İçeriğe geç

13.8 · Seviye 13 · Bedenindeki doğa

Mevsim ve ruh hâli

Kasımda günlerin kısalmasıyla gelen ağırlık

Kat 1 · Canlıların diliKat 3 · Bizim okumamız

Doğanın Dili Akademisi — Seviye 13, Bedenindeki doğa · 1.307 kelime · 2 bilim kaynağı · ≈ 6 dk okuma · 9 dk dinleme

Gelenek alıntıları kaynak kaydındaki aslından yapılır; Kur’an alıntıları Diyanet mealidir, öteki çeviriler bu akademiye aittir. Derslerdeki kişiler kurgusaldır, kaynaklar gerçektir.

Olay

Kasım sonu, Giresun. Akşam dört buçukta hava kararmış; yağmur üç gündür dinmiyor. Gülbahar Hanım, elli beş yaşında, mutfakta çay demliyor. Kızı Sena, psikoloji okuyan bir üniversite öğrencisi, hafta sonu için eve gelmiş.

"Anne, yine mi kasım ağırlığı?"

Gülbahar Hanım gülümsüyor ama yorgun. "Her yıl böyle. Fındık bitti, bahçe boşaldı, gün kısaldı. Sabah kalkmak istemiyorum. Akşam erken uykum geliyor. Ekmeğe, tatlıya saldırıyorum."

"Martta geçiyor ama, değil mi?"

"Martta, nisanda. Güneş görünce kendime geliyorum."

Sena telefonundan bir şey okuyor. "Buna mevsimsel depresyon diyorlar. Kış depresyonu. Işık terapisiyle tedavi ediliyormuş."

Babası Kâmil Bey salondan sesleniyor: "Depresyon değil o, Karadeniz kışı. Hepimiz böyleyiz kasımda."

Sena telefonu bırakıyor. "Ama geçen dönem bir hocamız başka bir şey anlattı. Büyük bir ankette, insanların depresyonuyla mevsim arasında bir bağ bulamamışlar."

Gülbahar Hanım çaydanlığı ocaktan alıyor. "Bana ankette ne çıktığı değil, kasımda ne hissettiğim önemli kızım."

Sena bir süre susuyor. "Haklısın. Ama ikisi de doğru olabilir mi?"

Ne oluyor

Gülbahar Hanım'ın tarif ettiği şey, kış aylarında birçok insanın anlattığı bir deneyim: uykunun artması, iştahın tatlıya kayması, enerjinin düşmesi ve ilkbaharla geçmesi. Bu deneyimin bir hastalık tablosu olarak tarif edilmesi, kırk yılı aşkın bir geçmişe sahip.

Rosenthal ve arkadaşlarının tarif ettiği belirtiler, Gülbahar Hanım'ın anlattıklarına çok benziyor: aşırı uyku, tatlıya düşkünlük, ilkbaharda düzelme. Ama makalenin kendisi de bunun küçük bir hasta grubuna dayandığını gösteriyor: 29 hasta, ışık denemesi yalnızca 11 kişide ve "ön" bulgular. Üstelik hastaların çoğunda zaten bir duygudurum bozukluğu varmış.

Sena'nın hocasının anlattığı çalışma ise başka bir yönden bakıyor.

Traffanstedt ve arkadaşlarının bulgusu, Gülbahar Hanım'ın deneyimini çürütmüyor; ama onu genellemeyi sorguluyor. Büyük bir nüfusta, ortalamada, depresyon kışın daha sık görünmüyor. Bu, kimsenin kışın ağırlık hissetmediği anlamına gelmiyor. Bir nüfus ortalaması, bazı kişilerde belirgin olan bir örüntüyü gizleyebilir; tersine, bazı kişilerde belirgin olan bir örüntü de nüfusa genellenemeyebilir. İki çalışma aynı soruya farklı ölçeklerden bakıyor ve aynı cevabı vermiyor.

Ne fark ettiriyor

Gülbahar Hanım'ın "bana ankette ne çıktığı değil, kasımda ne hissettiğim önemli" sözü, bir bilimsel tartışmanın ortasında bir insanın kendi deneyimini savunması. Sena'nın "ikisi de doğru olabilir mi?" sorusu ise bu dersin asıl sorusu.

İkisi de doğru olabilir. Bir kişi her kasım bir ağırlık hissedebilir; ve aynı anda, büyük bir nüfusta kışın depresyonun belirgin biçimde arttığı gösterilemeyebilir. Ortalama, bireyin ne yaşadığını söylemiyor; birey de ortalamanın ne olduğunu. Kâmil Bey'in "hepimiz böyleyiz kasımda" sözünde de bir ders var: bir hissin çok yaygın olması, onun bir hastalık olup olmadığını belirlemiyor.

Bir şey de önemli: Gülbahar Hanım'ın kasım ağırlığı, onun gündelik hayatını sürdürmesini engellemiyor. Ama ağırlık uzun sürer, derinleşir, hayatı sürdürmeyi zorlaştırırsa, bu bir derste değil, bir hekimle ya da bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşulacak bir konu olur. Bu ders bir tanı koymuyor; yalnızca mevsimle ruh hâli arasındaki bağın ne kadar karmaşık olduğunu gösteriyor.

Gelenekler ne gördü

Hippokrates, Havalar, Sular, Yerler — iklim

Önce yılın mevsimlerini, her birinin neler yapabileceğini düşünmeli; çünkü mevsimler birbirine hiç benzemez, hem kendi aralarında hem de birinden ötekine geçerken çok farklıdır.

