Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Aklında beş şey kalsın.
Birincisi, senaryo bitmiş bir eser değil, bir üretim belgesidir; amacı okunmak değil, kendisinden başka bir şeyin doğmasını sağlamaktır.
İkincisi, senaryo tek bir okuyucu için yazılmaz; yapımcıdan oyuncuya kadar herkes aynı sayfadan başka bir şey arar ve iyi senaryo hepsine aynı anda cevap verir.
Üçüncüsü, hikâye olan bitendir, olay örgüsü ise senin onu nasıl dizdiğindir; senarist hikâye bulan değil, hikâyeye biçim veren kişidir.
Dördüncüsü, dramatik anlatımın tek süzgeci vardır: bunu görebilir ya da duyabilir miyim? Görülemeyen her cümle ya bir eyleme çevrilir ya da silinir.
Beşincisi, bir senaryonun ayakta durup durmadığı altı soruyla anlaşılır: kimin hikâyesi, ne istiyor, ne engelliyor, kaybedecek neyi var, neden şimdi, sonunda ne değişiyor.
Açılış sahnesi
Bir masanın üstünde iki tomar kâğıt duruyor. İkisi de aynı hikâyeyi anlatıyor. İkisi de aynı kişi tarafından yazılmış.
Birincisini alıp okuyorsun. Adamın içinden geçenleri biliyorsun. Çocukluğunda babasının onu nasıl bıraktığını, o sabah uyanırken içindeki o tuhaf ağırlığı, karısına bakarken düşündüğü ama söylemediği cümleyi. Kapağı kapattığında adamı tanıyorsun.
İkincisini alıyorsun. İçinde tek bir düşünce yok. Kimsenin ne hissettiği yazmıyor. Sadece şu var: adam mutfağa giriyor, iki bardak koyuyor, sonra birini dolaba geri kaldırıyor.
İkinci metin, birincisinden daha zor yazıldı.
Çünkü birinci metin sana adamın yalnızlığını söylüyor. İkincisi seni onu görmeye zorluyor. Ve o ikinci metin, bir gün yüzlerce kişinin aylarca çalışıp milyonlar harcayacağı bir şeyin tek planı olacak. Yanlış yazılırsa hiç kimse hatayı kâğıt üstünde değil, salonda fark edecek.
İşte o ikinci metnin adı senaryo.
Aradaki farkı bir kez daha koyalım, çünkü bu dersin tamamı bunun üstüne kurulu. Birinci metin bir okuyucuya yazılmıştı; okunup bitecekti. İkinci metin bir ekibe yazıldı; uygulanacak. Biri anlatır, diğeri talimat verir — ve talimat, anlatının söylediği hiçbir şeyi söyleyemez.
Peki tam olarak nedir bu belge? Ve neden bu kadar farklı yazılır?
Bu derste ne olacak
Önce senaryonun ne işe yaradığına ve kimler tarafından okunduğuna bakacağız. Sonra insanların en çok karıştırdığı ayrımı açacağız: hikâye ile olay örgüsü aynı şey değildir. Ardından edebî anlatım ile dramatik anlatım arasındaki o tek farkı göreceğiz — görülebilirlik. Sonra filmlerden sahnelerle bunu gerçek işlerde okuyacağız. Boyunca tek bir ayrım dönecek: senaryo okunmak için değil, uygulanmak için yazılır ve bu tek fark her kuralı belirler. Ders bittiğinde eline verilen bir metnin senaryo olup olmadığını söyleyebiliyor, bir paragraftaki görülemeyen bilgiyi işaretleyip onu göze çevirebiliyor olacaksın.
Sıfır noktası
Bir binanın mimari projesini hiç gördün mü? Kâğıdın üstünde çizgiler var. Duvarlar ince çizgi, kapılar yay, merdiven basamak basamak taranmış. Rakamlar var. Bu proje bir bina değil. İçinde oturulmaz, ısıtılmaz, camından bakılmaz. Ama o proje olmadan bina da yapılmaz.
Senaryo, bir filmin mimari projesidir.
Bu benzetme sandığından daha çok şeyi açıklıyor. Bir bakalım.
Mimari proje tek kişi için çizilmez. Ona bakan müteahhit maliyeti görür, elektrikçi prizlerin yerini arar, mal sahibi salonun büyüklüğünü hayal eder. Aynı kâğıt, üç ayrı gözde üç ayrı iş. Senaryo da öyle: yapımcı bütçeyi ve riski okur, yönetmen görüntüyü ve tonu okur, oyuncu karakterinin ne istediğini arar, sanat yönetmeni mekânı ve dönemi arar, kurgucu ritmi arar. Senaryo yazarken tek bir okuyucu yoktur; bir masanın etrafında oturan on kişi vardır ve her biri aynı sayfadan başka bir şey almak ister.
