İçeriğe geç

12.2 · Seviye 5 · Bilgi

Farklı hatırlayan iki kişi

Aynı olayı iki kişinin farklı anlatmasıyla geçmişi bir çatışmaya çevirir

Diyalog Akademisi · Geçmiş, Sır ve Yalan · 1.567 kelime · 22 replik · ≈ 7 dk okuma · 10 dk dinleme

Örnek sahneler ve kişiler bu akademi için yazıldı; film ve dizi örnekleri anlatılır, diyalogları aktarılmaz.

Açılış

İki kardeş bayramda eski bir aile fotoğrafına bakıyor. Abla «Bu, denize ilk gittiğimiz yaz» diyor. Kardeşi «Hayır, bu dedemin öldüğü yaz» diyor. Fotoğrafta ikisi de var, aynı kumsal, aynı güneş. Ama abla o yazı ilk kez denize girdiği için hatırlıyor; kardeş ise o yaz eve döndüklerinde dedesinin hastaneye kaldırıldığını. Aynı fotoğraf, iki ayrı yaz.

İnsanlar aynı olayı aynı biçimde hatırlamaz. Herkes olaydan kendisine dokunan kısmı saklar, geri kalanını unutur ya da değiştirir. Bu farklılık çoğu zaman sessizdir; kimse onu fark etmez. Ama bir gün iki kişi aynı olayı yüksek sesle anlatmak zorunda kalır ve aralarındaki boşluk birden ortaya çıkar.

Önceki derste geçmişin ancak bugünün bir ihtiyacıyla konuşulduğunu gördük. Bu ders, aynı geçmişin iki kişinin ağzında iki ayrı hikâyeye dönüştüğü anı inceliyor.

Tek fikir

Aynı olayı iki kişinin farklı hatırlaması, geçmişi bir bilgi olmaktan çıkarıp bir çatışmaya çevirir. Seyirci olayı öğrenirken, iki karakteri de öğrenir: her biri olaydan neyi saklamış, neyi unutmuş, neyi değiştirmiş?

Kavram

İki kişi bir olayı farklı hatırladığında, bu farklılık rastgele değildir. Herkes geçmişi kendi ihtiyacına göre saklar. Bir kişi bir anı kendini haklı çıkaracak biçimde hatırlar; bir başkası onu acısını hafifletecek biçimde; bir üçüncüsü onu kendi hayatının bir dönüm noktası olarak. Bu yüzden çatışan anılar seyirciye olay hakkında olduğu kadar, onu hatırlayanlar hakkında da bilgi verir.

Çatışan anıları yazarken önce her karakterin anısının payını bul. Bu karakter bu olayı neden bu biçimde hatırlıyor? Ona ne kazandırıyor? Bir anne, oğlunun çocukluğunu mutlu hatırlar, çünkü başka türlü hatırlamak onun annelikteki başarısızlığını kabul etmek olurdu. Oğul aynı çocukluğu yalnız hatırlar, çünkü bu, bugünkü öfkesini haklı çıkarır. İkisi de yalan söylemiyor; ikisi de kendi payını koruyor.

Pay belli olunca, çatışmanın nerede başlayacağı da belli olur. Karakterler genellikle anılarının küçük ayrıntılarında anlaşmazlığa düşer: bir tarih, bir renk, kimin ne söylediği, kimin orada olduğu. Ama bu küçük ayrıntıların arkasında büyük bir şey vardır: payın kendisi. Seyirci, iki karakterin bir yılın ya da bir yemeğin ne olduğunu tartıştığını izlerken, aslında neyin tartışıldığını sezer.

Çatışan anıların iyi bir özelliği, yazarı «hangisi doğru?» sorusundan kurtarmasıdır. Seyircinin bunu bilmesi gerekmez. Bazen bir anı doğrudur, öbürü yanlış; bazen ikisi de olayın bir parçasını doğru tutar; bazen de gerçek hiç ortaya çıkmaz. Önemli olan, seyircinin iki anıyı yan yana tutarak iki karakteri tanımasıdır. Gerçeğin ortaya çıkması gerekiyorsa, bu ayrı bir sahnenin işidir, çoğu zaman bir kanıtın: bir fotoğrafın, bir mektubun, üçüncü bir tanığın.

Çatışan anılar çoğu zaman bugünkü bir zorunlulukla yüzeye çıkar. Önceki dersin kuralı burada da geçerli: geçmiş bugün bir şey istendiğinde konuşulur. İki kişinin bir olayı birlikte anlatması ya da birlikte bir karar vermesi gerektiğinde, anıları çarpışır. Bir mezar taşına yazılacak tarih, bir düğün konuşmasında anlatılacak hikâye, bir mahkemede verilecek ifade. Bu zorunluluk olmadan iki karakter yıllarca farklı anılarla yan yana yaşayabilir; çoğu aile böyle yaşar. Zorunluluk geldiğinde ise ikisinden biri kendi anısını ilk kez yüksek sesle söylemek zorunda kalır ve öbürü onu ilk kez duyar. Bu an çoğu zaman bir şaşkınlıkla başlar: «Sen öyle mi hatırlıyorsun?» Şaşkınlık bir savunmaya, savunma bir çatışmaya döner.

