Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Kilit özet: Lapita adı, 1952'de Yeni Kaledonya'da kazılan bir sitten geliyor; ilk parçalar ise Watom'da bulunmuştu. Dişli damga ve kireç dolgusu, bantlara bölünmüş yüzeyler ve sadeleşen yüzler üslubun dilini kurdu. Bismarck Takımadaları'ndan Tonga ve Samoa'ya yayılma, milattan önce yaklaşık 1300 ile 800 arasındaki birkaç yüzyıla sığdı ve Uzak Okyanusya'nın ilk yerleşimini oluşturdu. Talasea ve Lou obsidyeni adalar arası bağları gösteriyor. Austronesia dilleri ve Teouma'nın eski DNA'sı Tayvan ve Filipinler yönüne işaret ediyor. Batı Polinezya'da çömlek bırakıldı, Fiji'de sürdü; Hawaiki ata toplumunun adı oldu.
Açılış: bir çiftlik arazisinde açılan mezarlık
Yıldızların doğuş noktası, dalga kabarmasının yönü, kuşların akşam uçuşu: önceki dersin yol bilgisi bunlardan kuruluydu ve bu bilgi toprağa iz bırakmaz. Kanonun taşıdığı insanlar, hayvanlar ve kaplar ise bırakır. Okyanusya'nın en eski yolculuklarını bugün büyük ölçüde o kapların kırıklarından okuyoruz.
2000'lerin başında Vanuatu'nun Efate adasında, başkent Port Vila'nın yakınındaki bir arazide toprak işleri sürerken iş makinesi bezemeli çanak parçalarını açığa çıkardı. Buluntu Vanuatu Kültür Merkezi'ne bildirildi. Ardından gelen kazılar, Pasifik'in en eski mezarlıklarından birini ortaya koydu. Yer bugün Teouma adıyla anılıyor.
Kuş başları kabın içine bakıyor, sanki içindekini bekliyor. Kabın ne taşıdığını bilmiyoruz. Mezarlığın bağlamı ise onun gündelik bir pişirme kabı olmadığını düşündürüyor. Teouma'da gömülenlerin yanında, bezemesi bu kadar özenli kaplar duruyordu.
Kabın önünde durunca sorular kendiliğinden çoğalıyor. Ondan önce bu adalarda kimse yaşamıyordu. Onu yapan topluluk, ufukta kara görünmeyen bir denizi aşıp gelmişti. Peki o topluluğun kim olduğunu, ne zaman ve hangi yoldan geldiğini bir çanak parçasından nasıl çıkarırız?
Dersin yolu
Önce adın kökenine ve ilk buluntulara gideceğiz. Sonra kabın yüzeyine, yani dişli damganın ve yüz motiflerinin diline bakacağız. Ardından tarihlerin nasıl konduğunu ve Yakın Okyanusya ile Uzak Okyanusya ayrımını göreceğiz. Obsidyen ve kabuk, bizi adalar arasındaki bağlara götürecek. Dil, gen ve gömü kanıtı kim sorusunu açacak. Son bölümde Batı Polinezya'da çömlekçiliğin bırakılışına ve motiflerin bedende sürüp sürmediği tartışmasına geleceğiz.
Sıfır noktası: bir ad ve iki kazı
Lapita adını taşıyan çanak parçaları ilk kez bir misyonerin gözüne çarptı. Bismarck Takımadaları'ndaki Yeni Britanya'nın kuzey ucunda, Watom adlı küçük bir adada yaşayan Katolik rahip Otto Meyer, bahçelerden çıkan bezemeli parçaları topladı ve 1909'da bir dergide yayımladı.
Meyer'in buluntuları uzun süre tek başına bir merak olarak kaldı. Kimse aynı bezemenin yüzlerce kilometre ötede de çıkacağını beklemiyordu. Bağlantı ancak kırk yılı aşkın bir süre sonra, başka bir adada kuruldu.
