M27-D02
Aktarım Jung'da
Jung'un aktarım anlayışını ve Aktarımın Psikolojisi metnini açıklar.
Psikanaliz Akademisi — M27, Jungcu analiz klinikte · 3.019 kelime · 16 örnek durum · 4 kanıt kartı · ≈ 14 dk okuma · 20 dk dinleme
Terapi Akademisi’nde: S02-P02-D06
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
1912'de aktarım Jung için ana-baba imgesinin hekime taşınmasıydı: hem dışarıya köprü hem çözülecek bir bağ.
1946'da Jung bu tabloya arketipsel içerikleri ekledi. Analist bilge, büyük anne ya da kurtarıcı olarak yaşanabilir ve bu yük, kişisel bir yaranın üzerine oturur.
Aktarımda iki kişi de değişir. Jung analistte uyanan içeriklere psişik bulaşma dedi ve bunlara bakmayı analistin işinin parçası saydı.
Rosarium'un gravürleri birleşmeyi, çürümeyi ve arınmayı gösterir; Evlilik dörtlüsü odadaki dört ilişkiyi, akrabalık libidosu da aktarımın arkasındaki bağ isteğini adlandırır.
Klinikte amaç imgeyi bilince taşımak ve onu bir imge olarak tutmaktır. Somutlaşan birleşme bir ihlaldir; sorumluluk her zaman terapisttedir.
Açılış sahnesi
Kocaeli'nin Kandıra ilçesi, Kerpe'deki küçük limanın taş mendireği. Ay erkenden batmış. Kemal emekli olduğundan beri açık akşamlarda teleskobunu mendireğin ucuna kuruyor.
Gülsen üçüncü akşamdır geliyor. İlk gece Satürn'ün halkasını görünce sesini kısamamıştı. Bu akşam merceğe eğilmeden önce termostan çayını dolduruyor ve Kemal'e Ankara'daki kızının yanına taşınıp taşınmaması gerektiğini soruyor. "Sen bu kadar uzağı görüyorsun," diyor. "Benim önümdekini de görürsün."
Kemal bir an teleskobun ayağıyla uğraşıyor. Kimse ona yıllardır böyle bakmamıştı ve bunun hoşuna gittiğini hissediyor. Vidayı gevşetip boruyu Gülsen'e doğru çeviriyor. "Ben yalnız bu borunun ucunu tutuyorum," diyor. "Bu akşam gezegeni sen bul."
Gülsen yarım saat uğraşıyor; iki kez bir sokak lambasına, bir kez de karşı tepedeki baz istasyonunun ışığına denk geliyor. Sonunda Satürn merceğin ortasına oturuyor. Kemal yerinden kıpırdamamış.
Eve yürürken Gülsen telefonu çıkarıyor. Kızına ne yapması gerektiğini sormuyor; ilk kez, kızının onu yanında gerçekten isteyip istemediğini soruyor.
Bu derste ne olacak
Aktarıma bu kez Jung'un gözünden bakıyoruz. Önce 1912'deki Freudçu çerçeveyi, sonra 1946 kitabının gravürlerini ve iki yeni kavramını göreceğiz. İkinci yarı klinikte: arketipsel bir yansıtmayı tanımak, onu somut bir birleşmeye dönüştürmeden taşımak ve sonraki Jungcuların bu mirası nasıl değiştirdiği.
Sıfır noktası
Aktarımın Freudçu çekirdeği hazır: kavramın kendisi S02-P02-D06'da (Terapi), Dora sonsözündeki yeni baskı ayrımı M08-D02'de, klinikte tanınması M23-D01'de, karşıaktarım M23-D04'te. Ayrılık M10-D04'te, arketip M11-D02'de, anima ve animus M11-D06'da, yansıtmanın geri alınması gölge dersinde (M11-D05) geçti.
Jung'un katkısı bu zemine bir kat ekler. Ona göre danışanın analiste taşıdığı şey her zaman bir anne ya da babanın izi olmayabilir. Bazen insanlığın ortak imge dağarcığından gelen bir figür, örneğin bilge yaşlı, büyük anne ya da kurtarıcı, analistin üstüne oturur. Bu figür kişisel geçmişle iç içe gelir; ayırmak klinisyenin işidir.
Mekanizma
1912: köprü ve engel
Jung'un aktarıma dair erken görüşü, Eylül 1912'de New York'taki Fordham Üniversitesi'nde verdiği derslerde (M10-D04) okunur. O sırada Freud'la ayrılık henüz tamamlanmamıştı ve dil büyük ölçüde Freudçudur.
Otuz dört yıl sonra Jung aynı olguya geri döndüğünde tablo genişlemiştir. Aktarımın Psikolojisi'nde danışanın ilk yansıtmalarının bir kısmının kaynağı tanındığında geri alınabildiğini, bir kısmının ise direnip hekime yerleştiğini yazar. Bir dipnotunda Freud'un aktarıma yalnız kişisel bir psikolojinin penceresinden baktığını, böylece arketipsel nitelikteki kolektif içerikleri gözden kaçırdığını söyler.