İkincisi: mimari proje hem yaratıcı hem tekniktir. Işığın hangi saatte hangi odaya gireceğini düşünmek yaratıcı bir karardır; ama o kararın kolon aralığıyla uyuşması teknik bir zorunluluktur. Senaryoda da böyle. Bir sahneyi gece yazmak duygusal bir tercihtir; ama gece çekimi bütçeyi ikiye katlar. Senaristin yaratıcılığı bu iki dünyanın arasında çalışır.
Üçüncüsü, ve bu en önemlisi: mimari proje geçicidir. Bina bittiğinde proje bir dolaba kalkar. Kimse "ben binayı beğenmedim ama projesi harikaydı" demez. Senaryo da geçici bir üretim belgesidir. Amacı kendisi olarak var olmak değil, kendisinden başka bir şeyin doğmasını sağlamaktır. Film çekildikten sonra senaryo, olan bitenin kaydı olmaktan bile çıkar; çünkü sette değişir, kurguda kısalır, bazen sonu bile başkalaşır.
Şimdi benzetmenin kırıldığı yeri kendim söyleyeyim, çünkü kırılıyor. Mimari projede bir duvar iki metre yirmi santimse, o duvar iki metre yirmi santim yapılır. Yorum yoktur. Senaryoda ise her satır yorumlanır. "Duraksar" yazarsın; bir oyuncu yarım saniye, başkası üç saniye duraksar ve iki film ortaya çıkar. Bu yüzden senaryo, projeden çok bir müzik notasına benzer aslında. Nota kesindir ama iki piyanist aynı notayı çaldığında iki ayrı müzik duyulur. Senaryo bu ikisinin arasında bir yerde durur: teknik bir belge kadar kesin, bir partisyon kadar açık.
Bu kadarı temel. Şimdi asıl mesele başlıyor.
Mekanizma
Senaryo ne değildir
Bir şeyin ne olduğunu anlamanın en hızlı yolu, ona çok benzeyen ama o olmayan şeyleri yan yana koymaktır.
Senaryo roman değildir. Roman kafanın içine girebilir. "Yıllardır kimseye söylemediği o düşünce yeniden aklına düştü" cümlesi romanda mükemmel çalışır. Kamerada karşılığı yoktur. Kamera düşünceyi çekemez; sadece düşünen bir yüzü çekebilir ve o yüzün ne düşündüğünü seyirci bağlamdan çıkarır.
Roman anlatır, senaryo gösterir.
Senaryo öykü değildir. Öykü bitmiş bir eserdir; okuyucuya doğrudan ulaşır ve aracıya ihtiyacı yoktur. Senaryo yarım bir eserdir ve bunu bilerek yarım bırakır. Tamamlanması için oyuncu, kamera, ses ve kurgu gerekir.
Senaryo tiyatro metni değildir. Tiyatroda seyirci sahneyi bütün olarak görür ve nereye bakacağına kendi karar verir; bu yüzden tiyatro sözün üstüne kurulur. Sinemada seyircinin nereye bakacağına kadraj karar verir. Bu tek fark, iki yazım biçimini baştan ayırır: tiyatro yazarı kulağa yazar, senarist göze yazar.
Senaryo çekim planı değildir. Senarist ne olduğunu yazar; o şeyin hangi açıdan, hangi objektifle, kaç planda çekileceği yönetmenin ve görüntü yönetmeninin işidir. Senaryoya "yakın plan" yazmak, mimarın gelip duvarı hangi elle sıvayacağını söylemesine benzer.
Senaryo bitmiş film değildir. Aralarında aylar, yüzlerce insan ve binlerce karar vardır.
Ve en yaygın yanlış: senaryo yalnızca diyaloglardan oluşmaz. Buna birazdan uzun uzun geleceğiz.
Hikâye, olay örgüsü ve aradaki fark
Şimdi bu dersin en çok işine yarayacak ayrımını yapalım. İki kelime var ve çoğu insan bunları aynı anlamda kullanıyor: hikâye ve olay örgüsü.
Aynı hikâyeden yüzlerce farklı olay örgüsü çıkar. Bir adam öldürülür. Bunu baştan başlatıp cinayete doğru yürüyebilirsin; ya da cesetten başlayıp geriye gidebilirsin; ya da katilin kim olduğunu ilk sahnede söyleyip gerilimi "yakalanacak mı" sorusuna kaydırabilirsin. Hikâye üçünde de aynı. Filmler bambaşka.