1952'de Amerikalı arkeologlar Edward Gifford ve Richard Shutler, Yeni Kaledonya'nın batı kıyısında, Koné yakınındaki Foué yarımadasında kazı yaptı. Kıyıdaki bir sitte ele geçen kapların bezemesi, Watom'dakilerle şaşırtıcı biçimde örtüşüyordu.
Kazı yeri, raporlarda on üç numaralı sit olarak geçer. Lapita adı da bu sitin yerel adından geldi. Ad konusunda dolaşan bir öykü var. Buna göre kazıcılar yerel bir sözcüğü yanlış duymuş ve kâğıda Lapita diye yazmıştı. Öykünün doğruluğu belirsiz, ama ad tuttu.
Rapor, Yeni Kaledonya'daki bulguları radyokarbon tarihleriyle birlikte yayımladı ve bezemeli çanağın şaşırtıcı ölçüde eski olduğunu gösterdi. Bundan sonra arkeologlar aynı bezemeyi Melanezya adalarında aramaya başladı. Aradıklarını Solomon Adaları'nda, Vanuatu'da, Fiji'de, Tonga'da ve Samoa'da buldular.
Burada bir uyarı gerekiyor. Lapita, bir çanak bezeme üslubunun adı. Arkeologlar bu üslubu taşıyan sitleri, kabuk aletleri ve yerleşim biçimiyle birlikte bir kültür kompleksi olarak anıyor. Ama çömlek bir dili ya da bir soyu kendiliğinden taşımaz. «Lapita halkı» deyimi kolaylık için kullanılıyor; o kapları kimlerin yaptığı sorusu, dersin ilerisinde ayrıca soracağımız bir soru.
Mekanizma — dişli damga ve yüz
Lapita kaplarının en tanınır yanı yüzeylerindeki noktalı çizgiler. Çömlekçi, ucunda sık dişler bulunan küçük bir aleti henüz yaş olan kile bastırıyordu. Her basış, kilde yan yana dizilmiş minik çukurlardan bir sıra bırakıyordu. Bu tekniğe dişli damga (dentate stamping) deniyor. Aletin kendisi hiçbir sitte ele geçmedi. Bu yüzden onun ahşaptan, kaplumbağa kabuğundan ya da başka bir çürüyen malzemeden yapıldığı düşünülüyor.
Pişirildikten sonra çukurların içine çoğu zaman beyaz bir dolgu, büyük olasılıkla kireç sürülüyordu. Kırmızımsı yüzeyde beyaz noktalar böylece belirgin bir çizim gibi öne çıkıyordu. Bugün müzelerde gördüğümüz soluk kahverengi parçalar, ilk hâllerinde çok daha keskin bir zıtlık taşıyordu.
Bezemenin bir dizgesi vardı. Kap yüzeyi yatay bantlara bölünüyor, bantlar da yinelenen birimlerle dolduruluyordu. Arkeolog Sidney Mead ve ardından gelen araştırmacılar bu birimleri bir motif sözlüğü gibi kataloglamaya çalıştı. Amaç, hangi motifin hangi adada ve hangi dönemde göründüğünü izleyerek toplulukların ilişkisini haritaya dökmekti.
Bu sözlüğün en çok tartışılan sözcükleri yüzler. Bazı kaplarda iki göz, bir burun ve iki yanda uzayan kulak memeleri seçiliyor. Yüz kimi zaman neredeyse insan gibi duruyor, kimi zaman birkaç kıvrıma ve noktaya indirgeniyor.
Arkeolog Glenn Summerhayes'in Anir'de kazdığı Kamgot, Bismarck Takımadaları'nın en erken Lapita sitlerinden biri sayılıyor. Buradaki bezemeler son derece yoğun. Araştırmacıların çoğu, Lapita üslubunun zamanla ve doğuya gidildikçe sadeleştiğini düşünüyor. En karmaşık yüzler batıda ve erken tarihli katmanlarda, en yalın geometrik bantlar ise doğuda ve geç katmanlarda bulunuyor.