Son bir ayrım: çatışan anı ile yalan aynı şey değildir. Yalan söyleyen kişi neyin doğru olduğunu bilir ve onu bilerek değiştirir. Farklı hatırlayan kişi ise kendi anısına inanır. Bu modülün ilerleyen derslerinde yalanın dilini ayrıca göreceğiz; ama yazar için bu ayrımı baştan bilmek önemlidir. Farklı hatırlayan karakter savunurken samimidir; bu yüzden onun anısı seyircide bir sempati de uyandırır.

Sahnede

Kerem, Şükrü'nün kırk yılı için durak kahvesinin duvarına bir pano astırmak istiyor. Panoya bir cümle ve bir yıl yazılacak. Kerem, Şükrü'ye ve Nazmi'ye ilk yılı soruyor.

İÇ. DURAK KAHVESİ — AKŞAM. Kerem elinde bir kâğıt ve kalemle masada. Karşısında Şükrü ile Nazmi.

KEREM

Abi, panoya yıl yazacağız. Hangi yıl başladın? Şey, ilk sefer yani.

ŞÜKRÜ

Seksen beş.

NAZMİ

Seksen altı.

ŞÜKRÜ

Seksen beş, Nazmi. Nebahat Sevgi'ye hamileydi. Sabah kapıda «Yavaş sür» dedi.

NAZMİ

Seksen altı. Nebahat kahveye geldi, Sevgi kucağındaydı. Bebeği ilk sefere bindirdin, ön koltuğa.

ŞÜKRÜ

Bebeği dolmuşa bindirmem ben.

NAZMİ

Bindirdin. Ben gördüm. Bütün kahve gördü.

Şükrü çayını karıştırır. Kerem kalemi havada tutar.

ŞÜKRÜ

Hamileydi. Sabah kapıdaydı. O gün eve dönmesem ne olacaktı, onu düşündüm bütün gün.

NAZMİ

Sen onu düşündün. Ben de bebeği ön koltukta gördüm.

Uzun sessizlik.

KEREM

Ben… şey, yıl yazmayayım abi. «Kırk yıl» yazarım, yeter.

ŞÜKRÜ

Yaz.

Şükrü ile Nazmi aynı günü, Şükrü'nün ilk seferini hatırlıyor ve iki ayrı hikâye anlatıyor. Bir yıl farkı küçük bir ayrıntı, ama arkasında iki ayrı anı var. Şükrü o günü bir korkuyla hatırlıyor: hamile bir eş, kapıda bir uyarı, akşam eve dönebilecek mi? Nazmi ise bir kutlamayla: kahveye gelen bir anne, ön koltukta bir bebek, bütün kahvenin gördüğü bir sahne.

Her anının bir payı var. Şükrü'nün anısı onun hayatını bir sorumluluk olarak kuruyor; dolmuş, ailesini taşıyan bir yük. Nazmi'nin anısı ise Şükrü'nün ailesini dolmuşun içine, kahvenin içine, topluluğun içine koyuyor. Nazmi'nin «Sen onu düşündün. Ben de bebeği ön koltukta gördüm» repliği bu iki payı yan yana koyuyor: ikisi de kendi anısını savunuyor ama karşısındakini yalancı çıkarmıyor.

Sahne gerçeği ortaya çıkarmıyor. Seksen beş mi, seksen altı mı? Bebek ön koltukta mıydı? Seyirci bilmiyor, bilmesi de gerekmiyor. Kerem'in kararı, «yıl yazmayayım», sahnenin cevabı: iki anı da duvara sığmaz, ama kırk yıl ikisini de taşır. Bir de seyircinin kulağında kalan bir ayrıntı var: ön koltuk. Bu dolmuşun ön koltuğunun bu hikâyede kaç kez geri döndüğünü seyirci hatırlıyor.

İki sürüm

Aynı sahnede anıların çatışmadığı, bilgi olarak aktarıldığı hâli.

İlk taslak

KEREM

Abi, hangi yıl başladın?

ŞÜKRÜ

Seksen beşte başladım. O zaman Nebahat Sevgi'ye hamileydi.

NAZMİ

Evet, hatırlıyorum. Seksen altıda da Sevgi doğdu, Nebahat onu kahveye getirmişti.

ŞÜKRÜ

Doğru. Güzel günlerdi.

KEREM

O zaman seksen beş yazayım.

Yeniden yazım

ŞÜKRÜ

Seksen beş.

NAZMİ

Seksen altı.

ŞÜKRÜ

Seksen beş, Nazmi. Nebahat Sevgi'ye hamileydi. Sabah kapıda «Yavaş sür» dedi.

NAZMİ

Seksen altı. Nebahat kahveye geldi, Sevgi kucağındaydı. Bebeği ilk sefere bindirdin, ön koltuğa.

