İçeriğe geç

3.8 · Seviye 3 · Gökyüzü ve ışık

Gözün karanlığa alışması

Karanlıkta yıldızların zamanla çoğalması

Kat 1 · Canlıların diliKat 3 · Bizim okumamız

Doğanın Dili Akademisi — Seviye 3, Gökyüzü ve ışık · 1.306 kelime · 2 bilim kaynağı · ≈ 6 dk okuma · 9 dk dinleme

Gelenek alıntıları kaynak kaydındaki aslından yapılır; Kur’an alıntıları Diyanet mealidir, öteki çeviriler bu akademiye aittir. Derslerdeki kişiler kurgusaldır, kaynaklar gerçektir.

Olay

Ağustos ortası, Avanos'un dışında bir tepe. Mert ile Sevda, ağustos ortalarında görülen meteor yağmurunu izlemek için gece yarısı arabayı bir toprak yola çekmiş, yere bir battaniye sermişler. Mert arabadan inince göğe bakıyor ve hayal kırıklığına uğruyor. "Bu kadar mı?" diyor. "Kentte gördüğümden pek fazlası yok."

Sevda gülüyor. "Daha yeni indik. Bir de telefonunu kapat." Mert her birkaç dakikada bir telefona bakıyor; ekranın beyaz ışığı yüzünü aydınlatıyor. Sevda telefonu elinden alıp çantasına koyuyor. "Yirmi dakika bekle," diyor. "Sonra konuşuruz."

Mert sırtüstü uzanıp bekliyor. On dakika sonra göğün daha kalabalık olduğunu fark ediyor. Yirmi dakika sonra, az önce boş sandığı yerler soluk yıldızlarla dolmuş; başının üstünde, başta göremediği soluk bir şerit, Samanyolu, beliriyor. Bir meteor geçiyor, sonra bir tane daha. Mert'in ilk on dakikada kaçırdıklarını şimdi tek tek yakalıyor.

Bir şey daha fark ediyor: belirli bir sönük yıldıza doğrudan bakınca yıldız kayboluyor; gözünü biraz yana kaydırınca yeniden beliriyor. "Gözüm bana oyun mu oynuyor?" diye soruyor. Sevda yalnızca gülümsüyor; o da ilk gecesinde aynı şeyi sormuş.

Ne oluyor

Mert'in gözü oyun oynamıyor; çalışıyor. Ve bunu bir hızda yapıyor: yavaşça.

Göz, karanlığa iki ayrı hücre türüyle uyum sağlıyor. Renkleri gören koni hücreleri birkaç dakikada uyum sağlıyor ama karanlıkta pek işe yaramıyor. Asıl işi, çok daha duyarlı olan çubuk hücreleri yapıyor. Ama onların karanlığa hazırlanması zaman alıyor.

Mert'in yaşadığı tam olarak buydu. Telefon ekranının ışığı, her bakışta çubuk hücrelerinin bir kısmını yeniden ağartıyordu. Telefonu kapatıp beklediğinde, rodopsin yavaş yavaş yeniden oluştu ve gözü, başta göremediği sönük yıldızları görmeye başladı.

Mert'in ikinci gözlemi de çubuk hücrelerinin yerleşimiyle ilgili. Gözün tam ortası, en keskin gördüğümüz bölge, çoğunlukla koni hücrelerinden oluşur. Çubuklar daha çok bu merkezin çevresinde toplanır.

Karanlığa uyumun hızı da herkeste aynı değil.

Bu çalışma karanlığa uyumu başka bir yerden gösteriyor: yaşlandıkça ve bazı göz hastalıklarında gözün karanlığa alışması yavaşlıyor. Karanlıkta yolunu bulamayan yaşlı birinin zorluğu, yalnızca alışkanlık değil, gözün kendi biyolojisi.

Ne fark ettiriyor

Mert göğe ilk baktığında "bu kadar mı?" dedi. Gökyüzü değişmemişti; değişen, onun gözüydü. Yirmi dakika sonra gördüğü yıldızlar, ilk baktığında da oradaydı. Ama onları görmek için gözünün hazırlanması gerekiyordu.

Bu, görmenin zamana bağlı olduğunu hatırlatıyor. Bazı şeyleri ilk bakışta görmüyoruz, çünkü gözümüz henüz hazır değil. Aceleyle "yok" dediğimiz şey, belki yalnızca henüz görünmeyen şey.

Telefon ekranı burada öğretici bir rol oynuyor. Mert'in her bakışı, gözünün yirmi dakikalık emeğini birkaç saniyede bozuyordu. Bir şeyi görmek için yalnızca beklemek değil, beklerken gözü bozacak ışıktan uzak durmak da gerekiyor. Sevda'nın telefonu çantaya koyması, bir sabır öğretisinden çok bir fizyoloji bilgisiydi.

Gökbilimcilerin geceleri kırmızı fener kullanması da aynı bilgiye dayanıyor. Çubuk hücreleri kırmızı ışığa çok az duyarlı; bu yüzden kırmızı bir ışıkla harita okumak, gözün karanlık uyumunu beyaz ışık kadar bozmuyor. Mert'in telefonunu tamamen kapatmak yerine ekranını kırmızıya çevirmesi de, Sevda'nın çözümüne yakın bir sonuç verirdi. Bir gözlem yeri, yalnızca karanlığıyla değil, o karanlığı koruyan küçük alışkanlıklarla da kurulur.