Kıyıdaki kimi yerleşimler suyun üstünde kurulmuştu. Bunların en iyi belgelenmişi, Mussau adalarındaki bir lagünün kıyısında kazıldı.
Arkeolog Patrick Kirch, 1980'lerde burada çalıştı. Suya doymuş toprak, normalde çürüyüp kaybolan ahşabı korumuştu. Direkler, evlerin sığ suyun üstünde kazıklara oturduğunu gösterdi. Lapita topluluklarının kıyıyı, lagünü ve resifi bir arada kullandığı böyle sitlerde daha açık okunuyor.
Halkaların yanında yarım kalmış parçalar da çıktı. Bu, süs eşyasının yerinde yapıldığını gösteriyor. Kabuk süsler, Melanezya'nın sonraki yüzyıllarında da armağan ve takas düzeninin merkezinde kaldı. Lapita sitlerinde onları çanakla aynı katmanda bulmak, değerli nesnelerin daha o zaman adalar arasında dolaştığını düşündürüyor.
Yüzlü bezemenin en ünlü örneklerinden biri ise doğudaki bir adadan geldi. Solomon Adaları'nın güneydoğusunda, Santa Cruz grubundaki Reef Adaları'nda kazı yapan Roger Green, 1970'lerde Nenumbo adlı sitte zengin bir parça topluluğu buldu.
Böyle bir yüzün kimi temsil ettiğini bilmiyoruz. Kimi araştırmacılar onu bir ata imgesi olarak okuyor. Bu okumaya göre kaplar, soyu gözler önüne getiren nesnelerdi ve törenlerde kullanılıyordu. Bezemeli kapların bütün buluntular içinde küçük bir pay tutması, onların özel durumlara ayrıldığı fikrini destekliyor. Gündelik pişirme ve saklama işini çoğunlukla bezemesiz, kaba kaplar görüyordu.
Yüzün bir ata olduğu kesin değil. Ama okuma şu yüzden önemli: Lapita bezemesini salt süsleme saymak, kabın bir topluluk için taşıdığı anlamı baştan dışarıda bırakır. Yüzün sadeleşmesi de bir anlam değişimini haber veriyor olabilir.
Bezeme bir kap ailesinin üstüne işleniyordu. Omuzlu, geniş ağızlı kaplar, düz dipli tabaklar ve bir kabı yerden yükselten silindirik altlıklar en sık görülen biçimler. Altlıklar kabı yerden kaldırıp göz hizasına yaklaştırıyordu. Kap belki de içindekini sunmak ve göstermek için yükseltiliyordu. Bezemenin en yoğun olduğu yer çoğu zaman omuz ve kenar: kap bir kişinin karşısında durduğunda ilk görünen bölümler.
Mekanizma — tarih koymak ve iki Okyanusya
Bir çanak parçası kendi yaşını söylemez. Arkeologlar onu aynı katmandaki odun kömürüne, tohuma ya da kabuğa bakarak tarihliyor. Radyokarbon yöntemi burada kendi sorunlarını taşıyor. Deniz kabukları okyanus suyundaki eski karbonu içerdiği için olduğundan yaşlı görünebiliyor. Uzun ömürlü ağaçların kömürü de aynı yanılgıya yol açıyor. Son yıllarda araştırmacılar kısa ömürlü bitki kalıntılarını seçerek ve tarihleri istatistiksel modellerle birleştirerek daha dar aralıklar elde ediyor.
Bu modellerin çizdiği tablo genel hatlarıyla şöyle. Lapita üslubu Bismarck Takımadaları'nda milattan önce yaklaşık 1350 ile 1300 arasında görünüyor. Birkaç kuşak sonra Santa Cruz'a, Vanuatu'ya ve Yeni Kaledonya'ya ulaşıyor. Fiji, Tonga ve Samoa'ya varış milattan önce yaklaşık 900 ile 800 arasına düşüyor. Bu aralıklar her yeni kazıyla birkaç on yıl kayabiliyor. Kesin yıllar tartışmalı, ama yayılmanın hızı konusunda geniş bir uzlaşma var: binlerce kilometrelik bir deniz, birkaç yüzyıl içinde aşıldı.