Bu ayrımı bir kez kavradığında senaristliğin ne iş olduğunu da kavramış olursun: senarist hikâye bulan kişi değildir, hikâyeye biçim veren kişidir.
Hikâye ucuzdur, gazetede her gün onlarcası vardır. Biçim pahalıdır.
Aradaki iki küçük terimi de burada bırakalım. Sahne, tek bir mekânda ve kesintisiz bir zaman diliminde geçen anlatı birimidir; mekân ya da zaman değişince sahne de değişir. Sekans ise ortak bir amaç etrafında toplanan sahneler kümesidir; bir soygunun hazırlığından kaçışına kadarki bütün sahneler tek bir sekanstır. Sahne tuğladır, sekans duvardır, senaryo binadır.
Edebî anlatım ile dramatik anlatım
Şimdi dersin kalbine geldik. İki yazma biçimi arasındaki fark tek bir soruya iniyor:
Bunu görebilir ya da duyabilir miyim?
Edebî anlatımda bu soru sorulmaz. "Kadın huzursuzdu" cümlesi romanda geçerlidir. Dramatik anlatımda geçersizdir, çünkü huzursuzluk bir görüntü değildir. Onun yerine kadının ne yaptığını yazarsın: telefonu eline alır, ekranı açar, kapatır, cebine koyar, iki saniye sonra tekrar çıkarır.
Kimse huzursuz demedi. Herkes huzursuzluğu gördü.
Buna kısaca somutlaştırma diyoruz ve bu, senaristin en çok kullandığı beceridir.
Aynı kural soyut sıfatların hepsi için geçerli. "Zengindi" yazmazsın; adamın arabadan inerken şoförün kapıyı açmasını beklediğini yazarsın. "Yıllardır konuşmuyorlardı" yazmazsın; masaya oturup tuzluğu birbirlerine uzatmadan yemek yediklerini yazarsın.
Burada ikinci bir süzgeç daha var ve yeni başlayanların çoğu bunu kaçırır: kamera önünde gerçekleşebilirlik. Yazdığın şeyin çekilebilir olması gerekir. "Şehrin bütün ışıkları aynı anda söner ve iki milyon insan aynı anda başını kaldırır" cümlesi güzeldir, çekilemez. Yazarken hayal gücün özgürdür; ama senaryo, gerçekleşecek bir şeyin planıdır ve gerçekleşme koşullarını taşımak zorundadır.
Senaryonun altı sorusu
Bir senaryonun ayakta durup durmadığını altı soruyla anlarsın. Bunlar dersin geri kalanının ve bütün akademinin iskeleti.
Birincisi: kimin hikâyesi? Yani kamerayı hangi karakterin omzuna koyduk, kimin dünyasından bakıyoruz.
İkincisi: karakter ne istiyor? İstek somut olmalı. "Mutlu olmak" istek değildir; "annesinin mezarını bulmak" istektir.
Üçüncüsü: onu ne engelliyor? Engel yoksa hikâye yoktur, sadece olaylar vardır.
Dördüncüsü: kaybedecek neyi var? Yani başaramazsa ne olur. Bedeli olmayan çabayı kimse izlemez.
Beşincisi: neden şimdi? Bu hikâye neden bugün başlıyor da altı ay önce başlamadı. Cevabı olmayan filmler hep geç açılır.
Altıncısı: sonunda ne değişiyor? Bir şey değişmiyorsa anlatılan şey hikâye değil, durumdur.
Şimdi teoriyi bırakıp perdeye bakalım.
Filmlerden okuma
Önce en saf hali: senaryo bir üretim belgesidir
Sonra en çok karıştırılan yeri: senaryo diyalog değildir
Kötü diyalog konuşur, iyi diyalog yapar.
Hikâye ile olay örgüsü perdede
Görülemeyen bilginin göze çevrilmesi
Senaryo yazmak tam olarak budur: söylenebilecek bir cümleyi, görülebilecek bir harekete çevirmek.
Kuralı bilerek bozanlar
Ve film dışına iki adım
Usta katmanı
Buraya kadar söylediklerim doğru. Şimdi işin biraz daha incesine inelim.
Birincisi, "göster, anlatma" ilkesi sanıldığı kadar mutlak değildir. Her şeyi göstermek, filmi bir bilmeceye çevirir. Usta senarist neyi göstereceğine değil, neyi göstermeyeceğine karar veren kişidir. Seyirci bir şeyi anlamak için çok uğraşırsa duygudan kopar. Bu yüzden profesyoneller bilgiyi ikiye ayırır: hikâyenin yürümesi için gereken bilgi açıkça verilir, hikâyenin anlamını taşıyan bilgi gösterilerek verilir. Adres bilgisi söylenir, utanç gösterilir.
