17.4 · Seviye 7 · Sahne Türleri
Anlatıcı sesi
Dış ses anlatıcısının görüntüyü tekrar etmediği, onunla çeliştiği ya da onu tamamladığı kullanımları ayırır
Diyalog Akademisi · Monolog ve Kamusal Konuşma · 1.709 kelime · 17 replik · ≈ 8 dk okuma · 11 dk dinleme
Örnek sahneler ve kişiler bu akademi için yazıldı; film ve dizi örnekleri anlatılır, diyalogları aktarılmaz.
Açılış
Bir belgeselde bir ses, kuraklıktan etkilenen bir köyü anlatıyor: «Bu köyde artık kimse yaşamıyor.» Görüntüde boş evler, kırık kapılar, kurumuş bir çeşme. Ses ve görüntü aynı şeyi söylüyor. Sonra kamera bir avluya giriyor ve orada, bir ağacın gölgesinde, yaşlı bir kadın fasulye ayıklıyor. Ses hâlâ aynı cümleyi tekrarlıyor gibidir ama artık yalan söylüyor. Seyirci bir an duraksıyor: anlatıcı mı yanılıyor, yoksa bu kadın sayılmayanlardan mı?
Ses ile görüntünün ayrıldığı o an, belgeselin en çok şey söyleyen anıdır. Görüntüyü tekrar eden ses yalnızca bilgi verir; görüntüyle ayrışan ses bir soru sorar.
On dördüncü modülde dış sesi tanımladık: sahnenin zamanında ve mekânında olmayan bir ses. Önceki iki derste de monoloğu bir dinleyenin ve bir kalabalığın karşısında kurduk. Bu ders monoloğun en yalnız biçimine bakıyor: kimsenin karşısında olmayan, görüntünün üstünden konuşan anlatıcıya.
Tek fikir
Anlatıcı sesi görüntüyle üç biçimde ilişki kurar: onu tekrar eder, onunla çelişir ya da onu tamamlar. Tekrar çoğu zaman gereksizdir. Çelişki ve tamamlama ise sahneye ikinci bir katman ekler; seyirci ses ile görüntünün arasındaki farkı kendisi okur.
Kavram
Bir anlatıcı sesini yazmadan önce sorulacak ilk soru şudur: bu ses, görüntünün zaten gösterdiği bir şeyi mi söylüyor? Bir kadın pencereden bakıyor ve anlatıcı «Pencereden bakıyordu» diyor. Bu tekrar, seyirciye hiçbir şey vermez; hatta ondan bir şey alır, çünkü görüntünün kendi başına söyleyeceği şeyi kelimeye bağlar ve daraltır. Tekrar eden anlatım, çoğu zaman yazarın görüntüye güvenmediğinin işaretidir.
Tamamlayan anlatım ise görüntünün ulaşamadığı bir yere uzanır. Kadın pencereden bakıyor ve anlatıcı «Otuz yıl sonra o pencereyi satacaktı» diyor. Görüntü bir an gösteriyor; ses o ana bir gelecek ekliyor. Seyirci artık aynı görüntüyü iki zamandan birden izliyor. Tamamlayan anlatıcı geçmişi, geleceği, sayıları, görünmeyen sebepleri getirebilir. Bir koşulu vardır: getirdiği şey görüntüde olmamalıdır.
Çelişen anlatım ise tamamlamanın durduğu yerden yürür. Anlatıcı bir şey söyler, görüntü başka bir şey gösterir. Bu çelişki üç kaynaktan doğabilir. Birincisi bilgisizlik: anlatıcı bilmiyordur, bir çocuktur, yanılıyordur. İkincisi saklama: anlatıcı biliyordur ama söylemek istemiyordur; utanır, korkar, korur. Üçüncüsü kendini kandırma: anlatıcı kendi anlattığına inanır, ama görüntü onu yalanlar. Her üç durumda da seyirci bir dedektife dönüşür; anlatıcının söylediği ile görüntünün gösterdiği arasındaki farkı kendisi tartar.