Hippokrates'in adıyla bilinen bu kitap, hekime bir kente geldiğinde önce nelere bakması gerektiğini anlatıyor: mevsimlere, rüzgârlara, sulara, kentin güneşe göre konumuna, insanların yaşama biçimine. Hekimlik burada bedenin içinden değil, bedeni çevreleyen dünyadan başlıyor. Bu pasaj bedensel hastalıklardan söz ediyor; ama mevsimin insanı etkilediği fikri, iki buçuk bin yıl öncesinden geliyor.

Vaiz 3:4 — ağlamanın vakti

Ağlamanın vakti var, gülmenin vakti var; yas tutmanın vakti var, dans etmenin vakti var.

Vaiz kitabının üçüncü bölümü, "her şeyin bir mevsimi var" diye açılan ünlü bir sırayla başlıyor. Bu ayet o sıranın içinde: ağlamak da gülmek de, yas da dans da kendi vaktine sahip. Vaiz, insanın ruh hâllerini mevsimler gibi, bir düzenin içinde gelip giden şeyler olarak görüyor.

Gerilim: İki ses de mevsimle insan hâli arasında bir bağ kuruyor, ama bağı farklı biçimde anlıyor. Hippokrates'te mevsim bir neden: bedeni etkileyen, hekimin hesaba katması gereken bir dış etken. Mevsim değişince beden de değişiyor ve hekim bunu bilmeli. Vaiz'de ise mevsim bir benzetme: ağlamanın ve gülmenin vakitleri, takvimin mevsimleri gibi gelip geçiyor. Vaiz kasımda ağlamayı, nisanda gülmeyi söylemiyor; her hâlin bir vakti olduğunu, ve o vakti beklemenin bir bilgelik olduğunu söylüyor. Hippokrates ağırlığı açıklanacak bir etki olarak, Vaiz ise kabul edilecek bir vakit olarak görüyor. Sena'nın telefonundaki "tedavi" sözü Hippokrates'e, Gülbahar Hanım'ın "martta geçiyor" sabrı Vaiz'e yakın.

Benzetmenin sınırı

Kat 1, mevsimle ruh hâli arasındaki ölçülmüş bağ. Kışın gün kısalıyor; bazı insanlar her yıl aynı dönemde aşırı uyku, tatlı isteği ve enerji düşüklüğü anlatıyor; küçük bir hasta grubunda parlak ışığın yararı gözlenmiş. Ama büyük bir nüfus anketinde depresyon ile mevsim, enlem ya da gün ışığı arasında bir ilişki bulunamamış. Bu iki bulgu, bu konuda bilimin henüz tek bir cevap vermediğini gösteriyor. Bu bir doğa yasası değil; açık bir soru. Traffanstedt ve arkadaşlarının ankette ölçtüğü şey de belirli bir ölçekle belirli bir anda ölçülen depresyon; bir kişinin yıl boyu nasıl değiştiğini izlemiyor.

Kat 3, "kasım ağırlığı" ve "ağlamanın vakti" sözleri. Gülbahar Hanım'ın "kasım ağırlığı" bir tanı değil, bir yaşantının adı. Bu ad onun deneyimini düzenliyor, ona her yıl geri gelen ve geçen bir şey olarak bakmasını sağlıyor. Vaiz'in "ağlamanın vakti var" sözü de benzer bir iş görüyor: bir hâli, geçici ve meşru bir yere koyuyor. Bu adlandırmalar teselli edici, ama bir sınırları var: bir hâli "mevsimin işi" diye adlandırmak, onu ciddiye almamaya da yol açabilir. Kâmil Bey'in "hepimiz böyleyiz" sözü, bazen bir rahatlık, bazen bir görmezden gelme olabilir.

Hippokrates'in mevsimleri hesaba katma öğüdü ise bir yöntem, bir sonuç değil. Mevsimin bedeni etkileyip etkilemediğini, ne kadar etkilediğini ölçmek, onun kitabından sonraki yüzyılların işi oldu; ve Traffanstedt ile Rosenthal'in arasındaki tartışma bu işin bugün de sürdüğünü gösteriyor.

Gözlem görevi

Kayıt: Her hafta için bir satır yaz: tarih, gün uzunluğu (batış saati eksi doğuş saati), ve üç sayı. Kışa doğru sayılarında bir değişiklik var mı? İlkbaharla birlikte geri dönüyor mu? Sonuçları kendi kişisel kaydın olarak oku; bir tanı aracı olarak değil. Ruh hâlin uzun süre düşük kalırsa, bunu bir uzmanla konuşmayı düşün.

Kentte: Kasımda ve nisanda, aynı saatte, kalabalık bir caddede ya da bir pazarda insanları izle. İnsanların hızı, giyimi, birbirleriyle konuşmaları mevsime göre değişiyor mu? Bir kahvecide ya da pazarda çalışan birine, müşterilerinin mevsime göre değişip değişmediğini sor.

Sonraki derse köprü

Gülbahar Hanım nisanda güneşi görünce kendine geldiğini söylüyordu. Işık ve açık hava, insanın hâlini değiştiren şeylerin yalnızca ikisi. Sıradaki derste bir başkasına bakıyoruz: bir orman yürüyüşünden sonra insanın kendini neden farklı hissettiğine.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.