İçeriğe geç

M17-D03

İmgesel, simgesel, gerçek

Lacan'ın imgesel, simgesel ve gerçek kayıtlarını gündelik örneklerle açıklar ve birbirinden ayırt eder.

Psikanaliz Akademisi — M17, Lacan · 3.004 kelime · 16 örnek durum · 3 kanıt kartı · ≈ 14 dk okuma · 20 dk dinleme

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.

Lacan 1953'te imgesel, simgesel ve gerçeği yan yana adlandırdı ve bu üçlü sonraki otuz yılın kavramlarının iskeletine dönüştü.

İmgesel benzerlerin, hayranlığın ve rekabetin kaydıdır; ego burada kurulur. Simgesel, kişiyi doğmadan karşılayan ad, yasa ve akrabalık düzenidir; makara oyununda olduğu gibi yokluğu bir sözcükle tutmayı mümkün kılar. Gerçek ise bu iki kaydın ördüğü gerçekliğe sığmayan, söze direnen boyuttur ve anlamı 1950'lerden 1970'lere değişti.

Her deneyim üç kaydı birden taşır. Kayıtlar ölçülemediği için değerleri yorumun verimliliğiyle tartılır; kaygan tanımları eleştirinin hedefidir.

Açılış sahnesi

Ünye Nüfus Müdürlüğü, kasım başında bir perşembe sabahı. Sıra makinesinin ekranında numaralar ağır ağır ilerliyor. Bülent salı pazarında sebze tezgâhı açıyor; oğlu dört gün önce doğmuş, doğum bildirimini yapmaya gelmiş. Elindeki formda adın yazılacağı kutu boş. Yan sandalyede Duygu oturuyor, kooperatifin kuluçkahanesinde su ürünleri mühendisi. Çantasında bir mahkeme kararı var.

Bülent kalemi kutunun üstünde tutup bırakıyor. "Babam dedemin adını istiyor, Hüsnü. Eşim Deniz diyor. Ben daha çocuğun yüzüne doğru dürüst bakamadım, adını yazacağım."

"Ben de ad için geldim," diyor Duygu. "Kimlikte ilk adım Hatice. Hiç görmediğim bir teyzemin adı, ben doğmadan bir yıl önce ölmüş. Evde herkes Duygu der, ama her resmî kâğıtta önce o çıkar. Hastanede adım okunduğunda dönüp bakmıyorum bile."

"Silince ne olacak?"

"Bilmiyorum. Kırk yıl onun yerinde durdum galiba. Yer boşalınca ne kalacak, onu merak ediyorum."

Bülent forma bakıyor. Çocuğun kimlik numarası hastanede verilmiş bile; kutu adı bekliyor. "Demek ki o kutu o doğmadan önce de oradaydı," diyor.

Sıra makinesi Duygu'nun numarasını okuyor. Ünye'deki bu sabah ve bu iki kişi dersin ihtiyacına göre tasarlandı; bir adın, adlandırılan kişiden önce gelen bir yer açtığı sezgisi ise psikanalizde bir kuramın taşıyıcı direklerinden birine dönüştü.

Bu derste ne olacak

Ayna evresi dersi bir soruyla bitmişti: hayranlığı, bir kuralı ve adı konamayan bir sarsıntıyı neye bakarak ayırt edebiliriz? Bu ders Lacan'ın o ayrım için kurduğu kavram üçlüsünü açıyor.

Önce kavramların doğduğu 1953 konferansına ve "kayıt" sözcüğünün ne anlattığına bakacağız. Sonra her kaydı ayrı ayrı, gündelik sahnelerle kuracağız: benzerlerin ve rekabetin alanı, bizi doğmadan karşılayan dil ve yasa düzeni, dile gelmeyen artık. Ardından üçünü aynı sahnede iç içe görecek, en sonda kavramların kayganlığına yöneltilen eleştiriye bakacağız.

Sıfır noktası

Lacan 1953'te, Roma raporundan (M17-D01) birkaç ay önce, "Le symbolique, l'imaginaire et le réel" başlığını taşıyan bir konferans verdi. Johnston'ın Stanford maddesi bu üçlüyü, sonraki otuz yılın kavramlarının çoğunun içinde tanımlandığı iskelet olarak niteler.

"Kayıt" sözcüğü bir şarkıcının ses kayıtlarını, göğüs sesini ve kafa sesini andırır. Aynı ses bütün kayıtlarda çıkar; kayıtlar sesin ayrı odaları olmaktan çok, çalışma biçimleridir. Lacan'ın kayıtları da kişinin içinde üç ayrı bölme olarak düşünülmemeli; her yaşantı üçünde birden işler, ama her biri yaşantının başka bir yüzünü gösterir.