Çelişkinin dozu önemlidir. Anlatıcı her cümlesinde görüntüyle çelişirse, seyirci ona hiç inanmaz ve çelişki bir oyuna döner. Çoğu zaman anlatıcı uzun süre doğruyu söyler, seyircinin güvenini kazanır ve ancak seyrek anlarda ayrışır. O ayrışma, kazanılmış güvene çarptığı için duyulur.
Anlatıcı sesinin bir de biçimi vardır ve bu biçim karakterin sesinden gelmelidir. Bir anlatıcı herhangi biri değildir; bir kişidir ya da bir kişilik taşır. Sayan bir karakter sayılarla anlatır; edebî bir karakter imgelerle anlatır; kaçak bir karakter kısa ve kesik anlatır. Anlatıcının biçimi, onun neyi göreceğini ve neyi atlayacağını da belirler. Sayılarla anlatan biri bir sayıyı asla atlamaz ama bir duyguyu kolayca atlar; o atlanan duygu, görüntüde durur.
Bir anlatıcının ne zaman konuşacağı da bir karardır. Her sahnenin üstüne ses koymak, görüntüye nefes aldırmaz. İyi kullanılan anlatıcı, susacağı yeri bilir: en güçlü görüntülerin üstünde çoğu zaman ses yoktur. Bir anlatıcının sustuğu an, onun söylediği bütün cümlelerden daha yüksek sesle duyulabilir.
Son olarak, anlatıcı sesi bir monologdur ve monoloğun kuralları ona da geçerlidir. Bir isteği vardır: anlaşılmak, aklanmak, unutmamak, bir şeyi düzene koymak. Bir engeli vardır: anlatmak istemediği bir şey. İç dönüşleri vardır. Bir dinleyeni yoktur ama bir muhatabı olabilir: seyirci, bir çocuk, ölmüş biri, kendisi.
Sahnede
Ayın on dokuzu. Ozan'ın annesi ameliyatta. Ozan bekleme salonunda; defterini açmış, yazıyor. Sesini duyduğumuz şey, defterine yazdıkları.
İÇ. HASTANE, AMELİYATHANE BEKLEME SALONU — SABAH. Plastik sandalyeler. Duvarda bir saat. Ozan bir köşede, dizinde defter.
OZAN
(V.O.)
On dokuz. Ameliyat dokuzu on geçe başladı. Doktor üç, dört saat dedi. Bekleme salonunda yirmi iki sandalye var. On dördü dolu.
Ozan saate bakar. Kalemi defterin üstünde, hareketsiz. Uzun bir süre öyle kalır.
OZAN
(V.O.)
Çay: iki. Biri soğudu.
Kapı açılır. Meral girer, elinde bir termos ve bir dosya. Ozan ayağa kalkar. Meral eliyle «otur» işareti yapar, iki sandalye öteye oturur.
MERAL
İzin dilekçen. İmzalandı. Getireyim dedim.
OZAN
Teşekkür ederim, Meral Hanım. Pazartesi de olurdu.
MERAL
Pazartesi kalem dolu.
Meral termosu açar, kapağa çay doldurur, Ozan'a uzatır. Ozan alır. Elleri titrer; çay kapağın kenarından taşar. Meral bir mendil çıkarır, sözsüzce Ozan'ın dizine bırakır.
OZAN
(V.O.)
Meral Hanım on biri yirmi geçe geldi. Dilekçeyi getirdi. İmzalı. On bire kadar kaldı.
Meral'in yanındaki sandalyede termos duruyor. Saatte on bir değil, bir buçuk. Meral hâlâ orada; dosyayı okuyormuş gibi yapıyor ama sayfayı hiç çevirmiyor.
OZAN
(V.O.)
Bir kırkta doktor çıktı.
Doktor kapıda belirir. Ozan kalkar, yürür. Doktor bir şey söyler; duymayız. Ozan başını sallar. Meral oturduğu yerden onları izler, kalkmaz.
OZAN
(V.O.)
Ameliyat iyi geçti. Patoloji on gün. On gün.
Ozan geri gelir, oturur. Meral termosun kapağını yeniden doldurur ve uzatır. Bu sefer Ozan'ın elleri titremez.