Bu yolculuğun asıl eşiğini Roger Green 1991'de önerdiği bir ayrımla adlandırdı. Yeni Gine'den Solomon Adaları'nın ana zincirine kadar uzanan adalara Yakın Okyanusya (Near Oceania) dedi. Burada adalar çoğunlukla birbirini görüyor ve insanlar on binlerce yıldır yaşıyordu. Santa Cruz'dan doğuya ve güneye uzanan adalara ise Uzak Okyanusya (Remote Oceania) dedi. Bu adalar arasında açık deniz genişliyor, karayı görmeden yol almak gerekiyor. Lapita sitleri, Uzak Okyanusya'ya ilk ayak basan toplulukların izleri.
Ayrım eski terimlerin yerine geçmek için kuruldu. Melanezya ve Polinezya adları insanları ten rengine ve sözde ırka göre bölüyordu. Green'in terimleri ise yerleşimin tarihine bakıyor: bir ada ne zamandan beri yaşanıyor, oraya hangi yolculukla varılıyor.
Coğrafyacı ve arkeolog Patrick Nunn'ın ekibinin kazdığı Bourewa, Fiji'nin en erken yerleşimlerinden biri olarak önerildi. Fiji'de başka erken sitler de var ve hangisinin ilk olduğu tartışması sürüyor. Böyle tartışmalarda asıl yarışan yöntemlerdir. Her yeni tarih, kömürün hangi katmandan alındığına ve hangi modelle hesaplandığına bağlı.
Batı Polinezya'ya en erken varış için bugün en çok anılan yer, Tonga'nın ana adasındaki bir lagün kıyısı.
Arkeolog David Burley, Nukuleka'yı Polinezya'nın ilk yerleşim yeri olarak önerdi. Ekibi, aynı katmandaki mercan törpüleri uranyum-toryum yöntemiyle tarihledi. Mercan, radyokarbonun tökezlediği yerde daha dar bir aralık veriyordu. Önerinin ayrıntıları tartışmalı, ama Tonga'nın erken bir varış noktası olduğu konusunda araştırmacıların çoğu birleşiyor.
Samoa'da Lapita'nın yalnızca bir sitte bulunması ise şansa bağlı bir hikâye.
1970'lerin başında bir feribot iskelesi için lagün taranırken parçalar mercan kumuyla birlikte yüzeye geldi. Eski kıyı, deniz seviyesinin ve kara yüzeyinin değişmesiyle artık suyun altındaydı. Samoa'nın başka erken kıyıları da benzer biçimde suyun ya da sonraki toprak birikiminin altında kalmış olabilir. Bir yerde Lapita'nın bulunmaması, orada hiç olmadığını kanıtlamaz.
Mekanizma — obsidyen ve kabuk yolları
Çanak yerel kilden yapılabiliyordu, ama bazı malzemeler yalnız birkaç yerde bulunuyordu. Bunların başında obsidyen geliyor. Volkanik bir cam olan obsidyen, kırıldığında jilet keskinliğinde kenarlar veriyor. Her kaynağın obsidyeni kendine özgü bir kimyasal bileşim taşıyor. Arkeologlar bu kimyasal parmak izini ölçerek bir yongayı geldiği yanardağa bağlayabiliyor.
Talasea bölgesindeki kaynaklar, Lapita'dan binlerce yıl önce de işletiliyordu. Lapita döneminde ise bu obsidyenin dağılım alanı birden genişledi. Talasea camı batıda Borneo'ya uzanan yönde, doğuda Uzak Okyanusya'nın içlerinde bulundu. Bu malzeme hafif ve kıymetliydi: bir kanonun yükünde az yer tutuyor, vardığı adada bir kesici aletin ham maddesi oluyordu.
