14.9 · Seviye 14 · Kâinat kitabı
Saat ve saatçi
Kırda bulunan bir taş ve bir saat
Kat 4 · Kâinat kitabı
Doğanın Dili Akademisi — Seviye 14, Kâinat kitabı · 1.635 kelime · 2 bilim kaynağı · ≈ 7 dk okuma · 11 dk dinleme
Gelenek alıntıları kaynak kaydındaki aslından yapılır; Kur’an alıntıları Diyanet mealidir, öteki çeviriler bu akademiye aittir. Derslerdeki kişiler kurgusaldır, kaynaklar gerçektir.
Olay
Mayıs sonu, Kütahya, Simav. Öğleden sonra. Kasabanın dışında, eski bir bağın yanındaki tarla. Yetmiş altı yaşındaki Ömer Usta kırk yıl Simav çarşısında saatçilik yapmış; dükkânı kapatalı üç yıl olmuş. Torunu Pınar biyoloji okuyor, yaz başında yanına gelmiş. İkisi tarlanın kenarında yürüyor; Ömer Usta'nın babasından kalan bağı görmeye gelmişler.
Pınar'ın ayağı bir taşa takılıyor. Taşı eline alıyor: yuvarlak, gri, bir yanı yosunlu. Bir kenara atacakken, toprağın içinde parlayan bir şey dikkatini çekiyor. Eğilip çıkarıyor: paslanmış, camı çatlamış eski bir cep saati.
Ömer Usta saati eline alır almaz yüzü değişiyor. Kapağını tırnağıyla açıyor, içine bakıyor. "Bu benim değil," diyor, "ama tanıyorum bu markayı. Altmışlardan kalma. Biri tarlada düşürmüş."
Pınar taşı da uzatıyor. "Peki bu?"
Ömer Usta gülüyor. "O hep oradaydı."
"Nereden biliyorsun?"
"Bilmiyorum. Ama saate bakınca biliyorum ki birisi yaptı. Taşa bakınca öyle bir şey düşünmüyorum."
Akşam, evde, Ömer Usta saati açıp çarkları tek tek çıkarıyor. Pınar yanında oturuyor. "Bak," diyor Ömer Usta, "bu çark şu çarka, bu yay şu dişliye. Biri yanlış olsa saat yürümez. Her parça bir iş için."
Pınar bir süre bakıyor. Sonra telefonundan bir resim açıyor: bir derste gördüğü, deniz salyangozlarının gözleri. En basitinden, yalnızca ışığa duyarlı bir hücre lekesinden, merceği olan bir göze kadar dizilmiş. "Dede, gözde de her parça bir iş için. Ama bunu kimse yapmadı. Yavaş yavaş oldu."
Ömer Usta gözlüğünü takıp resme bakıyor. Uzun süre bir şey demiyor. Sonra çarkı yerine koyarken: "Saati de bir günde yapmadılar ama. Benden önce yüz kuşak saatçi denedi, bozdu, düzeltti."
Ne oluyor
Ömer Usta'nın "saate bakınca biliyorum ki birisi yaptı" sezgisi, felsefe tarihinde ünlü bir çıkarımın gündelik hâli. Pınar'ın deniz salyangozu gözleri ise bu çıkarıma bilimin verdiği başka bir açıklamanın örneği.
Bu hesap bir model: gerçek bir hayvan soyunun gözünün nasıl evrimleştiğini adım adım göstermiyor. Ama bir soruya cevap veriyor: ışığa duyarlı düz bir lekeden mercekli bir göze, her adımı bir öncekinden biraz daha iyi görerek, makul bir sürede ulaşılabilir mi? Nilsson ve Pelger'in cevabı evet; ve bilerek en yavaş varsayımları seçtikleri hâlde.
Pınar'ın telefonundaki resim bu iki çalışmanın arasında bir yerde duruyor: yaşayan farklı hayvanlarda görülen, basitten karmaşığa göz tipleri. Bunlar bir hayvanın atalarının gözleri değil; aynı gruba ait yaşayan türlerin gözleri. Ama aradaki aşamaların mümkün olduğunu, her aşamanın kendi sahibine bir işe yaradığını gösteriyor.
Ne fark ettiriyor
Ömer Usta ile Pınar aynı şeyi görüyor: parçaları bir iş için birbirine uymuş bir düzen. Saatte de gözde de. Ayrıldıkları yer, bu düzenin nereden geldiği.
Ömer Usta'nın sezgisi güçlü ve kolayca reddedilemez. Taş ile saat arasındaki fark gerçek: taşın parçaları bir iş için düzenlenmiş değil, saatin parçaları öyle. Bir saat bulduğumuzda bir saatçi düşünmemiz akla yatkın. Soru, aynı sezginin göz için de geçerli olup olmadığı.
