İçeriğe geç

3.10 · Seviye 3 · Gökyüzü ve ışık

Alacakaranlık

Lamba yanmadan önceki mavi saat

Kat 3 · Bizim okumamız

Doğanın Dili Akademisi — Seviye 3, Gökyüzü ve ışık · 1.301 kelime · 2 bilim kaynağı · ≈ 6 dk okuma · 9 dk dinleme

Gelenek alıntıları kaynak kaydındaki aslından yapılır; Kur’an alıntıları Diyanet mealidir, öteki çeviriler bu akademiye aittir. Derslerdeki kişiler kurgusaldır, kaynaklar gerçektir.

Olay

Kasım, Diyarbakır surlarının üstü. Fotoğrafçılık okuyan Zelal, tripodunu Dicle'ye bakan bir burca kurmuş. Yanında, surun dibinde yıllardır çay ocağı işleten amcası Rıdvan. Güneş batalı on dakika olmuş; batı hâlâ turuncu, ama başlarının üstündeki gök koyulaşmaya başlamış.

"Ne bekliyorsun?" diye soruyor Rıdvan Amca. "Güneş battı." Zelal gülümsüyor. "Mavi saati bekliyorum. Hocamız dedi ki en güzel fotoğraflar güneş battıktan sonra, lambalar tam yanarken çekilir."

Birkaç dakika sonra gökyüzü derin, koyu bir maviye dönüyor. Ne gündüz ne gece. Surların taşları, Dicle'nin üstündeki köprü, kentin ilk yanan lambaları bu mavinin içinde parlıyor. Zelal deklanşöre art arda, hiç durmadan basıyor.

Rıdvan Amca da göğe bakıyor. "Biz buna akşamla yatsı arası derdik," diyor. "Lambalar yanmadan önceki vakit. Çocukken annem bu saatte eve çağırırdı." Bir süre susuyor. "Kırk yıldır bu surdayım, bu rengi hiç böyle fark etmemiştim."

Yirmi dakika sonra mavi kayboluyor. Gökyüzü kararıyor, kent turuncu lambalarıyla aydınlanıyor. Zelal makinesinin ekranında çektiklerine bakıyor; Rıdvan Amca da omzunun üstünden. İlk fotoğraflarda gök hâlâ açık mavi, sonrakilerde koyulaşmış, en sonuncularda neredeyse mürekkep rengi. Yirmi dakikanın bütün hikâyesi, art arda dizilmiş birkaç karede.

Ne oluyor

Zelal'in beklediği "mavi saat", alacakaranlığın bir evresi. Güneş battıktan sonra gökyüzü bir anda kararmıyor; güneş ufkun altına indikçe aşama aşama kararıyor. Bu aşamalar tanımlı.

Ama bu mavi neden? Güneş battıktan sonra gökyüzü neden turuncu ya da gri değil de mavi?

Makalenin başlığı, alacakaranlığın mavisinin yalnızca 3.1'de gördüğümüz saçılmadan gelmediğini, atmosferin yükseklerindeki ozonun da bu renkte payı olduğunu hatırlatıyor. Yaygın açıklama şöyle: güneş ufkun altındayken, ışığı başımızın üstündeki göğe ulaşmak için atmosferin yüksek katmanlarından uzun bir yol geçiyor ve bu yolda ozon, tayfın belirli renklerini soğuruyor. Kalan ışık mavi ağırlıklı.

Ren geyiği örneği ayrıca gözün bu ışığa ne kadar önemli bir uyum gösterebildiğini anlatıyor. Bizim için yirmi dakikalık bir geçiş olan mavi saat, kutup kışında saatlerce sürebiliyor; orada bu ışık bir geçiş değil, günün kendisi. Kuzey Kutbu'nda kış boyunca günün büyük kısmı bu mavi alacakaranlıkta geçiyor; ren geyiğinin gözü, bu ışıkta görmek için kendini değiştiriyor.

Ne fark ettiriyor

Rıdvan Amca kırk yıldır aynı surda, her akşam bu mavi saati yaşamış. Ama onu "akşamla yatsı arası", "lambalar yanmadan önceki vakit" diye tanımış. Zelal'in fotoğraf hocası ise ona "mavi saat" adını vermiş. Aynı dakikalar, iki farklı adla, iki farklı dikkatle görülüyor.

Rıdvan Amca'nın tanımı bir zamanın tanımı: ne yapılır, çocuklar ne zaman eve çağrılır. Zelal'in tanımı bir rengin tanımı: gökyüzü nasıl görünür, fotoğraf ne zaman çekilir. İkisi de aynı olayı adlandırıyor, ama biri hayatın düzenini, öteki gözün dikkatini taşıyor. Rıdvan Amca'nın "bu rengi hiç böyle fark etmemiştim" demesi, bir adın dikkati nasıl yönlendirdiğini gösteriyor. Zelal'in "mavi saat" sözü, kırk yıllık bir alışkanlığa yeni bir göz açtı.

Bu dersin bir başka yanı geçişin kendisi. Alacakaranlık ne gündüz ne gece. Bir eşik. Ve bu eşik kısa: Zelal'in mavi saati yirmi dakika sürdü. Eşikler çoğu zaman fark edilmeden geçiliyor; çünkü ne öncesine ne sonrasına ait. Bir şeyi fark etmek için ona bir ad vermek, bazen onu ilk kez görmek demek. Rıdvan Amca'nın yeğeninden öğrendiği iki kelime, kırk yıllık akşamlarına geriye dönük bir renk kattı; şimdi her akşam o maviyi arayacağını söylüyor.