İkincisi, senaryonun "geçici belge" olması bir kayıtsızlık gerekçesi değildir. Tam tersi. Metin nasıl olsa değişecek diye özensiz yazılırsa, değişimi yönetecek bir zemin de kalmaz. Sette bir sahne kısaltılacaksa, neyin kısaltılabileceğini ancak her sahnenin ne iş yaptığı belliyse bilirsin. Sağlam senaryo, değişime dayanıklı senaryodur.
Üçüncüsü, sayfa ile süre arasındaki o meşhur bir dakika kuralı. Standart formatta yazılmış bir sayfanın kabaca bir dakika sürdüğü söylenir ve bu bir tahmin aracı olarak işe yarar. Ama tek başına yanıltıcıdır, çünkü diyalog sayfası hızlı, aksiyon sayfası yavaş akar. Sayfayı takvim gibi değil, pusula gibi kullan.
Dördüncüsü, tarihsel bir sebep. Senaryonun bugünkü katı biçimi estetik bir tercih değil, endüstriyel bir zorunluluktan doğdu. Stüdyo döneminde bir metnin kaç sahne, kaç mekân, kaç oyuncu içerdiğinin hızla sayılabilmesi gerekiyordu; bütçe buradan çıkıyordu. Format, okumayı kolaylaştırmak için değil, saymayı kolaylaştırmak için standartlaştı. Bugün de bir yapımcı senaryonu ilk okuduğunda aslında iki şey yapar: hikâyeyi hisseder ve maliyeti sayar.
Beşincisi, bir ölçek uyarısı. Buradaki her şey kısa filmde de uzun metrajda da geçerlidir, ama ağırlıkları değişir. Kısa filmde altı sorunun hepsine cevap vermeye kalkarsan film şişer; genellikle bir soruya derinlemesine cevap verirsin. Uzun metrajda ise altısını da cevaplamazsan film sarkar. Aynı kurallar, farklı dozlarda.
Altıncısı, yeni yazarların hiç beklemediği bir şey: senaryo bir satış belgesidir de. Çekilmeden önce okunup seçilmesi gerekir ve okuyan kişi genellikle günde birkaç metin okur. Bu yüzden ilk on sayfa, hikâyenin değil metnin kaderini belirler. Bu bir haksızlık değil, sadece belgenin ikinci işidir.
Ve son olarak bir meslek gerçeği: profesyoneller senaryoyu tek başına bir metin olarak değil, bir tartışma zemini olarak görür. Sen bir sahne yazarsın, yönetmen onu başka türlü okur, oyuncu üçüncü bir şey bulur. İyi senaryo bu okumalara kapalı değil, açıktır — ama her okumada aynı yere varacak kadar da nettir. Bu ikisini aynı anda başarmak, bu işin gerçek zorluğudur.
Yaygın hatalar ve yanlış bilinenler
Yaygın yanlışÇok yaygın bir kanı şu: senaryo yazmak diyalog yazmaktır.
Mantıklı görünüyor, çünkü izlerken en çok fark ettiğimiz şey konuşmalar. Ama az önce Yukarı Bak'ın dört dakikalık sessiz evlilik bölümünü ve WALL·E'nin konuşmasız ilk yarısını konuştuk. Bir senaryonun sayfalarında diyalog, aksiyon satırlarının arasında duran daha küçük bir alandır. Diyalogla başlayan senarist, karakterlerin ne yaptığını değil ne söylediğini düşünmeye alışır ve bir süre sonra elinde konuşan ama hiçbir şey yapmayan insanlar kalır.
Yaygın yanlışİkinci yaygın yanlış: iyi senaryo, güzel yazılmış senaryodur.
Yani edebî, süslü, betimlemesi zengin. Bu da anlaşılır bir yanılgı, çünkü yazmayı edebiyattan öğreniyoruz. Ama senaryodaki güzel cümle çoğu zaman zararlıdır. "Gökyüzü, kaybettiği bir şeyin yasını tutar gibi ağırdı" cümlesini kamera çekemez. Yapımcı bunu okuduğunda hikâyeyi değil yazarı görür. Senaryoda iyi yazı, görünmeyen yazıdır; okuyanın kâğıdı unutup filmi görmesini sağlayan yazı.
Yaygın yanlışÜçüncüsü: film senaryonun aynısıdır.