Yan bakış ise en ilginç ders. Bir şeyi görmek için ona doğrudan bakmamak gerekiyor. Gözün gündüz en keskin gören noktası, karanlıkta en az duyarlı yerlerinden biri oluyor. Mert sönük yıldıza dik dik baktıkça onu kaybetti; gözünü yana kaydırınca buldu. Bazen bir şeyi görmenin yolu, ona dolaylı bakmak.

Bu ders, gözü bir pencere değil, bir organ olarak düşünmeye çağırıyor. Pencere her zaman aynı şeyi gösterir; organ ise yorulur, alışır, yaşlanır, kendi saatine göre çalışır. Curcio ve Owsley'nin bulgusu, aynı göğe bakan bir genç ile bir yaşlının, ilk yirmi dakikada farklı sayıda yıldız görebileceğini düşündürüyor. Gökyüzü ikisi için aynı; ama ona açılan göz, kendi tarihini taşıyor.

Gelenekler ne gördü

Karanlık, iki metinde iki farklı yüzüyle anılıyor: biri görmenin imkânsızlığı, öteki karanlıkta görülen bir ışık.

Nûr 24:40 — karanlık

Veya derin denizin karanlıklarına benzer. Onu üstüste dalgalar ve dalgaların üstünde de bulutlar örter; karanlıklar üstünde karanlıklar; insan elini uzattığı zaman, nerdeyse onu bile göremez. Allah'ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz.

Ayet derin bir denizin katman katman karanlığını anlatır: dalga üstüne dalga, onların üstünde bulut. İnsan elini uzatsa onu bile göremez. Ayetin dikkati, ışığın dışarıdan verilmesinde: nur verilmeyenin nuru olmaz.

Juan de la Cruz, Karanlık Gece 3–4 — karanlıkta görmek

O mutlu gecede, gizlice, kimse beni görmezken, ben de hiçbir şeye bakmazken, yüreğimde yanandan başka ne ışığım vardı ne kılavuzum. O bana yol gösterdi, öğle ışığından daha kesin, beni bekleyenin, iyi bildiğim birinin, kimsenin görünmediği bir yerde beklediği yere.

On altıncı yüzyılda yaşamış İspanyol şair ve rahip Juan de la Cruz, ruhun Tanrı'ya yolculuğunu bir gece kaçışı olarak anlatır. Bu gecede dışarıdan hiçbir ışık yoktur; yol gösteren, yürekte yanan ışıktır. Şiirin dikkati, karanlığın görmeyi engellemesinde değil, başka türlü bir görmeyi mümkün kılmasında.

Gerilim: Nûr suresindeki karanlık, görmenin imkânsız olduğu bir karanlık: el bile görünmez ve ışık ancak dışarıdan verilirse var olur. Juan de la Cruz'un karanlığı ise bir kılavuz: dışarıdaki ışık söndüğünde içerideki ışık yol gösterir. Biri karanlığı bir yoksunluk, öteki bir imkân olarak görüyor. Mert'in gecesi ikisini birden taşıyor: ilk dakikalarda karanlık onu kör etti, telefonunun ışığı bile gözünü bozdu. Ama dışarıdaki ışıkları kapatıp beklediğinde, karanlık ona daha önce hiç görmediği bir gökyüzünü gösterdi.

Benzetmenin sınırı

Bu ders iki katı birlikte taşıyor. Kat 1 açısından karanlığa uyum, gözün kendi içindeki bir biyolojik süreç: rodopsin yeniden oluşuyor, çubuk hücreleri duyarlılaşıyor. Burada bir sinyal yok, bir mesaj yok; yalnızca bir hücre kimyası.

Kat 3'e geçince soru değişiyor: bu kimya görmemizi nasıl biçimlendiriyor? "Gökyüzü yirmi dakikada doldu" demek bir yanılgı; gökyüzü değişmedi, gözümüz değişti. Gördüğümüzün, gözümüzün o anki durumuna ne kadar bağlı olduğunu unutursak, kendi sınırlarımızı dünyanın sınırları sanabiliriz.

Nûr suresi ve Juan de la Cruz ise gözün biyolojisinden söz etmiyor. İkisi de karanlığı ve ışığı insanın iç dünyası için bir benzetme olarak kullanıyor. Bu ders o benzetmeleri, gözün karanlıktaki gerçek yolculuğunun yanında okumayı öneriyor; ama birinin ötekini kanıtladığını söylemiyor.

Gözlem görevi

Kayıt: İlk sayım ile yirmi dakika sonraki sayımı yaz. Arada bir ışığa baktıysan, ne kadar süre baktığını ve sonra yeniden alışmanın ne kadar sürdüğünü not et. Yan bakışla görebildiğin ama doğrudan bakınca kaybolan yıldızları işaretle.

Kentte: Kentte tam karanlık zor bulunur, ama aynı deneyi bir balkonda, odanın ışıklarını kapatıp yapabilirsin. Kent ışığı altında bile, yirmi dakika sonra birkaç yıldızın daha belirdiğini görebilirsin. Karanlık bir odaya girdiğinde eşyaların birkaç dakika içinde belirmesi de aynı uyumun gündelik bir örneği.

Sonraki derse köprü

Mert'in yirmi dakika sonra gördüğü Samanyolu, kentte hiç görünmüyordu. Göz ne kadar alışırsa alışsın, bazı ışıklar kentin ışıkları altında kaybolur. Kaybolan Samanyolu, bir sonraki soru.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.