Gündelik dilde "gerçek" ile "gerçeklik" çoğu zaman birbirinin yerine geçer. Lacan'da ikisi ayrılır. Stanford maddesinin yazarına göre imgesel ile simgesel birlikte, bizim gerçeklik dediğimiz alanı kurar: gördüğümüz, adlandırdığımız, başkalarıyla paylaşabildiğimiz dünya. Gerçek ise bu alana sığmayan şeyin adıdır. Freud'un psişik gerçeklik kavramı (M02-D06) ve gerçeklik ilkesi (M03-D08) başka sorulara cevap verir; Lacan'ın sözcüğü onlarla karıştırılmamalı.

Yaygın yanlış"Lacan'ın gerçeği, gündelik dildeki gerçeklikle aynı şeydir."
Doğrusu

Lacan'da gerçeklik, imgeler ve sözcüklerle örülmüş, paylaşılabilen dünyadır. Gerçek ise o örgünün içine alınamayan, adlandırma girişimlerine direnen boyuttur.

Mekanizma

İmgesel: benzerin aynası

Ayna evresi dersi imgeselin ilk sahnesini kurdu (M17-D02). Burada kaydın genel işleyişine bakıyoruz. İmgesel, imgelerin, benzerliklerin ve ikili ilişkilerin alanıdır: ben ile bana benzeyen öteki arasında kurulan karşılıklı bakış. Stanford maddesine göre bu kayıt, bilincin ve öz farkındalığın alanına en yakın olanıdır; başkalarının kim olduğunu, ne demek istediklerini ve onların gözünde kim olduğumuzu "imgelediğimiz" her şey buraya düşer. Ego da burada yurt tutar.

İmgesel ilişkinin belirgin bir özelliği, hayranlık ile rekabetin aynı kumaştan çıkmasıdır. Kendimi benzerimde gördüğüm ölçüde ona tutulurum; aynı ölçüde onun yerini almak, ondan ayrılmak isterim. Arada üçüncü bir ölçü olmadığında ilişki ya kaynaşmaya ya çatışmaya kayar.

Yaygın yanlış"İmgesel uydurma demektir; sağlıklı bir insan imgelerinden kurtulur."
Doğrusu

Stanford maddesi imgeselin yanılsamalarını kaçınılmaz ve somut sonuçları olan yanılsamalar olarak anlatır. Lacan'a göre analiz bu kaydı ortadan kaldırmayı hedefleyemez; konuşan her insan imgelerle yaşar. Değişebilen, imgelerin kişiyi ne ölçüde tutsak ettiğidir.

Simgesel: bizi doğmadan karşılayan düzen

Simgesel, dilin ve onunla örülmüş toplumsal düzenin kaydıdır: adlar, akrabalık konumları, yasalar, gelenekler, törenler, unvanlar. Stanford maddesi bu düzeni, bireyin doğarken içine atıldığı ve ona önceden yerler hazırlayan bir bağlam olarak betimler. Açılıştaki form tam bunu gösteriyor: çocuğun numarası ve adının kutusu, çocuk daha bir yüz olarak tanınmadan hazırdır.

Lacan bu kaydı kurarken yapısalcılıktan yararlandı. Saussure'ün göstergenin anlamını farklılıklarla kuran dilbilimi ve Lévi-Strauss'un 1949'da yayımlanan akrabalığın temel yapıları üzerine kitabı, onun 1950'lerdeki okumasının iki ana kaynağıydı; yapısalcı düşüncenin kendisi başka bir yerde, Felsefe akademisinde ele alınıyor (P00-D06-M04-05). Lévi-Strauss akrabalığı bireylerin duygularından çok, evliliklerin ve adların dolaşımını düzenleyen kurallar olarak okuyordu. Ensest yasağı bu okumada doğadan kültüre geçişin eşiğiydi. Freud'un aynı yasağı totem ve tabu üzerinden (M09-D01), Oidipus durumunda baba üzerinden (M05-D04) düşündüğü hatırlanırsa, Lacan'ın Oidipus'u bir kişiler dramından çok bir yasa ve konum meselesi olarak yeniden okumasının zemini görülür. Babanın bu düzendeki işlevi M17-D06'nın konusu.