Bir de kentin turuncu lambaları var. Mavi saat, kentin ışıklarının yandığı ama göğün henüz kararmadığı kısa bir denge. Lambalar yanınca gökyüzü kararmıyor, turuncuya boğuluyor; 3.9'da gördüğümüz gök parıltısı başlıyor. Zelal'in fotoğrafları, göğün kendi ışığının kentin ışığına teslim olduğu anı yakalıyor.

Rıdvan Amca'nın annesinin çocukları tam bu saatte eve çağırması da rastlantı değil. Işığın azaldığı ama henüz lambaların yanmadığı bu kısa süre, gözün en zorlandığı vakitlerden biri: koni hücreleri gündüzün keskinliğini yitiriyor, çubuk hücreleri ise 3.8'de gördüğümüz gibi karanlığa henüz alışmamış. Eski evlerde bu vakit, işin bırakıldığı, kapıların kapandığı, lambaların hazırlandığı bir eşikti. Bir vaktin adı, o vakitte insanın ne yapabildiğini de taşıyor.

Gelenekler ne gördü

Alacakaranlık iki metinde bir eşik olarak anılıyor, ama iki farklı biçimde.

İnşikâk 84:16 — eşik

Akşamın alaca karanlığına and olsun;

Ayet akşam alacakaranlığına yemin eder. Arapçadaki "şafak" kelimesi, Türkçedeki sabah şafağından farklı olarak, güneş battıktan sonra ufukta kalan kızıllığı ve aydınlığı anlatır. Ayetin dikkati bu eşik vaktinde: ne gün ne gece olan, yemine değer bir an.

Hegel, Minerva'nın baykuşu — geç anlamak

Alman filozof Hegel'in hukuk felsefesi üzerine kitabının önsözünden aktarılan bir imge, felsefeyi Minerva'nın, yani bilgelik tanrıçasının baykuşuna benzetir: bu baykuş ancak alacakaranlık çöktüğünde uçmaya başlar. Bu imge çoğu zaman sözcüğü sözcüğüne değil, düşüncesiyle aktarılır; burada da öyle anıyoruz. Kavram, bir çağın ancak o çağ sona ererken anlaşılabildiği düşüncesini taşır. Dikkati, anlamanın geç gelmesinde: gün bitmeden günü göremiyoruz.

Gerilim: İnşikâk suresindeki ayet alacakaranlığı bir yemin konusu, yani değeri kendinde olan bir an olarak görüyor. Hegel'e atfedilen imge ise alacakaranlığı bir sonun işareti olarak görüyor: anlam ancak gün biterken gelir. Biri eşiğin kendisine, öteki eşikten sonra gelen anlayışa bakıyor. Rıdvan Amca'nın kırk yıl sonra mavi saati fark etmesi, Hegel'in baykuşuna benziyor: bir şeyi ancak uzun bir süre geçtikten sonra görmek. Ama Zelal'in o yirmi dakikayı bekleyip yakalaması, ayetin işaret ettiği şeye daha yakın: eşiğin kendisini, geçerken görmek.

Benzetmenin sınırı

Alacakaranlıkta gördüğümüz mavi, kat 3'ün bir örneği: renk gerçek, ama onu nasıl adlandırdığımız, ona ne zaman baktığımız, hatta onu fark edip etmediğimiz bize bağlı. "Mavi saat" bir bilimsel terim değil, bir dikkat adı. Bu adın verilmesi, bir rengi görünür kılıyor.

"Gökyüzü mavi saate büründü" demek de bir benzetme. Gökyüzü bir şeye bürünmüyor; güneşin açısı değişiyor, ışığın atmosferde izlediği yol uzuyor, ozon tayfın bir kısmını soğuruyor. Biz bu fiziksel değişikliği bir an, bir saat, bir duygu olarak yaşıyoruz. Bu yaşantı sahte değil; ama fiziğin söylediğinden fazlasını taşıyor: bir günün bitişini, bir işin bırakılışını, eve dönüşü.

İnşikâk ve Hegel'e atfedilen imge ise atmosfer fiziği öğretmiyor. Biri bir vakte yemin ediyor, öteki bir felsefe imgesi kuruyor. İkisi de alacakaranlığı, bir eşiğin insana ne düşündürdüğü üzerinden okuyor.

Gözlem görevi

Kayıt: Gün batımından sonraki her beş dakika için göğün rengini, ilk görünen gök cisimlerini ve kent ışıklarının durumunu yaz. Mavi saatin ne zaman başlayıp bittiğini senin gözüne göre belirle. Bu vakte senin çevrende hangi adların verildiğini düşün: ezan vakitleri, iş çıkışı, lambaların yandığı saat. Hangisi bir zamanı, hangisi bir rengi anlatıyor?

Kentte: Kentte mavi saat, sokak lambalarının ve bina ışıklarının yandığı ama göğün henüz kararmadığı kısa süre olarak daha da belirgin görünebilir. Bir köprüden ya da yüksek bir yerden bak; kentin ışıkları ile göğün mavisi arasındaki dengenin ne zaman bozulduğunu izle.

Sonraki derse köprü

Alacakaranlıktan sonra gece gelir; bazı geceler ise dolunayla aydınlanır. Dolunay gecelerine dair çok hikâye anlatılır: insanların huzursuzlandığı, doğumların arttığı, acil servislerin dolduğu. Dolunay insanları gerçekten etkiler mi?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.