İçeriğe geç

14.8 · Seviye 14 · Kâinat kitabı

Her doğal olgu bir simgedir

Bir dağa tırmanmak

Kat 4 · Kâinat kitabı

Doğanın Dili Akademisi — Seviye 14, Kâinat kitabı · 1.605 kelime · 2 bilim kaynağı · ≈ 7 dk okuma · 11 dk dinleme

Gelenek alıntıları kaynak kaydındaki aslından yapılır; Kur’an alıntıları Diyanet mealidir, öteki çeviriler bu akademiye aittir. Derslerdeki kişiler kurgusaldır, kaynaklar gerçektir.

Olay

Temmuz başı, Niğde, Aladağlar. Çukurbağ köyünün üstündeki vadiden yukarı çıkan patika. Sabah altı. Grup dört kişi; önde dağ rehberi Arif Bey, elli iki yaşında, bu vadiyi otuz yıldır çıkıyor. Arkasında, ilk kez yüksek dağa gelen Melis: otuz dört yaşında, Ankara'da muhasebeci, sırtında herkesinkinden ağır bir çanta. Yanına fazladan su, fazladan giysi, bir de kitap almış.

İlk saat iyi gidiyor. İkinci saatte vadi daralıyor, yokuş dikleşiyor. Melis bir kayanın üstünde duruyor, nefes nefese, önündeki yamaca bakıyor.

"Bu duvar," diyor. "Bunu nasıl çıkacağız? Dimdik."

Arif Bey dönüp yamaca bakıyor. "Dimdik değil. Otuz derece bile yok. Yorgunken öyle görünür."

Melis inanmıyor. Gözünün önünde duran yamaç ona neredeyse dik görünüyor.

Arif Bey çantasını yere bırakıp Melis'in çantasını kaldırıyor, tartar gibi. "Bunun yarısını bana ver." Fazla suyu ve kitabı kendi çantasına alıyor. Grubun öbür üyesi, Melis'in üniversiteden arkadaşı, onun yanına geçiyor; birlikte yürümeye başlıyorlar.

Yarım saat sonra Melis yeniden yamaca bakıyor. Hâlâ dik, ama bir saat önceki kadar değil. Arkadaşıyla konuşarak yürüyor.

Öğleye doğru bir sırta çıkıyorlar. Karşıda zirve, karla çizgilenmiş gri bir kaya kütlesi. Melis bir süre bakıyor. Sonra Arif Bey'e dönüp: "Dağ insana bir şey anlatıyor gibi, değil mi? Bu yokuş benim hayatım gibi."

Arif Bey gülüyor. "Dağ bir şey anlatmaz. Ama senin içinden geçeni gösterir. Sabah sana duvar gibi görünen yamaç, şimdi bir yol."

Ne oluyor

Melis'in yamacı "dimdik" görmesi ile Arif Bey'in "otuz derece bile yok" demesi arasındaki fark, algı psikolojisinin uzun süredir tartıştığı bir soruya denk geliyor: bir yokuşun ne kadar dik göründüğü, yalnızca yokuşun kendisine mi bağlı, yoksa onu çıkacak kişinin hâline de mi?

Bu bulguya göre Melis'in gördüğü yamaç, kısmen Melis'in kendi hâli: ağır çanta, yorgunluk, yalnızlık. Arif Bey çantanın yükünü alıp arkadaşı yanına geçince, yamaç da değişmiş gibi görünüyor.

Ama bu araştırma çizgisi tartışmasız değil.

Yani bir deneyde sırtına ağır bir çanta yüklenen biri, "bu çanta yokuşu dik göstermek için verildi" diye sezip tahminini buna göre değiştirebilir. Bu, tepenin gerçekten daha dik görüldüğü anlamına gelmeyebilir. Melis'in durumunda deney yok; ama yorgunken "dimdik" demesinin ne kadarı gördüğü, ne kadarı hissettiği, bunu ayırmak kolay değil.

Ne fark ettiriyor

Bu iki çalışmanın arasındaki tartışma, dersin konusunu dolaylı yoldan aydınlatıyor. Bir yanda, bir doğal görünüşün, bir yamacın dikliğinin, onu algılayanın iç hâline göre değiştiği iddiası. Öbür yanda, bu değişimin algının kendisinde mi yoksa algı hakkında söylenen sözde mi olduğu sorusu. Bilim burada henüz kesin bir cevap vermiyor; yalnızca soruyu keskinleştiriyor.