ŞÜKRÜ

Bebeği dolmuşa bindirmem ben.

NAZMİ

Bindirdin. Ben gördüm.

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Aynı olayı iki kişinin farklı hatırlaması geçmişi bir çatışmaya çevirir.
  2. Her anının bir payı vardır: bir haklılık, bir teselli, bir kimlik.
  3. Karakterler küçük ayrıntılarda tartışır; ayrıntının arkasında payın kendisi durur.
  4. Seyircinin hangi anının doğru olduğunu bilmesi gerekmez; iki karakteri tanıması yeterlidir.
  5. Farklı hatırlamak yalan söylemek değildir; farklı hatırlayan kendi anısına inanır.

İlk taslakta iki anı birbirini tamamlıyor: biri hamileliği, öbürü doğumu hatırlıyor ve ikisi kolayca birleşiyor. Nazmi «Evet, hatırlıyorum» diyor; Şükrü «Doğru» diyor. Bilgi veriliyor, ama ne Şükrü ne Nazmi hakkında bir şey öğreniyoruz. «Güzel günlerdi» repliği de bir anıyı bir kapanış cümlesine çeviriyor. Kerem'in kararı sorunsuz: seksen beş.

Yeniden yazımda iki anı aynı günü anlatıyor ve birbirini dışlıyor: o gün ya hamileydi ya da bebek kucaktaydı. Bu dışlama bir çatışma doğuruyor. Şükrü'nün «Bebeği dolmuşa bindirmem ben» repliği bir anıdan çok bir kimlik savunması: o dikkatli, sorumlu bir adam, bir bebeği tehlikeye atmaz. Nazmi'nin «Ben gördüm» cevabı ise bir tanıklık. Seyirci olayı değil, iki adamı öğreniyor.

Ekranda

Yaygın hatalar

Yaygın yanlışÇatışan anılar sahnesinin sonunda hangisinin doğru olduğu ortaya çıkmalıdır.
Doğrusu

Seyircinin gerçeği öğrenmesi gerekmez; iki anıyı yan yana tutarak iki karakteri tanıması yeterlidir. Gerçek gerekiyorsa, ayrı bir sahnede bir kanıtla gelir.

Yaygın yanlışFarklı hatırlayan karakter yalan söylüyordur.
Doğrusu

Yalan söyleyen neyin doğru olduğunu bilir; farklı hatırlayan kendi anısına inanır. Bu yüzden farklı hatırlayan karakter savunurken samimidir ve seyircinin sempatisini kazanabilir.

Yaygın yanlışAnılar küçük ayrıntılarda ayrılıyorsa önemsizdir.
Doğrusu

Karakterler genellikle küçük ayrıntılarda tartışır: bir tarih, bir renk, bir cümle. Ama bu ayrıntıların arkasında her karakterin anısının payı, yani büyük bir şey vardır.

Kendi sahnende

Özet

  1. Aynı olayı iki kişinin farklı hatırlaması geçmişi bir çatışmaya çevirir.
  2. Her anının bir payı vardır: bir haklılık, bir teselli, bir kimlik.
  3. Karakterler küçük ayrıntılarda tartışır; ayrıntının arkasında payın kendisi durur.
  4. Seyircinin hangi anının doğru olduğunu bilmesi gerekmez; iki karakteri tanıması yeterlidir.
  5. Farklı hatırlamak yalan söylemek değildir; farklı hatırlayan kendi anısına inanır.

Kendini sına

  1. Şükrü'nün ve Nazmi'nin anılarının payı nedir?
  2. «Bebeği dolmuşa bindirmem ben» repliği neden bir anıdan fazlası?
  3. Kerem'in kararı sahnenin çatışmasına nasıl bir cevap veriyor?

Yanıtlar

  1. Şükrü'nün anısı hayatını bir sorumluluk olarak kuruyor: hamile bir eş, kapıda bir uyarı, akşam eve dönme kaygısı. Nazmi'nin anısı Şükrü'nün ailesini topluluğun içine koyuyor: kahveye gelen anne, ön koltukta bebek, her şeyi gören bir kahve.
  2. Çünkü bir kimlik savunması. Şükrü kendini dikkatli ve sorumlu bir adam olarak görüyor; bir bebeği dolmuşa bindirmiş olmayı kabul etmek, bu kimliği zedeler.
  3. Gerçeği seçmeyerek. Kerem yıl yazmamaya karar veriyor ve iki anıyı da taşıyan bir ifade seçiyor: kırk yıl. Sahne gerçeği açıklamıyor, ama bir karar veriyor.

Sonraki derse köprü

Şükrü ile Nazmi kendi anılarına inanarak tartıştı; ikisi de bir şey saklamıyordu. Ama bazen bir karakter geçmişte olanı gerçekten bilir ve yıllarca söylemez. Sonunda söylediği an, bir itiraf olur. Bir sonraki ders itirafı inceliyor: nasıl hazırlandığını, nasıl ertelendiğini ve karşıdakinin tepkisinin neden itiraftan daha önemli olduğunu.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.