Ozan'ın anlatıcı sesi onun karakterinden geliyor: sayılar, saatler, sıra. Yirmi iki sandalye, on dördü dolu; iki çay, biri soğudu. Bu sayılar tamamlayan anlatım: görüntü salonu gösteriyor ama sandalyeleri saymıyor; ses sayıyor. Ama daha önemlisi, ses neyi atladığıyla konuşuyor. Ozan korktuğunu yazmıyor. Kalemin uzun süre hareketsiz kalması, onun yerine konuşuyor; görüntü sesin atladığını taşıyor.
Meral'in gelişiyle ses ve görüntü ayrılmaya başlıyor. Ozan yazıyor: «Dilekçeyi getirdi. İmzalı.» Ama görüntü bir termos, taşan bir çay, sözsüzce bırakılan bir mendil gösteriyor. Ozan'ın defteri bu şeylerin hiçbirini kaydetmiyor; çünkü Ozan'ın sesi bir kayıt sesi ve Meral'in yaptığı şey kayda girecek bir şey değil. Seyirci defterin yazmadığını görüyor.
Ve sonra açık çelişki: «On bire kadar kaldı.» Saat bir buçuk ve Meral hâlâ orada. Ozan yanılıyor mu? Hayır; Ozan yazarken belki Meral'in gittiğini sanıyordu, belki o saatte gitmesini bekliyordu, belki kalmasını yazmaya cesaret edemedi. Burada Ozan küçük ölçekte güvenilmez bir anlatıcı: yalan söylemiyor ama bir şeyi kaydetmiyor. Seyirci Meral'in kaldığını görüyor ve bunun ne anlama geldiğini, Ozan'ın defterinin dışında anlıyor.
Doktor sahnesinde ses ile görüntü yeniden ayrılıyor, bu sefer tersinden. Doktorun sözünü duymuyoruz; ses onu sonradan, Ozan'ın biçiminde veriyor: «Ameliyat iyi geçti. Patoloji on gün. On gün.» Tekrarlanan «on gün», sayan bir anlatıcının tek duygusal anı. Son görüntü ise sesin hiç söylemediği şeyi söylüyor: ikinci çayda eller titremiyor.
İki sürüm
Aynı sahnenin anlatıcısının görüntüyü tekrar ettiği hâli.
İlk taslak
OZAN
(V.O.)
Annem ameliyattaydı ve ben bekleme salonunda oturuyordum. Çok korkuyordum. Ellerim titriyordu.
OZAN
(V.O.)
Sonra Meral Hanım geldi. Bana çay getirmişti. Bunu hiç beklemiyordum. Çok duygulandım.
MERAL
İzin dilekçen. İmzalandı.
OZAN
(V.O.)
Doktor çıktı ve ameliyatın iyi geçtiğini söyledi. Rahatladım. Meral Hanım bütün gün yanımda kaldı.
Yeniden yazım
OZAN
(V.O.)
On dokuz. Ameliyat dokuzu on geçe başladı. Bekleme salonunda yirmi iki sandalye var. On dördü dolu.
OZAN
(V.O.)
Çay: iki. Biri soğudu.
MERAL
İzin dilekçen. İmzalandı. Getireyim dedim.
OZAN
(V.O.)
Meral Hanım on biri yirmi geçe geldi. Dilekçeyi getirdi. İmzalı. On bire kadar kaldı.
OZAN
(V.O.)
Ameliyat iyi geçti. Patoloji on gün. On gün.
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Anlatıcı sesi görüntüyü tekrar eder, onu tamamlar ya da onunla çelişir.
- Tekrar eden anlatım görüntüden bir şey alır; tamamlayan ve çelişen anlatım bir katman ekler.
- Güvenilmez anlatıcının söylemediğine bakılır; çelişki bilgisizlikten, saklamaktan ya da kendini kandırmaktan doğar.
- Anlatıcının biçimi karakterin sesinden gelir ve neyi atlayacağını belirler.
- Anlatıcının sustuğu yer de bir karardır.