Melis'in "bu yokuş benim hayatım gibi" cümlesi ise başka bir şey yapıyor. O, yamacın iç hâlini etkilediğini değil, yamacın iç hâlinin bir resmi olduğunu söylüyor. Bu bir algı iddiası değil, bir benzetme. Ve insanların çok eski bir alışkanlığı: zor bir dönemden "yokuş" diye, umutsuz bir hâlden "karanlık" diye, kararlı birinden "kaya gibi" diye söz etmek.

Arif Bey'in cevabı bu iki şeyi ayırıyor: "Dağ bir şey anlatmaz. Ama senin içinden geçeni gösterir." Yani dağ bir mesaj göndermiyor; ama Melis'in dağa bakışı, onun kendi hâli hakkında bir şey ortaya koyuyor. Bu ayrım, dersin üç geleneğinin her birinde farklı bir biçimde karşımıza çıkıyor.

Gelenekler ne gördü

Emerson, Nature IV, «Language» — simge

Simge olan yalnızca kelimeler değildir; şeyler de simgedir. Her doğal olgu, bir ruhsal olgunun simgesidir. Doğadaki her görünüş zihnin bir hâline karşılık gelir ve zihnin o hâli ancak o doğal görünüşü resmi olarak sunarak anlatılabilir. Öfkeli bir adam bir aslandır, kurnaz bir adam bir tilki, sağlam bir adam bir kaya, bilgili bir adam bir meşale.

Amerikalı yazar Ralph Waldo Emerson 1836'da yayımladığı Nature adlı denemesinin dil üzerine bölümünde üç basamaklı bir iddia kuruyor: kelimeler doğal olguların işaretleri; tek tek doğal olgular tek tek ruhsal olguların simgeleri; ve doğanın bütünü ruhun simgesi. İlk basamak için dilin tarihinden örnek veriyor: "doğru" kelimesi aslında "düz", "ruh" kelimesi aslında "rüzgâr" demek. Ama Emerson'a göre bu yalnızca kelimelerle ilgili değil; şeylerin kendisi simge. Melis'in "bu yokuş benim hayatım gibi" demesi, Emerson'un ikinci basamağının tam örneği.

Mesnevi I.1–18 — ney

Herkes kendi zannınca dostum oldu; içimdeki sırları kimse aramadı. Sırrım iniltimden uzak değil; ama gözde ve kulakta o ışık yok.
Ham olan, pişmişin hâlini hiç anlamaz; öyleyse söz kısa kesilmeli, vesselam.

Mevlânâ Mesnevi'yi bir neyin sesiyle açıyor. Ney, sazlıktan kesilmiş bir kamış; 7.13'te bu kamışın ayrılık iniltisini dinlemiştik. Bu beyitlerde ney bir adım daha ileri gidiyor: herkes onu kendi zannına göre anlıyor, ama içindeki sırrı kimse aramıyor. Sır iniltinin içinde, uzakta değil; ama onu görmek için gözde ve kulakta başka bir ışık gerekiyor. On sekizinci beyit de bir sınır koyuyor: ham olan, pişmiş olanın hâlini anlayamaz. Ney burada doğadan alınmış bir nesne, ama aynı zamanda bir simge: ayrılmış ve aslını arayan insan ruhu.

Swedenborg, karşılıklar — karşılık

Bütün doğal dünya ruhsal dünyaya karşılık gelir; yalnızca genel olarak doğal dünya değil, onun her bir ayrıntısı da.
Şunu anlamak gerekir: doğal dünya ruhsal dünyadan doğar ve varlığını sürekli ondan alır, tıpkı bir sonucun onu meydana getiren nedenden doğması gibi.

İsveçli bilim insanı ve din düşünürü Emanuel Swedenborg, 1758'de yayımladığı Cennet ve Cehennem adlı eserinde "karşılıklar" öğretisini anlatıyor. Ona göre doğal dünyadaki her şey, bütünüyle ve her ayrıntısıyla, ruhsal dünyadaki bir şeye karşılık geliyor; ve doğal dünya, bir sonucun nedeninden doğması gibi, ruhsal dünyadan doğuyor. Emerson'un simge düşüncesi Swedenborg'dan beslendi; Emerson da Nature'ın sonraki sayfalarında onu anıyor.