Nenumbo'daki yongalar, Yeni Britanya'dan Uzak Okyanusya'ya uzanan yolun somut kanıtı. Reef Adaları'nda yanardağ camı yok. O hâlde obsidyen ya yolcularla birlikte geldi ya da kuşaklar boyunca adadan adaya el değiştirdi. Arkeologlar Nenumbo'da Amirallık Adaları'ndan gelen obsidyeni de tanımladı.
İki kaynağın yongalarının aynı sitte bulunması, tek yönlü bir göçten fazlasını anlatıyor. Topluluklar yerleştikten sonra da geri dönen ve dallanan bağlarını sürdürdü. Arkeologların bir kısmı bu yüzden Lapita'yı uzun süre ayakta kalan bir bağlantı ağı olarak düşünmeyi öneriyor; bir kez geçip giden bir dalga imgesi bu kanıta dar geliyor. Kabuk halkalar, keserler ve belki de bezemeli kapların kendisi bu ağın içinde dolaştı.
Kanolar yalnız taş ve kabuk taşımadı. Yerleşimciler domuzu, köpeği ve tavuğu da yanlarında getirdi. Pasifik faresi de onlarla birlikte geldi, belki istenmeden. Taro, yam ve muz gibi bitkiler fide ve yumru olarak yolculuk etti. Varılan adada önce resif ve kuş kolonileri besin sağladı. Bahçeler kurulduktan sonra köy yerleşik bir düzene kavuştu. Kimi adalarda kuş türlerinin bu ilk yüzyıllarda azaldığı biliniyor. Yerleşim, adanın kendisini de değiştirdi.
Mekanizma — dil, gen ve gömü
Lapita kaplarını yapanlar kimdi? Dilbilim bu soruya en eski cevaplardan birini verdi. Pasifik adalarında konuşulan dillerin büyük çoğunluğu Austronesia (Austronesian) dil ailesine giriyor. Ailenin en derin dalları Tayvan'daki yerli dillerde bulunuyor. Dilbilimci Robert Blust'un sınıflaması ve arkeolog Peter Bellwood'un çalışmaları, ailenin Tayvan'dan güneye, Filipinler'e ve oradan adalara yayıldığı tezini güçlendirdi. Okyanusya dillerinin ortak atasına Proto-Okyanus (Proto-Oceanic) deniyor ve araştırmacıların çoğu onu Lapita topluluklarıyla ilişkilendiriyor.
Kuzey Filipinler'deki bu kaplar, Lapita'dan önceye tarihlenen ve benzer teknikler taşıyan bir halka olarak öne sürüldü. Bağlantının ayrıntıları tartışmalı, ama Lapita bezemesinin kökünü batıda, Güneydoğu Asya adalarında arayan görüşe somut bir örnek verdi. Jared Diamond 1988'de bu hızlı hareketi «Polinezya'ya ekspres tren» diye adlandırmıştı. Eleştirenler, trenin Yakın Okyanusya'da uzun süre durduğunu ve oradaki halklarla karıştığını hatırlattı. Roger Green bu karışımı göç, yerel yenilik ve kaynaşma diye üç süreçte okuyan bir model önerdi.
Teouma'nın gömüleri tartışmaya yeni bir kanıt ekledi. Mezarlıkta gömülen pek çok kişinin kafatası bulunmuyordu. Kafatasları beden çürüdükten sonra alınmış, kimileri başka bir yere ya da bir başkasının gömüsüne konmuştu. Bir mezarda başsız bir bireyin göğsüne birden çok kafatası yerleştirildiği bildirildi. Bu uygulama, ölülerle ilişkinin gömüyle bitmediğini, kuşaklar boyunca süren bir bakımı gösteriyor. Vanuatu'nun bugünkü toplulukları bu kişileri kendi ataları olarak görüyor. Kazılar Vanuatu Kültür Merkezi'yle birlikte yürütüldü.