İlk taslakta anlatıcı görüntünün gösterdiği her şeyi söylüyor ve görüntünün göstermesi gerekeni de söylüyor. «Ellerim titriyordu» der; görüntü titreyen elleri zaten gösterecekti. «Çok korkuyordum», «Çok duygulandım», «Rahatladım»: duygular adlandırılıyor ve seyirciye çıkaracak bir şey kalmıyor. Üstelik ses Ozan'ın sesi değil; sayan, kaydeden bir adam birden bir duygu günlüğü yazıyor. «Bütün gün yanımda kaldı» cümlesi de Meral'in kalışını bir bilgiye çeviriyor; görüntünün sessizce göstereceği şeyi önceden harcıyor.
Yeniden yazımda anlatıcı Ozan'ın biçiminde konuşuyor ve görüntünün göstermediğini ekliyor: sayılar, saatler. Duygular sesin dışında, görüntüde kalıyor. «On bire kadar kaldı» cümlesi görüntüyle çelişiyor ve seyirciye bir şey buldurtuyor. Tekrarlanan «on gün» ise sayan bir sesin tek çatlağı.
Ekranda
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışAnlatıcı sesi, seyircinin görüntüyü doğru anlamasını sağlamak için vardır.
Görüntüyü açıklayan anlatıcı ondan bir şey alır. Anlatıcı görüntünün göstermediğini eklemeli ya da onunla çelişmelidir; açıklama tekrarı doğurur.
Yaygın yanlışAnlatıcı tarafsız bir ses olmalıdır.
Anlatıcı bir kişidir ya da bir kişilik taşır. Biçimi, neyi göreceğini ve neyi atlayacağını belirler; atladığı şey çoğu zaman sahnenin asıl konusudur.
Yaygın yanlışAnlatıcı ses her sahnede konuşmalıdır, yoksa seyirci onu unutur.
En güçlü görüntülerin üstünde çoğu zaman ses olmaz. Anlatıcının sustuğu an, onun en yüksek sesle duyulduğu andır.
Kendi sahnende
Özet
- Anlatıcı sesi görüntüyü tekrar eder, onu tamamlar ya da onunla çelişir.
- Tekrar eden anlatım görüntüden bir şey alır; tamamlayan ve çelişen anlatım bir katman ekler.
- Güvenilmez anlatıcının söylemediğine bakılır; çelişki bilgisizlikten, saklamaktan ya da kendini kandırmaktan doğar.
- Anlatıcının biçimi karakterin sesinden gelir ve neyi atlayacağını belirler.
- Anlatıcının sustuğu yer de bir karardır.
Kendini sına
- Ozan'ın «yirmi iki sandalye, on dördü dolu» cümlesi hangi tür anlatım ve ne işe yarıyor?
- «On bire kadar kaldı» cümlesi görüntüyle nasıl bir ilişki kuruyor?
- İlk taslakta Ozan'ın anlatıcı sesi neden onun sesi değil?
Yanıtlar
- Tamamlayan anlatım. Görüntü salonu gösteriyor ama sandalyeleri saymıyor; ses sayıyor. Bu, Ozan'ın sesini kuruyor ve aynı zamanda onun korkusunu sayıların arkasına sakladığını gösteriyor.
- Çelişkili bir ilişki. Saat bir buçuk ve Meral hâlâ orada. Ozan küçük ölçekte güvenilmez bir anlatıcı: yalan söylemiyor ama Meral'in kalışını kaydetmiyor. Seyirci bunun anlamını defterin dışında okuyor.
- Çünkü Ozan sayan, kaydeden biri; ilk taslakta ise duygularını adlandırıyor («Çok korkuyordum», «Çok duygulandım»). Ayrıca görüntünün göstereceği şeyleri, titreyen elleri ve Meral'in kalışını, önceden söylüyor.
Sonraki derse köprü
Bu modülde monoloğu dört yerden kurduk: konuşanın içinden, dinleyenin tepkilerinden, kalabalığın önünden ve görüntünün üstünden. Modülün atölyesi bu araçları bir sayfaya taşıyor: bir sayfalık bir monoloğu, dinleyenin üç müdahalesiyle kesintiye uğratarak bir sahneye çevirmek.
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.