Gerilim: Üç ses de doğal olgu ile iç ya da ruhsal bir şey arasında bir bağ görüyor, ama bu bağın ne türden olduğu konusunda ayrılıyorlar. Swedenborg'da bağ bir nedensellik: doğal dünya ruhsal dünyadan doğuyor, her doğal şey bir ruhsal nedenin sonucu. Emerson'da bağ bir anlam ilişkisi: doğal olgu ruhsal olgunun simgesi, onu anlatmanın tek yolu. Mevlânâ'da ise bağ bir okuma meselesi: ney bir sır taşıyor, ama herkes onu kendi zannına göre duyuyor; sırrı görmek için ham olmamak, pişmiş olmak gerekiyor. Bir uçta doğa ruhun sonucu, öbür uçta doğa ancak olgunlaşmış bir göze açılan bir sır. Arif Bey'in "dağ bir şey anlatmaz, ama içinden geçeni gösterir" sözü Emerson'a yakın; Melis'in yokuşu "hayatım gibi" görmesi de. Swedenborg'un iddiası ise ikisinin de ötesinde.

Benzetmenin sınırı

Kat 4, "her doğal olgu bir ruhsal olgunun simgesidir" ve "doğal dünya ruhsal dünyaya karşılık gelir" düşünceleri. Ders bu düşüncelere iki yönden sınır çiziyor.

Bir yandan, eğim algısı araştırmaları bu düşünceleri kanıtlamıyor. Bir yamacın yorgun birine daha dik görünmesi, ya da öyle göründüğünü söylemesi, yamacın Melis'in hayatının bir simgesi olduğunu göstermez. Yalnızca algının ve algı hakkındaki yargının, bakanın hâlinden etkilenebildiğini gösterir. Durgin ve arkadaşlarının eleştirisi de bu etkinin bile tartışmalı olduğunu hatırlatıyor.

Öte yandan, aynı araştırmalar bu düşünceleri reddetmiyor da. "Yokuşun dik görünmesi yalnızca yorgunluk ya da deney talebi, öyleyse doğal olgular hiçbir şeyin simgesi değil" demek, Emerson'un ve Swedenborg'un iddiasını bir algı deneyiyle tartmaya çalışmak olur. Onların iddiası algı psikolojisinin ölçtüğü şey hakkında değil; doğanın ve ruhun ne olduğu hakkında.

Bir sınır daha: Melis'in "bu yokuş benim hayatım gibi" demesi ile Swedenborg'un "doğal dünya ruhsal dünyadan doğar" demesi aynı türden cümleler değil. İlki bir benzetme, insanın kendi deneyimini anlatma yolu; ikincisi dünyanın yapısı hakkında bir iddia. Benzetmeyi kullanmak, iddiayı kabul etmeyi gerektirmiyor.

Gözlem görevi

Kayıt: Her tahminini ve gerçek eğimi yaz. Tahminlerin birbirinden ne kadar farklı? Gerçek eğime en yakın hangisi? Tahmin ederken kendini ne kadar etkilenmiş hissettin: yorgunluktan mı, yükten mi, "yorgunken daha dik görmem gerekir" düşüncesinden mi? Son olarak, o yokuşa bakarken aklına gelen bir benzetmeyi yaz: o yokuş neye benziyordu?

Kentte: Kentte bir yokuş sokak, bir alt geçidin merdiveni ya da bir metro çıkışı aynı işi görür. Sabah işe giderken ve akşam eve dönerken aynı yokuşa bak; iki tahmini karşılaştır. Akşam yorgunken yokuşa verdiğin adı, bir benzetmeyi, bir kelimeyi not et.

Sonraki derse köprü

Bu derste doğal olgular bir iç hâlin simgesiydi. On dokuzuncu yüzyılın başında bir İngiliz din adamı başka bir okuma önerdi: doğadaki düzen, bir tasarımcının işaretiydi. Kırda bulunan bir saatin bir saatçiyi gösterdiği gibi. Sıradaki derste bu benzetmeye ve ona yöneltilen kuşkulara bakıyoruz.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.