2016'da Pontus Skoglund'un önderliğinde yayımlanan bir eski DNA çalışması, Teouma'dan ve Tonga'dan alınan örnekleri inceledi. İlk yerleşimcilerin soyu, büyük ölçüde Tayvan ve Filipinler halklarıyla akraba bir Doğu Asya kökenine işaret ediyordu. Yeni Gine ve Bismarck halklarının soyu ise sonraki yüzyıllarda, yeni göçlerle Vanuatu'ya ulaştı. Bugünkü Vanuatu halkının soyunda bu ikinci katman ağır basıyor. Ortaya ilginç bir durum çıkıyor. Vanuatu'da bugün konuşulan diller Austronesia ailesine giriyor, oysa konuşanların soyunun büyük kısmı sonradan gelen Papua kökenli halklardan. Yeni gelenler soylarını taşıdı, ama yerleştikleri toplulukların dilini benimsedi. Kaplar, diller ve genler böylece aynı yolu izlemiyor; her biri kendi hızında yayıldı ve karıştı.
Mekanizma — çömleğin bırakılışı ve Hawaiki
Tonga ve Samoa'da Lapita bezemesi zamanla sadeleşti. Yüzler kayboldu, bantlar inceldi, sonunda bezemesiz kaplar kaldı. Arkeologlar bu evreye Polinezya düz çömleği (Polynesian Plainware) diyor.
Milattan sonraki ilk yüzyıllarda Tonga ve Samoa'da çömlekçilik tümüyle bırakıldı. Nedeni hâlâ tartışılıyor. Kimi araştırmacılar toprak fırınların yaygınlaşmasını, kimisi hindistancevizi kabuğu ve tahta kapların kabın işini üstlenmesini öne sürüyor. Kimileri uygun kilin azlığını, kimileri de kabın toplumsal anlamının başka nesnelere geçtiğini düşünüyor. Doğu Polinezya'ya giden yolcular bu yüzden yanlarında çömlek götürmedi.
Fiji ise başka bir yol izledi.
Sigatoka'nın kumulları, çömlekçiliğin Fiji'de kesintisiz sürdüğünü ve üslubun değiştiğini gösteren katmanlar bıraktı. Fiji'de çömlekçi kadınlar bugün de çalışıyor. Komşu iki takımadanın aynı mirası bu kadar farklı taşıması, çömleği bırakmanın bir yoksullaşma olmadığını hatırlatıyor.
Çömleksiz evrede Tonga, Samoa ve çevresinde ortak bir Polinezya dili ve toplumu biçimlendi. Patrick Kirch ve Roger Green, bu ata topluluğu dilbilim, arkeoloji ve karşılaştırmalı etnografiyle yeniden kurmaya çalıştıkları kitaba Hawaiki adını verdi. Hawaiki, birçok Polinezya anlatısında ataların geldiği ve ölülerin döndüğü yurdun adı.
Kitabın yöntemine üçgenleme deniyor. Bir sözcük, arkeolojik bir buluntu ve birden çok toplulukta yaşayan bir uygulama aynı şeyi gösterdiğinde, o şeyin ata toplumunda da bulunduğu sonucuna varılıyor. Böylece ev biçimleri, tören alanları ve yiyecek bitkileri için bir tablo kuruluyor. Araştırmacılar bu kutsal adı bir bilimsel modele ödünç alırken anlatının kendisini bir haritaya indirgememeye dikkat ediyor.
Süreklilik: kaptan bedene mi?
Lapita bezemesi çömlekle birlikte yok oldu mu? Bir yorum, motiflerin başka yüzeylere geçtiğini öne sürüyor. Batı Polinezya'nın dövmelerinde ve ağaç kabuğundan dövülen tapa kumaşlarında yatay bantlar, yinelenen birimler ve noktalı çizgiler görülüyor. Kimi araştırmacılar bu düzeni Lapita'nın bant dizgesine bağlıyor. Erken Polinezya sitlerinde bulunan kemik dövme tarakları, deriyi delip boya işleyen aletin bu adalarda çok eskiden beri kullanıldığını gösteriyor.