Pınar'ın cevabı, düzenin tek bir yapımcı olmadan, küçük ve yararlı adımların birikmesiyle de doğabileceği. Nilsson ve Pelger bunun zaman olarak mümkün olduğunu hesaplıyor; Lamb ve arkadaşları omurgalı gözünün evrimine dair izleri topluyor.
Ama Ömer Usta'nın son sözü ilginç bir dönüş yapıyor: "Saati de bir günde yapmadılar. Benden önce yüz kuşak saatçi denedi, bozdu, düzeltti." Bu, saatin kendisinin de bir birikimin ürünü olduğunu söylüyor. Ömer Usta farkında olmadan, iki yüz elli yıl önce bir filozofun yazdığı bir itiraza çok yakın bir şey söylüyor.
Gelenekler ne gördü
Paley, Natural Theology (1802), 1. bölüm — tasarım
Bir fundalığı geçerken ayağımın bir taşa çarptığını ve bana taşın oraya nasıl geldiğinin sorulduğunu düşünelim. Belki, aksini gösteren bir şey bilmediğim için, onun orada sonsuzdan beri durduğunu söyleyebilirdim; bu cevabın saçmalığını göstermek de pek kolay olmazdı. Ama yerde bir saat bulduğumu ve saatin oraya nasıl geldiğinin sorulduğunu düşünelim.
Şu nedenle, başka hiçbir nedenle değil: saati incelediğimizde, taşta bulamayacağımız bir şeyi görürüz; çeşitli parçaları bir amaç için biçimlendirilmiş ve bir araya getirilmiştir.
İngiliz din adamı William Paley, 1802'de yayımladığı Doğal Teoloji kitabını bu sahneyle açıyor. Taş ile saat arasındaki farkı parçaların bir amaç için düzenlenmiş olmasında buluyor. Kitabın geri kalanında aynı akıl yürütmeyi canlılara uyguluyor: gözü, eklemleri, kasları tek tek inceliyor ve her birinde bir saatteki gibi bir amaçlı düzen görüyor. Sonuç: saatin bir saatçisi varsa, doğanın da bir tasarımcısı vardır. Ömer Usta'nın tarladaki sezgisi Paley'nin açılış sahnesiyle neredeyse aynı.
Hume, Doğal Din Üzerine Diyaloglar (1779) — kuşku
Ama bu dünya ne kadar kusursuz bir ürün olursa olsun, eserin bütün üstünlüklerinin haklı olarak ustaya verilip verilemeyeceği yine belirsiz kalır. Bir gemiyi incelersek, bu kadar karmaşık, yararlı ve güzel bir makineyi yapan marangozun becerisi hakkında ne yüce bir fikir edinmemiz gerekir!
Ve onun, başkalarını taklit eden, uzun çağlar boyunca sayısız denemeyle, yanlışla, düzeltmeyle, düşünüp taşınmayla ve tartışmayla yavaş yavaş gelişmiş bir sanatı kopyalayan aptal bir zanaatçı olduğunu gördüğümüzde ne kadar şaşırırız!
İskoç filozof David Hume'un ölümünden sonra, 1779'da yayımlanan Diyaloglar'da, tasarım çıkarımını savunan Cleanthes'e kuşkucu Philo itiraz ediyor. Hume'un kitabı Paley'den yirmi üç yıl önce çıktı; yani Paley'nin saati, Hume'un itirazlarından sonra yazıldı. Philo'nun bu itirazı, bir eserin üstünlüğünün tek bir ustanın aklını göstermediğini söylüyor: gemi, uzun çağlar boyunca denenip düzeltilmiş bir sanatın ürünü olabilir. Ömer Usta'nın "yüz kuşak saatçi" sözü bu itirazın tam karşılığı. Hume'un Philo'su burada bir tasarımcıyı reddetmiyor; yalnızca çıkarımın göründüğü kadar sağlam olmadığını gösteriyor.
Darwin, Türlerin Kökeni — başka açıklama
Gözün, odağı farklı uzaklıklara ayarlamak, farklı miktarda ışık almak, küresel ve renk sapmalarını düzeltmek için taşıdığı bütün eşsiz düzenekleriyle doğal seçilimle oluşmuş olabileceğini varsaymak, açıkça itiraf ederim, olabilecek en yüksek derecede saçma görünüyor.
o zaman kusursuz ve karmaşık bir gözün doğal seçilimle oluşabileceğine inanmanın güçlüğü, hayal gücümüz için aşılmaz olsa da, gerçek bir güçlük sayılamaz.