Bu son sahne Freud'un torununda gözlediği makara oyununu (M07-D05) hatırlatıyor. Freud 1920'de çocuğun annenin gidişini "fort" ve "da" sesleriyle oyunda yeniden kurduğunu anlatmıştı. Lacan bu sahneye 1950'lerde dönüp onu simgesel kaydın küçük bir modeli olarak okudu. Ona göre çocuk yalnız bir kaybı oynamaz; bir varlık ile bir yokluğu karşıt iki sesle işaretler ve böylece anneyi, orada olmadığında da çağrılabilen bir şeye dönüştürür. Sözcük, nesnenin yokluğunda nesnenin yerini tutar. Bu okumada dile girmek bir kayıpla başlar: adlandırılan şey artık yalnız adı aracılığıyla elde tutulabilir.

Yaygın yanlış"Simgesel düzen, rüyalardaki ve mitlerdeki sembollerle ilgilidir."
Doğrusu

Gündelik dilde "sembol" bir başka şeyi temsil eden imge demektir ve Jung'un sembol anlayışı (M13-D06) bu yöne bakar. Lacan'ın simgeseli ise imgelerden çok kuralların, adların ve farklılıkların düzenidir. Bir sözcük ona benzediği için değil, öbür sözcüklerle kurduğu ilişki yüzünden anlam taşır.

Gerçek: söze direnen

Gerçek üç kaydın en kaygan olanıdır ve Lacan onu kısa bir tanımla bağlamadı. Stanford maddesi bu güçlüğün kavramın kendisinden geldiğini söyler: gerçek, imgesel ve simgesel aracılığıyla anlamlı kılınan her şeyin dışında kalan, yakalanmaya direnen boyuttur. Lacan onu sık sık gerçekliğe göre bir "imkânsız" diye niteledi.

Kavram zaman içinde değişti. 1950'lerde gerçek, kabaca dilden önceki maddi varlığın, hiçbir eksik taşımayan bir doluluğun adıydı; eksikliği, yokluğu, boşluğu oraya dil getiriyordu. Stanford maddesine göre 1959–1960 etik seminerinde vurgu kaydı ve 1960'lardan sonra gerçek giderek daha çok anlam yükü taşıdı: travmatik olaylar, katlanılması güç bedensel yoğunluklar, kaygı ve ölüm bu kayda bağlandı. Bu yüzden "Lacan'a göre gerçek şudur" diye başlayan her cümlenin hangi on yıldan söz ettiğini sormak gerekir.

Freud'un travma düşüncesi bu kayda yaklaşmanın iyi bir yolu. Freud 1920'de travmayı ruhsal aygıtın dış uyaranlara karşı koruyucu katmanının delinmesi olarak tasarlamıştı (M07-D06); savaş nevrozlarında kaza anına dönen rüyalar bu delinmenin izleriydi (M07-D08). Lacancı okuma, bu dönüşlerde bir anlatıya yerleşemeyen bir çekirdeği, gerçeğin bir yüzünü görür. Kaygının nesnesiz basıncı da (M06-D03) bu kayda bağlandı.

Üçü bir arada

Kayıtları ayrı ayrı anlatmak bir kolaylık. Lacan'ın asıl iddiası, hiçbir deneyimin tek bir kayıtta yaşanmadığıdır. Açılıştaki forma dönelim. Bülent'in babası torunun adı Hüsnü olsun istiyor: torunda kendi babasının yüzünü görmek, soyun devam ettiğini bir benzerlikte izlemek imgesel bir istektir. Adın deftere yazılması, çocuğu bir soy çizgisine, bir kimlik numarasına, bir hukuki kişiliğe bağlar; bu simgeseldir. Dört günlük bir bedenin ağlaması, doğumun kendisi, hiçbir adın tam karşılayamadığı bir varlık ise gerçeğin yanındadır. Duygu'nun silmek istediği ad da bir ölümün izini, bir yeri ve tanımadığı bir kadına benzetilmenin ağırlığını birlikte taşıyor.

Stanford maddesine göre imgesel, öbür iki kaydın birbirine karıştırıldığı yerdir: anlamsız bir rastlantı derin bir işaret gibi okunabilir. Lacan 1970'lerde kayıtların karşılıklı bağımlılığını Borromean düğümüyle gösterdi: üç halkadan biri kesilince üçü de birbirinden ayrılır.

Yaygın yanlış"Üç kayıt, Freud'un yapısal modelindeki üç bölgenin yeni adlarıdır."
Doğrusu

Freud'un yapısal modeli (M06-D01) ruhsal aygıtı işlevleri olan üç kuruma ayırır. Lacan'ın kayıtları ise kurum olmaktan çok deneyimin boyutlarıdır ve her biri bu kurumların hepsini keser. Ego imgeselde kurulur, ama simgesel düzen ve gerçek de onun çevresinde işler.

