10.1 · Seviye 4 · Karakter Sesi
Herkes yazar gibi konuşuyor
Bütün karakterlerin yazarın kelimesiyle, yazarın zekâsıyla konuştuğu taslağı tanır
Diyalog Akademisi · Sesleri Ayırmak ve Korumak · 1.816 kelime · 21 replik · ≈ 8 dk okuma · 12 dk dinleme
Örnek sahneler ve kişiler bu akademi için yazıldı; film ve dizi örnekleri anlatılır, diyalogları aktarılmaz.
Açılış
Bir yazar arkadaşınız size yeni senaryosunu veriyor. Okuyorsunuz ve ilk on sayfada bir şey dikkatinizi çekiyor: herkes çok iyi konuşuyor. Yaşlı bir köylü kadın zarif bir ironi yapıyor. Bir lise öğrencisi annesiyle tartışırken kendi psikolojisini yorumluyor. Bir şoför bir benzetmeyi bir şair gibi kuruyor. Bir polis memuru bir sorgu sırasında esprili bir gönderme yapıyor. Hepsi zeki, hepsi hazırcevap, hepsi doğru kelimeyi tam zamanında buluyor.
Senaryoyu bitirdiğinizde bir karakteri hatırlamıyorsunuz. Bir sesi hatırlıyorsunuz: yazarın sesini. Yazar zeki, esprili ve kendini iyi ifade eden biri; ve bütün karakterlerine kendi zekâsını, kendi espri anlayışını, kendi kelimelerini dağıtmış. Köylü kadın da, öğrenci de, şoför de, polis de aynı kişi: yazar, farklı kıyafetlerle.
Bu, diyalog yazarlığının en yaygın ve en sinsi sorunlarından biri. Sinsi, çünkü yazar bunu bir kusur olarak görmez; karakterlerinin parlak konuştuğunu düşünür. Bu ders bu sorunun belirtilerini tanımayı ve karakterleri yazarın sesinden ayırmayı ele alıyor.
Tek fikir
Bir taslakta bütün karakterler yazarın kelimesiyle, yazarın zekâsıyla ve yazarın ritmiyle konuşuyorsa, sayfada tek bir ses vardır. Karakterleri ayırmak, onlara yazarın bilmediği, düşünmediği ve söylemeyeceği şeyleri vermekle başlar.
Kavram
Yazar sesinin birkaç tanınabilir belirtisi var.
Herkes aynı derecede zeki. Bütün karakterler hızlı düşünür, doğru kelimeyi bulur, karşısındakinin sözüne anında ve isabetli cevap verir. Gerçek hayatta insanların zekâsı farklı biçimlerde çalışır: kimi yavaş ama derin, kimi hızlı ama yüzeysel, kimi pratik, kimi soyut. Herkesin aynı hızda ve aynı keskinlikte düşündüğü bir sahne, tek bir zihnin ürünüdür.
Herkes aynı kelimeleri biliyor. Bir lise öğrencisi, emekli bir işçi ve bir üniversite hocası aynı soyut kelimeleri, aynı deyimleri, aynı kültürel göndermeleri kullanır. Bu, yazarın kendi okumalarının, kendi eğitiminin karakterlere sızmasıdır.
Herkes esprili. Her karakter şaka yapar ve şakalar aynı türdendir: yazarın sevdiği tür. Kuru bir yazarın bütün karakterleri kurudur; alaycı bir yazarın bütün karakterleri alaycıdır.
Herkes kendini fazla iyi anlıyor. Karakterler kendi psikolojilerini açıklar: «Bunu yapıyorum çünkü babam beni hiç takdir etmedi.» Gerçek insanlar kendi nedenlerini çoğu zaman bilmez ya da bildiklerini söylemez. Bu cümleyi kuran karakter değil, karakteri tanıyan yazardır. Bir karakterin kendisi hakkında bildiği, yazarın onun hakkında bildiğinden her zaman azdır; bu fark, alt metnin ve dramanın kaynağıdır.
Herkes aynı ritimle konuşuyor. Bütün karakterlerin cümleleri aynı uzunlukta, aynı yapıda, aynı tempoda. Bu, yazarın kendi düzyazı ritmidir.