Jungcu bakışta bu büyüklük bir sapma sayılmaz. Arketipsel imge danışanın henüz kendisinde tanımadığı bir olanağı taşıyabilir; analistte görülen bilgelik, bir gün danışanın kendi iç bilgisine dönüşecek bir şeyin dışarıda beklediği yerdir. Aktarım böylece bir yinelemenin yanında bireyleşmenin (M13-D01) aracı olarak da okunur.
Analistin değişmesi
Jung 1946 kitabının girişinde aktarımı iki kimyasal maddenin birleşmesine benzetir: maddeler birleştiğinde ikisi de değişir. Analistin bu etkiden korunamayacağını, hatta sinir sağlığının zarar görebileceğini yazar. Danışan etkinleşmiş bir içeriği analiste yönelttiğinde, analistte de karşılık gelen bir içerik kümelenir (M11-D09) ve ikisi bir süre ortak bir bilinçsizlik içinde bulunur. Jung'un uyarısı, uzmanın her şeyi önceden bilir göründüğü hekim personasının (M11-D04) bu tehlikeye karşı yanlış bir sığınak olduğudur.
Bu düşünce M27-D01'deki diyalektik yöntemin aktarım tarafıdır ve karşıaktarımı geniş anlamda tanımlayan görüşe (M23-D04) yıllar önceden yaklaşır; Jung analistteki etkiyi iki kişinin birlikte geçtiği bir dönüşümün parçası sayar.
Gül bahçesinin gravürleri
1946'da Zürih'te basılan Die Psychologie der Übertragung aktarımı Rosarium philosophorum'un ağaç baskıları üzerinden açar; derlemenin öyküsü ve on resmin adları M13-D07'de geçti. Burada birkaç durak yeter.
İkinci resimde bir kral ile bir kraliçe karşılaşır ve sol elleriyle tokalaşır. Jung sol tarafı karanlık, bilinçdışı taraf sayar ve bu teması ilişkinin "uğursuz" (sinister), henüz görülmeyen yanına bağlar. Üçüncü resim çıplak hakikattir: iki figür giysilerini çıkarmıştır. Jung bunu alışılmış uyumun kabuğunun düşmesi ve maskenin altındaki gölgenin (M11-D05) görünmesi diye okur. Beşinci resmin Latince yazısı "coniunctio sive coitus"tur, yani birleşme ya da çiftleşme. Altıncı resim "conceptio seu putrefactio", gebe kalma ya da çürüme adını taşır: birleşmiş çift bir mezarda yatar. Sekizinci resim "ablutio vel mundificatio", yıkanma ya da arınmadır. Jung ölüm evresini bilincin bir süre çöktüğü ve yönünü yitirdiği bir döneme, arınmayı da bu karanlığın yavaş yavaş yıkanıp gitmesine benzetir.
Jung birleşme imgesini (M13-D07) bir iç sürecin simgesi olarak okur. Simya metinlerindeki ensest imgelerini bile kaba bir gerçeklikten çok, kişinin kendi varlığıyla birleşmesinin, yani kendilik olmanın simgesi sayar.
Jung şemayı halk masallarına ve dönemin antropolojisindeki çapraz kuzen evliliğine dayandırır.
İmgeyi imge olarak tutmak
Jungcu klinikte aktarımla yapılan iş, onu hemen "çözmekten" çok bilinçli kılmaktır: danışan analistte gördüğü bilgeliği, şeytanı ya da büyük anneyi önce yaşar, sonra bunun ne kadarının analistin kendisine, ne kadarının kendi iç dünyasındaki bir imgeye ait olduğunu birlikte tartar. Sona doğru aktarımın gevşemesi (M24-D09) burada da beklenir; Jung bağın insanca bir kısmının sürebileceğini düşünür.
En tehlikeli yer imgenin somutlaşmasıdır. Birleşme imgesi odada aşk ya da arzu olarak doğabilir (M23-D03); simge olarak taşındığında danışanın bütünleşme özlemini konuşmaya açar, somut bir birleşme gibi yaşanırsa yıkıma döner. İlke tartışmasızdır: terapist ile danışan arasında cinsel ya da romantik bir ilişki her durumda bir ihlaldir ve sorumluluk her zaman terapistindir. Sınır aşımını ihlalden ayıran ölçütler M29-D01'in işi. Jung'un Sabina Spielrein'la ilişkisinin niteliği belgelere bakan tarihçiler arasında hâlâ tartışmalıdır (M10-D05); bu tartışma sürerken bile, bugünün ilkesi kurucunun yaşamına göre değil danışanın korunmasına göre çizilir.
Usta katmanı
Jung'dan sonra aktarım gelenek içinde farklı yönlere çekildi. Londra'da Michael Fordham ve çevresi onu daha klinik, çocukluk gelişimine ve kişisel geçmişe dayalı biçimde ele aldı; Fordham 1974'te Journal of Analytical Psychology'de doğrudan Jung'un aktarım kavramına ayrılmış bir makale yayımladı. Gelişimsel ve klasik okulların karşılaştırması M27-D06'ya bırakılıyor. Mario Jacoby 1984 tarihli The Analytic Encounter'da aktarımı Freud, Jung ve Martin Buber'in ben-sen ilişkisiyle birlikte düşünüp iki kişinin gerçek insani karşılaşmasının yanına koydu. Nathan Schwartz-Salant 1998'de iki kişinin arasında ikisinin de imgelemine açık üçüncü bir alanı etkileşimli alan diye adlandırdı ve simya imgelerini bu alanın dili yaptı.
