaz; onu bir oyunun ciddiyetine yerleştirir. Çocuk oyunda gerçekten heyecanlanır, ama o heyecan başka türden bir heyecandır.
Yaygın yanlış«Kurmacaya ağlayan okur kandırılmıştır» diye düşünülür.
Okur kandırılmaz; ne olup bittiğini bilir. Coleridge'in deyimindeki kilit sözcük «gönüllü»dür, Walton'ın örneğindeki kilit an ise çocuğun sırıtmasıdır. İkisi de aynı şeyi söyler: okur oyuna bile bile girer.
Ana anlatı — olmamış ama olabilecek
Paradoksa üçüncü bir yerden de bakılabilir, ve o yer en eskisi. Aristoteles Poetika'nın dokuzuncu bölümünde şair ile tarihçiyi karşılaştırır. Aralarındaki fark birinin nazım, öbürünün nesir yazması değildir. Tarihçi olmuş olanı anlatır, şair olabilecek olanı.
Şiir bu yüzden tarihten daha felsefi ve daha yüksek bir şeydir; çünkü şiir daha çok geneli, tarih ise tekili dile getirir.
Bu gözlem paradoksun zehrini biraz alır. Anna Karenina yaşamadı; ama onun gibi bir insanın, onun durumunda, öyle davranabileceği yeterince doğrudur. Ağladığımız şey bir nüfus kaydı değil, olabilir olanın ağırlığıdır. Kurmaca bir kişiyi uydurur, ama o kişinin içinden geçtiği şeyi uydurmaz.
Yaygın yanlış«Kurmaca gerçekle ilgisizdir» denir.
Kurmacanın olayları uydurmadır, ama olayların içindeki ilişkiler, korkular ve seçimler çoğu zaman bir gazete haberinden daha çok şey söyler. Aristoteles'in şiiri tarihten «daha felsefi» saymasının sebebi budur.
Metin anı
Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı bu tartışmayı romanın içine yerleştirir. Roman kendini bir kurmaca olarak değil, bulunmuş bir belge olarak sunar. Anlatıcı, ölmek üzere olan iş arkadaşı Raif Efendi'nin çekmecesinden siyah kaplı bir defter çıkarır. Raif Efendi defterin yakılmasını ister, sonra vazgeçer ve «Oku, göreceksin!» der. Defterin ilk sayfasında bir tarih vardır: 20 Haziran 1933. Tarih, sayfa, çekmece: roman bize her şeyin gerçekten olduğunu söyleyen işaretler verir.
Anlatıcı geceyi defteri okuyarak geçirir. Sabah söz verdiği gibi defteri geri götürmeye gider, kapıda ağlama seslerini duyar ve Raif Efendi'nin öldüğünü anlar. Sonra şunu söyler:
Raif Efendinin ölümü bana o kadar tesir etmemişti. İçimde onu kaybetmiş gibi değil, asıl şimdi bulmuş gibi bir his vardı.
Ondan hemen önce anlatıcı, Raif Efendi'nin son akşam söylediği «Seninle şöyle bir oturup konuşamadık!» sitemini hatırlar ve artık öyle düşünmediğini söyler: önceki gece onunla uzun uzun konuşmuştur, yani defteri okumuştur. Romanın son cümlesi de aynı yere döner: anlatıcı işe gider, Raif Efendi'nin boş masasına oturur ve siyah kaplı defteri önüne koyarak onu bir kez daha okumaya başlar.
Bu iki cümlede kurmaca paradoksunun bütün unsurları var. Anlatıcı Raif Efendi'yi yaşarken tanıyamamıştı; onu yalnızca bir metin aracılığıyla, üstelik öldükten sonra buluyor. Bir insanın ölümünden daha çok etkilendiği şey, o insanın yazıdaki varlığı. Ve bizim durumumuz onunkinin bir aynası: biz de Raif Efendi'yi yalnızca bir metinden tanıyoruz. Aradaki tek fark, bizim Raif Efendi'nin hiç yaşamadığını bilmemiz. Ama romanın kapanışında yaşadığımız his, anlatıcınınkine şaşırtıcı biçimde benziyor: kaybetmiş gibi değil, bulmuş gibi.
Kitabın bulunmuş defter çerçevesi Coleridge'in «hakikat görüntüsü»nün Türkçedeki iyi bir örneği. Roman bize belgeler sunuyor, biz de gönüllü olarak onlara inanıyoruz.
Cevap ve bağlantı
Var olmadığını bildiğimiz birine neden ağlarız? Coleridge, Walton ve Aristoteles bu soruya farklı yerlerden yaklaşıyor, ama cevapları birbirini dışlamıyor. Coleridge'e göre okuma süresince inanmazlığımızı kendi isteğimizle askıya alırız. Walton'a göre bir mış gibi oyununa gireriz ve duygumuz o oyunun içinde gerçektir. Aristoteles'e göre de ağladığımız kişi yaşamamıştır ama onun türü yaşar; kurmaca olabilir olanı anlatır ve olabilir olan bizi ilgilendirir.
Radford'un «tutarsızlık» sonucu bu yüzden son söz sayılmıyor, ama sorusu hâlâ canlı. Bugün aynı soru başka yerlerde soruluyor: bir bilgisayar oyunundaki bir karaktere bağlanmak, bir dizinin bitişinde yas tutmak, sanal bir asistana teşekkür etmek. Her birinde bildiğimiz ile hissettiğimiz arasında aynı mesafe açılıyor. Edebiyat o mesafeyi en uzun süre ve en bilinçli biçimde işleyen alan.