Yazar sesinin nereden geldiğini anlamak, onu düzeltmeyi kolaylaştırır. Yazar bir sahneyi yazarken iki şeyi aynı anda yapar: karakterlerin ne söyleyeceğine karar verir ve o sözü bir cümleye çevirir. İlk iş karakterin işidir, ikincisi yazarın. Sorun, ikinci işin birinciyi ezmesiyle başlar: yazar karakterin ne söyleyeceğini doğru bulur, ama onu kendi cümlesiyle yazar. Bu yüzden bir karakterin sözü içerik olarak doğru, biçim olarak yanlış olabilir. Şükrü'nün kızına öğüt vermesi doğru bir içeriktir; ama o öğüdü bir deneme cümlesi gibi kurması, yazarın biçimidir. Düzeltme çoğu zaman içerikte değil, cümlede yapılır.
Peki yazar sesinden nasıl kurtulunur? Birkaç yol var.
Birincisi, kendi seslerini tanımak. Yazar kendi sık kullandığı kelimeleri, sevdiği espri türünü, cümle uzunluğunu bilmelidir. Bir kişisel kelime listesi çıkarmak işe yarar: karakterlerin ağzında bu kelimeler göründüğünde, yazarın sızdığı yerleri bulursun.
İkincisi, karakterin bilmediğini bilmek. Her karakterin bir bilgi sınırı vardır: bilmediği kelimeler, okumadığı kitaplar, hiç düşünmediği konular. Bu sınırı belirlemek, karakterin ağzına yazarın bilgisini koymayı önler.
Üçüncüsü, zekâyı dağıtmak. Bir sahnede herkes aynı derecede parlak olmak zorunda değildir. Bir karakter yavaş düşünebilir, bir başkası yanlış anlayabilir, bir başkası bir şakayı kaçırabilir. Zekânın farklı dağılımı, karakterleri birbirinden ayırır ve sahneye bir doku verir.
Dördüncüsü, karakterin kendini anlamasını sınırlamak. Karakterlerin kendi nedenlerini açıklamasına izin vermek yerine, onları davranışlarıyla göstermek. Karakter bilmediği bir şeyi yapar; seyirci onu karakterden önce anlar.
Sahnede
Kalem Odası. Ay sonu, öğleden sonra. Hâkim bey Ankara'ya gidiyor; son gününde kaleme uğruyor. Kalemde Meral, Ozan, Tarık ve kapıda Tuna Bey. Her biri vedalaşıyor, her biri kendi biçimiyle ve kendi zekâsıyla.
İÇ. KALEM ODASI — GÜN. Hâkim, elinde paltosu, kapıda. Kalemdekiler ayağa kalkmış.
HÂKİM
Yirmi iki yıl bu adliyede. Kalemler değişti, binalar değişti. Bu kalem en düzgün çalışanıydı. Meral Hanım'ın sayesinde.
MERAL
Sağ olun efendim. Ankara soğuktur. Paltonuz ince.
TARIK
Hâkim bey, Ankara'daki adliyede dijital sistem varmış, ben araştırdım. Sıra numaratörü, tablet, her şey. Belki orada beni hatırlarsınız.
HÂKİM
Hatırlarım, Tarık Bey. Tableti zor unuturum.
OZAN
Efendim, Gülsüm Hanım'ın davası… yeni hâkim bey… yani dosyayı baştan mı okuyacak?
HÂKİM
Her dosyayı baştan okuruz, Ozan. Zabtın düzgünse, okuması kolay olur.
Ozan başını sallıyor. Elindeki defteri sıkıyor.
TUNA
Ankara'da da bilirkişi komisyonları var mı, efendim? Merak ettim.
Hâkim Tuna'ya bir an bakıyor.
HÂKİM
Var, Tuna Bey. Her yerde var.
Hâkim paltosunu giyiyor. Meral'in masasına bir zarf bırakıyor.
HÂKİM
Bu sizin için. Açmayın şimdi.
Bu sahnede beş karakter vedalaşıyor ve hiçbiri yazar gibi konuşmuyor.
Hâkim resmî ve ölçülü konuşuyor; bir kurumun dili ile bir insanın vedası arasında. «Bu kalem en düzgün çalışanıydı» bir övgü, ama bir kayıt cümlesi gibi kurulmuş. Hâkimin zekâsı keskin, ama kısa ve yerinde: Tarık'a «Tableti zor unuturum», Tuna'ya «Her yerde var.» İkisi de iki kelimelik iğneler.
Meral'in vedası bir duygu değil, bir pratik: «Ankara soğuktur. Paltonuz ince.» Meral duygusunu adlandırmıyor, ama paltoyu fark ediyor. Bu, yirmi beş yıllık bir yazı işleri müdürünün sevgisi.