Yorum çekici, ama bir boşluk taşıyor. Arada kalan yüzyıllardan ne dövmeli bir beden ne de bir tapa parçası kaldı. Benzerlik bir süreklilik de olabilir, aynı geometrik çözümlere ayrı ayrı varmak da. Dişli damga ile dövme tarağının işleyişi birbirine benziyor: her iki alet de sık dişli ve yüzeye nokta dizileri bırakıyor. Benzerlik ilginç bir ipucu, ama kanıt yerine geçmiyor.
Kalıcı araçlar
Üslubu halktan ayır. Bir kap bezemesi bir kültür kompleksini tanımlar; dil ve soy ayrı kanıt ister.
Tarihin malzemesini sor. Bir tarihin hangi kömürden, kabuktan ya da mercandan geldiği, aralığın genişliğini belirler.
Yokluğu dikkatle oku. Batık kıyılar ve geç toprak birikimi bir sitin izini silebilir.
Kaynağa bağla. Obsidyenin kimyası, yolculuğu tek bir yongada görünür kılar.
Yüzü bağlamıyla oku. Bir motifin ata imgesi olup olmadığını kabın bulunduğu yer, eşlik eden buluntular ve kullanım izleri sınar.
Katmanları karşılaştır. Kaplar, diller ve genler aynı hızla yayılmaz; her birini kendi takvimiyle izle.
Bırakılan tekniği kayıp sayma. Bir topluluğun çömleği bırakması, kabın işinin başka malzemeye geçtiğini gösterebilir.
Yaygın yanlışlar
Yaygın yanlış"Lapita halkı tek bir soydu."
Teouma'nın eski DNA'sı ilk yerleşimcileri Doğu Asya kökenine bağlıyor, ama Yakın Okyanusya'daki karışım sonraki yüzyıllarda soyu değiştirdi.
Yaygın yanlış"Bezemeli Lapita kapları gündelik pişirme kaplarıydı."
Bezemeli kaplar buluntuların küçük bir payını oluşturuyor; gündelik işi çoğunlukla kaba kaplar görüyordu.
Yaygın yanlış"Polinezyalılar çömlek yapmayı bilmiyordu."
Tonga ve Samoa'da çömlek yüzyıllarca yapıldı, sonra bırakıldı.
Yaygın yanlış"Pasifik adalarına rastgele sürüklenen kanolarla ulaşıldı."
Birkaç yüzyıla sığan düzenli yayılma ve geri dönen obsidyen yolları, bilinçli ve yinelenen yolculukları gösteriyor.
Uygulama ve kilit özet
Kilit özet: Lapita adı, 1952'de Yeni Kaledonya'da kazılan bir sitten geliyor; ilk parçalar ise Watom'da bulunmuştu. Dişli damga ve kireç dolgusu, bantlara bölünmüş yüzeyler ve sadeleşen yüzler üslubun dilini kurdu. Bismarck Takımadaları'ndan Tonga ve Samoa'ya yayılma, milattan önce yaklaşık 1300 ile 800 arasındaki birkaç yüzyıla sığdı ve Uzak Okyanusya'nın ilk yerleşimini oluşturdu. Talasea ve Lou obsidyeni adalar arası bağları gösteriyor. Austronesia dilleri ve Teouma'nın eski DNA'sı Tayvan ve Filipinler yönüne işaret ediyor. Batı Polinezya'da çömlek bırakıldı, Fiji'de sürdü; Hawaiki ata toplumunun adı oldu.
Sonraki derse köprü
Çömlek bırakıldığında Batı Polinezya'nın köylerinde başka bir miras sürdü. Kimin kimden geldiğini sayan soy anlatıları, bir şefin hangi ataya bağlandığını belirliyordu. Dilbilimciler Polinezya dillerinin ortak atasında mana ve tapu sözcüklerini de buluyor. Soydan akan güce bir ad, o güce dokunmanın sınırına bir başka ad veren bu iki sözcük, bedenden tören alanına kadar neyin kime ait olduğunu düzenledi.