Değildir ve olmaması normaldir. Sahneler yer değiştirir, replikler kısalır, bazen bir karakter tamamen çıkar. Bunu bilmeyen genç senarist ilk projesinde metnini savunmak için enerjisini tüketir. Bilen senarist, neyin korunması gerektiğini önceden ayırmıştır ve tartışmayı orada verir.
Yaygın yanlışDördüncüsü: senarist kamera açılarını yazar.
Yazmaz. Senaryoya "yakın plan", "kamera yükselir" gibi talimatlar doldurmak, metni okunmaz hale getirdiği gibi yönetmenin alanına da girer. Peki görüntüyü hiç mi düşünmez? Düşünür, ama başka türlü: neyin görüneceğini yazarak. "Yakın plan: kadının eli titriyor" yerine "kadının eli titriyor" yazarsın. İkincisi zaten yakın plan çekilir, çünkü başka türlü görünmez. Yönetmene planı sen söylemezsin; onu yazdığın şey söyler.
Yaygın yanlışBeşincisi, ve bunu kısa keseceğim: fikir her şeydir sanmak.
Fikir en ucuz kısımdır. Aynı fikirle on kişi otursa on ayrı film çıkar ve dokuzu kötü olur. Değerli olan fikir değil, o fikri taşıyacak biçimdir.
Uygulama — kendin dene
Önce bir roman ya da öykü kitabı al. İçinden, bir karakterin duygusunu ya da düşüncesini anlatan yarım sayfalık bir bölüm seç. Ne kadar iç dünyaya girmişse o kadar iyi.
Şimdi o bölümü baştan sona oku ve içinde geçen her görülemez bilginin altını çiz. Yani kamerayla çekilemeyecek her şeyi: düşünceler, hatıralar, duygu adları, geçmiş zaman açıklamaları. Muhtemelen paragrafın yarısını çizmiş olacaksın.
Sonra boş bir kâğıt al ve aynı bölümü yeniden yaz. Ama bu sefer tek bir kural var: yalnızca görülebilen ve duyulabilen şeyleri yazacaksın. Hiçbir duygunun adını anma. Karakter üzgünse üzgün olduğunu yazma; ne yaptığını yaz. Mekânı, nesneleri ve eylemleri kullan.
Yazarken şuna dikkat et: kaç kelimeyle anlattığın değil, kaç şeyi göstermeyi başardığın önemli. Bir de şuna bak — bazı bilgileri hiç aktaramadığını fark edeceksin. Onları bir kenara not et. O not, bu dersin sana bıraktığı asıl şeydir.
Son bir alıştırma: sevdiğin bir filmden aklında kalan tek bir anı seç ve o anda ekranda ne olduğunu yaz. Duyguyu değil, görüntüyü. Çoğu kişi burada zorlanır ve zorlanması iyidir; hatırladığımız şeyin duygu, yazmamız gereken şeyin görüntü olduğunu ilk kez orada fark ederiz.
Kilit özet
Aklında beş şey kalsın.
Birincisi, senaryo bitmiş bir eser değil, bir üretim belgesidir; amacı okunmak değil, kendisinden başka bir şeyin doğmasını sağlamaktır.
İkincisi, senaryo tek bir okuyucu için yazılmaz; yapımcıdan oyuncuya kadar herkes aynı sayfadan başka bir şey arar ve iyi senaryo hepsine aynı anda cevap verir.
Üçüncüsü, hikâye olan bitendir, olay örgüsü ise senin onu nasıl dizdiğindir; senarist hikâye bulan değil, hikâyeye biçim veren kişidir.
Dördüncüsü, dramatik anlatımın tek süzgeci vardır: bunu görebilir ya da duyabilir miyim? Görülemeyen her cümle ya bir eyleme çevrilir ya da silinir.
Beşincisi, bir senaryonun ayakta durup durmadığı altı soruyla anlaşılır: kimin hikâyesi, ne istiyor, ne engelliyor, kaybedecek neyi var, neden şimdi, sonunda ne değişiyor.
Sonraki derse köprü
Bu derste senaryonun ne olduğunu konuştuk ama bir soruyu kasten açık bıraktım: bu metni yazan kişi tam olarak ne iş yapar? Fikir mi bulur, yapı mı kurar, sette de bulunur mu, filmin sahibi kimdir? Senaristin görevleri sandığından hem daha geniş hem daha sınırlıdır ve bu sınırı bilmemek, bu meslekteki en yaygın hayal kırıklığının kaynağıdır. Sıradaki derste senaristin kim olduğuna bakacağız.