Tarık'ın zekâsı başka türden: hevesli, biraz saf, kendi ilgi alanına dönen. Ankara'daki dijital sistemi araştırmış; bu bir veda değil, bir umut. «Belki orada beni hatırlarsınız» sözü Tarık'ın kendini kanıtlama ihtiyacını gösteriyor. Tarık hâkimin iğnesini anlıyor mu? Belki anlamıyor; bu da onu ayıran bir şey.
Ozan'ın zekâsı endişeli ve somut: tek düşündüğü şey Gülsüm Hanım'ın dosyası. Yarım cümleleri, «yani»si, defteri sıkması. Ozan bir vedada bile bir dosyayı düşünüyor; bu onun dürüstlüğü.
Tuna'nın sorusu ise bir alay ve bir yara: «Ankara'da da bilirkişi komisyonları var mı?» Tuna komisyondan çıkarıldığını biliyor, nedenini bilmiyor. Hâkimin cevabı, «Her yerde var», bir uyarı. Tuna'nın zekâsı keskin ama kırgın.
Ve hâkimin son hamlesi, açılmayacak bir zarf, sahneyi bir sırla kapatıyor. Beş karakter, beş zekâ, beş ses; ve hiçbiri yazarın kendi parlaklığını taşımıyor.
İki sürüm
Son Sefer. Pazar akşamı. Sevgi babasını arıyor. Kaan'la arasının iyi olmadığını artık saklamıyor; ama bunu nasıl söylediği önemli. İlk taslakta baba ile kızın ağzından aynı yazar konuşuyor.
İlk taslak
SEVGİ
(telefonda)
Baba, Kaan'la aramızdaki mesafe aslında coğrafi değil, duygusal. Onun işe kaçması benim yalnızlığımı derinleştiriyor, ve ben bunu belki de annemin yokluğuyla ilişkilendiriyorum.
ŞÜKRÜ
Kızım, evlilik bir yolculuk gibidir; bazen yokuş çıkarsın, bazen iniş. Önemli olan direksiyonu bırakmamak. Ben de annenle bunu öğrendim.
SEVGİ
(telefonda)
Haklısın baba. Belki de ben direksiyonu çoktan bıraktım ve bunu yeni fark ediyorum.
ŞÜKRÜ
Fark etmek, düzeltmenin yarısıdır, kızım.
Yeniden yazım
SEVGİ
(telefonda)
Kaan bu hafta da gelmedi. Cuma dedi, gelmedi.
ŞÜKRÜ
Nerde?
SEVGİ
(telefonda)
İzmir. Sonra Antalya. Bilmiyorum, baba. Bilmiyorum artık.
ŞÜKRÜ
Yemek yedin mi?
SEVGİ
(telefonda)
Baba.
ŞÜKRÜ
Yedin mi?
SEVGİ
(telefonda)
Yemedim.
ŞÜKRÜ
Ye. Sonra ara beni. Ben uyumam.
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Bir taslakta bütün karakterler yazarın kelimesiyle, zekâsıyla ve ritmiyle konuşuyorsa, sayfada tek bir ses vardır.
- Yazar sesinin belirtileri: herkes aynı derecede zeki, aynı kelimeleri biliyor, aynı türden esprili, aynı ritimle konuşuyor.
- Fazla bilinçli karakter, yazarın onun hakkında bildiklerini kendi ağzından söyler.
- Yazar sesinden kurtulmak için kendi sesini tanımak, karakterlere bilgi sınırı koymak ve zekâyı dağıtmak gerekir.
- Karakterin kendisi hakkında bildiği, yazarın bildiğinden azdır; bu fark alt metnin ve dramanın kaynağıdır.
İlk taslakta iki karakter de yazar gibi konuşuyor. Sevgi kendi psikolojisini bir terapist gibi çözümlüyor: «mesafe coğrafi değil, duygusal», «yalnızlığımı derinleştiriyor», «annemin yokluğuyla ilişkilendiriyorum». Bu, fazla bilinçli bir karakter; yazarın Sevgi hakkında bildiği her şeyi Sevgi'nin ağzına koyuyor. Şükrü ise bir yazar benzetmesi kuruyor: «Evlilik bir yolculuk gibidir… direksiyonu bırakmamak.» Bir şoförün dilinden gelse de, bu benzetme bir şoförün değil, bir yazarın; bir deneme cümlesi gibi kurulmuş, fazla düzgün, fazla akıllı. Ve son replik bir aforizma: «Fark etmek, düzeltmenin yarısıdır.» Şükrü böyle konuşmaz.