Darwin, 1859'da Türlerin Kökeni'nin "kuramın güçlükleri" bölümünde, Paley'nin de sevdiği örneği, gözü ele alıyor. İlk cümlede güçlüğü açıkça kabul ediyor: gözün doğal seçilimle oluştuğunu düşünmek saçma görünüyor. Ama hemen ardından bir şartlı akıl yürütme kuruyor: basitten karmaşığa, her biri yararlı aşamalar varsa, göz biraz bile değişkenlik gösteriyorsa ve bu değişiklikler kalıtsalsa, güçlük gerçek değil, yalnızca hayal gücümüzün sınırı. Darwin bir tasarımcıyı çürütmeye kalkışmıyor; Paley'nin açıklamaya ihtiyaç duyduğu düzen için başka bir açıklama öneriyor.
Gerilim: Paley, Hume ve Darwin'in önünde duran olgu ortak: parçaları bir iş için uyumlu doğal düzen. Paley bu düzenden bir tasarımcıya varıyor; saat ile göz arasındaki benzerlik ona göre yeterli bir delil. Hume'un Philo'su bu çıkarımın sağlamlığından kuşkulanıyor ama yerine bir açıklama koymuyor: düzen bir ustayı gösterebilir, bir sanatın uzun birikimini de gösterebilir, bilemeyiz. Darwin ise o birikimi açıklayan bir mekanizma öneriyor: doğal seçilim. Paley saati bir saatçiye bağlıyor, Hume saatçinin tek ve akıllı olduğundan kuşkulanıyor, Darwin saatçisiz bir saatin nasıl oluşabileceğini gösteriyor. Ömer Usta bu üç sesin hepsini bir öğleden sonrada konuşuyor: tarlada Paley, akşam çarkları sökerken Hume.
Benzetmenin sınırı
Kat 4, "doğadaki düzen bir tasarımcının işaretidir" inancı. Bu ders onu ne kanıtlıyor ne de çürütüyor; ve bu, ders için bir kaçış değil, tam olarak gösterilmek istenen şey.
Bir yandan, gözün evrimine dair bulgular tasarımcı inancını çürütmüyor. Nilsson ve Pelger'in hesabı ya da Lamb ve arkadaşlarının senaryosu, gözün nasıl oluşmuş olabileceğini açıklıyor; doğanın yasalarının, maddenin ya da evrenin var olmasının bir nedeni olup olmadığı sorusuna dokunmuyor. Birçok inanan, doğal seçilimi kabul edip onu Tanrı'nın işleyişinin bir yolu olarak görüyor. "Göz evrimleşti, öyleyse tasarımcı yok" demek, bir biyoloji bulgusundan bir metafizik sonuç çıkarmak olur.
Öte yandan, aynı bulgular Paley'nin özgün çıkarımını büyük ölçüde zayıflatıyor. Paley'ye göre gözdeki amaçlı düzen ancak bir tasarımcıyla açıklanabilirdi; Darwin'den sonra başka bir açıklama var. Bu, tasarımcı inancının yanlış olduğunu göstermiyor; ama Paley'nin onu kanıtlamak için kullandığı yolun, yani "bu düzen başka türlü açıklanamaz" yolunun artık kapalı olduğunu gösteriyor. Bir inanç için kurulan bir delilin çökmesi, inancın kendisinin çökmesi demek değil.
Bir sınır daha: Hume'un itirazı, Darwin'in açıklamasından seksen yıl önce yazıldı. Hume bir mekanizma önermedi; yalnızca çıkarımın göründüğünden zayıf olduğunu gösterdi. Felsefi bir kuşku ile bilimsel bir açıklama aynı şey değil; ama bu derste ikisi aynı soruda buluşuyor.
Gözlem görevi
Kayıt: İki nesnenin her biri için "bunu biri mi yaptı, yoksa kendiliğinden mi oluştu?" sorusunu cevapla ve cevabının nedenini yaz. Doğal nesnede amaçlı görünen bir düzen var mı? Varsa, bu düzeni bir yapımcıyla mı, uzun bir birikimle mi, başka bir şeyle mi açıklardın? İnsan yapımı nesnenin de bir tarihi olup olmadığını düşün: o vidanın biçimi bir günde mi bulundu?
Kentte: Kentte bir saatçi, bir tamirci, bir terzi dükkânının vitrinine bak. Ustanın kullandığı aletlerden birini seç ve onun biçiminin nasıl ortaya çıkmış olabileceğini düşün. Sonra bir ağacın yaprağına bak: onun biçimi nasıl ortaya çıktı? İki sorunun cevabını karşılaştır.
Sonraki derse köprü
Bu derste doğal düzen bir tasarımcıya, bir birikime ya da bir soruya işaret ediyordu; ama kimse doğanın ağzından konuşmuyordu. Seviyenin son dersinde tersine bakıyoruz: doğaya söyletilen sözler. Yerli Amerikalı bir şefe atfedilen ünlü bir konuşma, bir bilim insanına atfedilen arılar üzerine bir cümle. Bu sözler kimin ve neden yayıldılar?
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.