Arketipsel aktarımı tanımak, onu taşımak ve somutlaşmasına izin vermemek yıllarca kendi analizinde ve süpervizyonda pişmiş bir analist gerektirir; bir ders bu yolun haritasını çizebilir, yürümeyi öğretemez.
Eleştiri iki yönden gelir. Simya metaforu klinik ölçümden uzaktır: bir seansın "çürüme" ya da "arınma" evresinde olduğu gözlem ölçütleriyle belirlenemez ve aynı malzeme farklı analistlerce farklı evrelere yerleştirilebilir. İkincisi risktir: birleşme dilinin büyüsü, analistin kendi arzusunu dönüşümün kutsal bir evresi gibi okumasına zemin hazırlayabilir.
Yaygın yanlış"Jung'a göre analist danışanın aktarımından etkilenmemeli, tarafsız bir ayna olarak kalmalıdır."
Jung tam tersini yazar: aktarımda iki kimyasal madde gibi ikisinin de değiştiğini, analistin etkilenmesinin kaçınılmaz olduğunu söyler. Beklenen, analistin etkiyi bilince taşıyabilmesidir.
Yaygın yanlış"Aktarımın Psikolojisi analist ile danışan arasında gerçek bir birleşmeyi önerir."
Kitaptaki birleşme imgeleri Jung'a göre bir iç süreci simgeler; Jung ensest ve evlilik imgelerini bile kişinin kendi varlığıyla birleşmesi diye okur. Bugünün etik ilkesi bu konuda yoruma yer bırakmaz.
Yaygın yanlış"Arketipsel aktarım görüldüğünde kişisel geçmişe bakmak gereksizdir."
Jungcu klinikte arketipsel imge çoğu zaman bir kişisel yaranın üstüne oturur; bilge rehber ile yokluğu hissedilen bir baba aynı aktarımda birlikte bulunabilir. İkisi birlikte okunur.
Kanıtın sınırı
Jung'un 1912 dersleri ile 1946 kitabı yayımlanmış metinlerdir ve ne dediği oradan okunabilir. Klinikteki iddialar ise uzman görüşünü aşmıyor. Arketipsel aktarımın kişisel olandan güvenilir biçimde ayrılabildiğini, akrabalık libidosu diye bir içgüdünün bulunduğunu ya da simya evreleriyle okumanın sonuca katkısını sınayan bir çalışma okunan literatürde yok. Colman ile Astor'un makaleleri tek klinisyen anlatılarıdır. Jung'un evlilik dörtlüsü karşı cinsten imgelere dayanır; eşcinsel ilişkilerde ya da ikili cinsiyet şemasına uymayan kişilerde nasıl işleyeceği tartışmaya açıktır ve Jung bu biçimleri dipnotta dışarıda bıraktığını kendisi söyler. Kavramlar Avrupa'nın Hristiyan ve simya imgeleriyle kurulduğu için, başka bir kültürden gelen danışanın bilge ya da büyük anne imgesinin aynı çizgilerle okunup okunamayacağı da bilinmiyor. Jungcu terapiyi bütün olarak sınayan sonuç çalışmalarına M27-D07 bakıyor.
Kendin dene
Aklında kalsın
1912'de aktarım Jung için ana-baba imgesinin hekime taşınmasıydı: hem dışarıya köprü hem çözülecek bir bağ.
1946'da Jung bu tabloya arketipsel içerikleri ekledi. Analist bilge, büyük anne ya da kurtarıcı olarak yaşanabilir ve bu yük, kişisel bir yaranın üzerine oturur.
Aktarımda iki kişi de değişir. Jung analistte uyanan içeriklere psişik bulaşma dedi ve bunlara bakmayı analistin işinin parçası saydı.
Rosarium'un gravürleri birleşmeyi, çürümeyi ve arınmayı gösterir; Evlilik dörtlüsü odadaki dört ilişkiyi, akrabalık libidosu da aktarımın arkasındaki bağ isteğini adlandırır.
Klinikte amaç imgeyi bilince taşımak ve onu bir imge olarak tutmaktır. Somutlaşan birleşme bir ihlaldir; sorumluluk her zaman terapisttedir.
Sonraki derse köprü
Rüyasında analisti yaşlı bir kadın olarak gören danışanın tek rüyası ancak bir ipucu verir; aynı figürün aylar içinde nasıl değiştiği, nerede belirip nerede çekildiği ise başka bir okuma ister. Jungcu analist rüyaları tek tek çözmek yerine bir dizi olarak izler ve imgelerin birbirine verdiği cevaplara bakar. Rüya serisiyle çalışmanın klinikteki yöntemi, M27-D03'ün sorusu.
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.