Yeniden yazımda Sevgi kendini çözümlemiyor; yalnızca olanı söylüyor ve bir yerde kırılıyor: «Bilmiyorum, baba. Bilmiyorum artık.» Bu tekrar, terapi dilinin söyleyemediğini söylüyor. Sevgi neden mutsuz olduğunu bilmiyor; bildiği tek şey Kaan'ın gelmediği.
Şükrü hiçbir benzetme kurmuyor, hiçbir öğüt vermiyor. «Yemek yedin mi?» Bu soru, Şükrü'nün bütün sevgisini ve bütün çaresizliğini taşıyor: bir evliliği düzeltemez, ama kızının karnının tok olup olmadığını sorabilir. Sevgi'nin «Baba.» itirazı, babasının konuyu değiştirdiğini fark ediyor; Şükrü ısrar ediyor. Ve son replik, «Ben uyumam», Şükrü'nün sabahları kahvede beklediğini bilen seyirci için yeni bir anlam taşıyor: artık geceleri de bekleyecek. Şükrü bir yazar gibi değil, Şükrü gibi konuşuyor; ve bu yüzden sahne daha zeki.
Ekranda
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışKarakterlerin parlak konuşması iyi diyaloğun işaretidir.
Bütün karakterlerin aynı parlaklıkta konuştuğu bir sahne, tek bir sesin ürünüdür. Zekânın farklı dağılımı, karakterleri ayırır ve sahneye doku verir.
Yaygın yanlışKarakterler kendi duygularını ve nedenlerini açıklamalıdır ki seyirci anlasın.
Kendini fazla iyi anlayan karakter, yazarın bildiklerini konuşan bir ağızdır. Bir karakterin kendisi hakkında bildiği, yazarın onun hakkında bildiğinden azdır; bu fark dramanın kaynağıdır.
Yaygın yanlışYazarın sesi yalnızca kötü yazarlarda görülür.
Yazar sesi en çok iyi ve zeki yazarlarda görülür, çünkü yazar kendi zekâsını sever ve onu karakterlere dağıtır. Kendi sesini tanımak, ondan kurtulmanın ilk adımıdır.
Kendi sahnende
Özet
- Bir taslakta bütün karakterler yazarın kelimesiyle, zekâsıyla ve ritmiyle konuşuyorsa, sayfada tek bir ses vardır.
- Yazar sesinin belirtileri: herkes aynı derecede zeki, aynı kelimeleri biliyor, aynı türden esprili, aynı ritimle konuşuyor.
- Fazla bilinçli karakter, yazarın onun hakkında bildiklerini kendi ağzından söyler.
- Yazar sesinden kurtulmak için kendi sesini tanımak, karakterlere bilgi sınırı koymak ve zekâyı dağıtmak gerekir.
- Karakterin kendisi hakkında bildiği, yazarın bildiğinden azdır; bu fark alt metnin ve dramanın kaynağıdır.
Kendini sına
- Veda sahnesinde Meral'in «Paltonuz ince» repliği neden bir yazarın değil Meral'in sesi?
- Telefonun ilk taslağında Sevgi neden fazla bilinçli bir karakter?
- Yeniden yazımda Şükrü'nün «Yemek yedin mi?» sorusu neden ilk taslaktaki benzetmeden daha güçlü?
Yanıtlar
- Çünkü Meral duygusunu adlandırmıyor ve bir deneme cümlesi kurmuyor; pratik bir ayrıntıyı fark ediyor. Yirmi beş yıllık bir yazı işleri müdürünün sevgisi, bir paltonun inceliğini görmekte.
- Çünkü kendi psikolojisini bir terapist gibi çözümlüyor: «mesafe coğrafi değil, duygusal», «annemin yokluğuyla ilişkilendiriyorum». Bu, yazarın Sevgi hakkında bildiklerinin Sevgi'nin ağzına konması.
- Çünkü Şükrü'nün sesi, bir evliliği düzeltemeyen ama kızının karnının tok olup olmadığını sorabilen bir babanın sesi. Benzetme bir yazarın akıllı cümlesiydi; bu soru Şükrü'nün bütün sevgisini ve çaresizliğini kendi diliyle taşıyor.
Sonraki derse köprü
Veda sahnesinde beş ses vardı ve hiçbiri birbirine benzemiyordu; ama bunu sezgiyle fark ettik. Bir kadronun seslerini gerçekten ayırmak için onları yan yana koymak gerekir: kim hangi kelimeyi kullanıyor, kim ne kadar uzun konuşuyor, kim doğrudan, kim dolaylı, kim esprili? Sıradaki ders bir kadronun ses haritasını çıkarmayı öğretiyor.
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.