Usta katmanı

Kayıtları bir dönemlendirmeye çevirmek cazip: 1930'lar ve 1940'larda imgeselin, 1950'lerde simgeselin, 1960'lar ve 1970'lerde gerçeğin Lacan'ı. Stanford maddesinin yazarı araştırmacıların bu ayrımı kullandığını söyler ve hemen çekince ekler: Lacan'ın öğretisinde bu düzgün şemaya uymayan süreklilikler ve kopuşlar her dönemde bulunur.

Eleştiri burada başlıyor. Kavramların kesin tanımlara bağlanmaması, eleştirmenlerin gözünde onları her şeyi açıklayabilen, dolayısıyla hiçbir şeyi riske atmayan bir dile çeviriyor. Gerçek hem doluluk hem boşluk, hem dışarıda hem içeride olabiliyorsa hangi gözlem onunla çelişebilir? Lacan'ın geç döneminde düğümlere ve matematik biçimlere başvurması da ayrı bir tartışma doğurdu: fizikçi Alan Sokal ile Jean Bricmont 1997'de Fransızca yayımlanan kitaplarında Lacan'ın topolojik ve matematiksel terimleri yanlış ve süs olarak kullandığını öne sürdü. Savunucular bu biçimlerin düşünmeye yardım eden şemalar olarak kullanıldığını, kanıt yerine konmadığını söyler. Bu eleştiriye M17-D08'de ayrıntıyla döneceğiz.

Kanıtın sınırı

Bu dersteki ayrımlar ampirik ayrımlar olarak kurulmadı. İmgesel, simgesel ve gerçek ölçeklerle ölçülen değişkenler sayılmaz; bir deneyim, onu okumanın üç yolunu adlandıran kavramsal bir çerçeveyle parçalara ayrılır. Hiçbir deney bir kıskançlığın imgesel, bir unvanın simgesel olduğunu doğrulayamaz ya da çürütemez. Dersin kartlarının tarihsel kayıt ve uzman görüşüyle sınırlı kalması da bundan.

Kavramın değeri bu nedenle başka bir ölçütle tartışılır: yorumun verimliliği. Bir klinisyen ya da okur, üç kayıtla bakınca daha önce göremediği bir ayrımı görebiliyor mu? Bu ölçüt değerlidir ama sınırlıdır; aynı malzemeye başka bir kuramla bakan biri de kendi okumasını verimli bulabilir ve iki okuma arasında karar verecek ortak bir yol yoktur. Bir genelleme sınırı daha var: Lacan'ın simgesel düzeni kuran örnekleri Avrupa akrabalık düzeninden ve Fransızcadan geliyordu. Adın ve soy çizgisinin farklı işlediği toplumlarda kayıtların aynı biçimde ayrışıp ayrışmadığı açık bir sorudur.

Kendin dene

Aklında kalsın

Lacan 1953'te imgesel, simgesel ve gerçeği yan yana adlandırdı ve bu üçlü sonraki otuz yılın kavramlarının iskeletine dönüştü.

İmgesel benzerlerin, hayranlığın ve rekabetin kaydıdır; ego burada kurulur. Simgesel, kişiyi doğmadan karşılayan ad, yasa ve akrabalık düzenidir; makara oyununda olduğu gibi yokluğu bir sözcükle tutmayı mümkün kılar. Gerçek ise bu iki kaydın ördüğü gerçekliğe sığmayan, söze direnen boyuttur ve anlamı 1950'lerden 1970'lere değişti.

Her deneyim üç kaydı birden taşır. Kayıtlar ölçülemediği için değerleri yorumun verimliliğiyle tartılır; kaygan tanımları eleştirinin hedefidir.

Sonraki derse köprü

Simgesel kaydı anlatırken dili bir düzen olarak bıraktık: adlar, kurallar, karşıt sesler. Ama Lacan'ın asıl iddiası daha keskindi. Bilinçdışının kendisinin bu düzenin malzemesiyle, sözcüklerin birbirine bağlanma ve birbirinin yerine geçme yollarıyla işlediğini öne sürdü. Saussure'ün göstergesini nasıl ters çevirdi, rüya çalışmasının iki işlemine hangi dilbilim terimlerini yerleştirdi? M17-D04, "Bilinçdışı bir dil gibi", bu soruları dilbilimden ödünç alınan kavramlarla açacak.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.