Kapanış kancası
Raif Efendi defterinin yakılmasını istemişti. Anlatıcı onu okudu, sakladı ve bize ulaştırdı. Peki defterin anlamı artık kime ait: onu yazan ve yakılmasını isteyen adama mı, defterin kendisine mi, yoksa onu bir gecede okuyup Raif Efendi'yi yeniden bulan okura mı? Sıradaki ünite bu soruyu soruyor: yazar, metin, okur; bir metnin anlamı kime aittir?
Özet kartı
- Kurmaca paradoksu, kurmacaya gerçek duygu duymamız, duygunun nesnesinin var olmasını gerektirmesi ve kurmacanın var olmadığını bilmemiz arasındaki çelişkidir.
- Radford (1975) duygunun gerçek olduğunu kabul edip okurun tutarsız olduğu sonucuna vardı.
- Coleridge (1817) okurun inanmazlığını gönüllü ve geçici olarak askıya aldığını, Walton (1978) okurun bir mış gibi oyununa girdiğini söyledi.
- Aristoteles'e göre şiir olmuş olanı değil olabilecek olanı, tekili değil geneli anlatır; bu yüzden tarihten daha felsefidir.
- Kürk Mantolu Madonna'nın bulunmuş defter çerçevesi, bir insanı yalnızca metin aracılığıyla bulan okurun deneyimini romanın içine yerleştirir.
Kavram sözlüğü
| Türkçe | İngilizce | Kısa tanım |
|---|---|---|
| Kurmaca paradoksu | Paradox of fiction | Kurmacaya duyulan gerçek duygu ile kurmacanın var olmadığı bilgisi arasındaki çelişki |
| İnanmazlığı askıya alma | Suspension of disbelief | Okurun kurmaca dünyaya okuma süresince gönüllü olarak katılması (Coleridge) |
| Mış gibi oyunu | Make-believe | Kuralları bilinen, içinde bazı şeylerin oyun gereği doğru sayıldığı hayal etkinliği (Walton) |
| Tümel | Universal | Tek bir kişiye değil bir türe ait olan; Aristoteles'te şiirin konusu |
| Çerçeve anlatı | Frame narrative | Asıl hikâyeyi içine alan ve onu sunan dış anlatı; bulunmuş defter bir örneğidir |
Ünite quizi
- (Kazanım 1) Kurmaca paradoksunu oluşturan üç inancı kendi cümlelerinle yaz.
- (Kazanım 2) Radford ile Walton paradoksa verdikleri cevapta hangi inancı korudu, hangisini sorguladı?
- (Kazanım 2) Walton'ın örneğinde çocuğun koşarken sırıtması neyin kanıtıdır?
- (Kazanım 3) Aristoteles'e göre şair ile tarihçi arasındaki fark nedir ve bu fark şiiri neden «daha felsefi» yapar?
- (Kazanım 4) Kürk Mantolu Madonna'nın anlatıcısı Raif Efendi'yi nasıl «bulur» ve bu durum romanın okurunun durumuna nasıl benzer?
Cevaplar
- Kurmaca karakterler bize gerçek duygular yaşatır; birine acımak için onun var olduğuna inanmak gerekir; kurmaca karakterlerin var olmadığını biliriz. Üçü bir arada tutarlı olamaz.
- Radford üç önermenin hiçbirini bırakmadı; duygunun gerçekliğini, inancın gerekliliğini ve kurmacanın var olmadığı bilgisini koruyup okurun tutarsız olduğu sonucunu kabul etti. Walton ise duygunun sıradan anlamda gerçek bir duygu olup olmadığını sorguladı ve onu bir mış gibi oyununun içine yerleştirdi.
- Çocuğun gerçek bir tehlikeye inanmadığının, oyunun oyun olduğunu bildiğinin kanıtıdır; çığlığı ve kaçışı istemsiz olsa da oyuna hemen geri döner.
- Tarihçi olmuş olanı, şair olabilecek olanı anlatır; fark nazım ya da nesir değildir. Şiir tekili değil geneli, belli türden bir insanın olasılık gereği ne yapacağını anlattığı için daha felsefidir.
- Anlatıcı Raif Efendi'yi yaşarken tanıyamamış, onu defterini okuyarak ve ölümünden sonra bulmuştur; ölümünden çok yazıdaki varlığından etkilenir. Romanın okuru da Raif Efendi'yi yalnızca bir metinden tanır; fark, okurun onun hiç yaşamadığını bilmesidir.
Okuma
- Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna (1943). Romanın ilk ve son bölümleri, bulunmuş defter çerçevesini görmek için yeterli; bütün roman kısa ve kolay okunur.
- Samuel Taylor Coleridge, Biographia Literaria (1817), XIV. bölüm. İngilizce metni Project Gutenberg'de serbestçe okunabilir.
- Aristoteles, Poetika, IX. bölüm. Eser Türkçeye defalarca çevrildi; bu bölüm birkaç sayfa tutar.
- Colin Radford ve Michael Weston, «How Can We Be Moved by the Fate of Anna Karenina?» (1975) ve Kendall L. Walton, «Fearing Fictions» (1978). İngilizce; tartışmayı aslından izlemek isteyenler için.