M16-D04
Yansıtmalı özdeşim
Yansıtmalı özdeşim kavramını ve onun Klein'dan sonraki klinik genişlemesini açıklar.
Psikanaliz Akademisi — M16, Nesne ilişkileri · 3.004 kelime · 17 örnek durum · 4 kanıt kartı · ≈ 14 dk okuma · 20 dk dinleme
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Klein yansıtmalı özdeşimi, bebeğin kendi parçalarını fantezide annenin içine yerleştirdiği ve onunla bağını sürdürdüğü bir süreç olarak tarif etti; adı açıkça 1952 baskısında önerildi.
Yansıtmada duygu karşıdakine atfedilir ve orada kalır. Yansıtmalı özdeşimde karşıdaki çoğu zaman o duyguyu hissetmeye ya da oynamaya itilir; Ogden bunu fantezi, etkileşimsel baskı ve yeniden içe alma diye üç evreye ayırdı.
Rosenfeld iletişim ve boşaltma türlerini ayırdı, Joseph aktarımı seansın toplam durumunda aradı, Heimann karşıaktarımı bir araştırma aracı saydı.
Terapist tepkileri ve duygu bulaşması üzerine araştırmalar fikre dolaylı akrabalık sağlar, kavramın kendisini sınamaz. Her şeyi açıklamaya başladığında ve terapistin kendi payını görmezden geldiğinde kavram yol gösterici olmaktan çıkar.
Açılış sahnesi
Merzifon'da, belediye su işlerinin zemin kattaki abone gişeleri, salı öğleden sonra. Gülay on bir yıldır abonelik işlemlerine bakıyor; işini sesini yükseltmeden yapmasıyla bilinir. Yan camda tahsilat veznesinde oturan Serdar sayaç kuyruğu dağılınca sandalyesini ona doğru çeviriyor.
"Az önceki adam," diyor Gülay. "Faturası iki katına çıkmış. Kaçak var dedim, sayaç okunmuş dedim. Dinlemedi. Bağırdı, sonra gitti."
"Gördüm. Sen gayet sakindin."
"Oradayken sakindim. O çıktıktan sonra sinirlenmeye başladım. Şimdi bile ellerim sıcak. Kalkıp ona bağırmak istiyorum, dosyayı masaya çarpmak istiyorum. Bu benim huyum değil, Serdar. Bu öfke nereden geldi?"
Serdar bir süre cevap vermiyor. "Belki senindir. Bütün gün herkes sana bir şey yüklüyor."
"Belki. Ama sanki adam kendi öfkesini burada bırakıp hafiflemiş de gitmiş gibi. Ben de onu taşıyorum."
Gülay, Serdar ve Merzifon'daki gişe kurmacadır; yabancı birinden sonra içinde kalan ve sahibini bulamayan bir duygu ise psikanalizin en çok tartışılan kavramlarından birinin başlangıç noktasıdır.
Bu derste ne olacak
Klein'ın bölmeyi ve iki konumu nasıl kurduğu M16-D03'te anlatıldı. Bu ders o yapının bir parçasını ayrıca ele alıyor: bölünen bir parçanın bir başkasının içine yerleştirildiği fantezisini.
Önce kavramın Klein'daki ilk biçimine bakacağız. Sonra sıradan yansıtmadan nerede ayrıldığını göreceğiz. Ardından Klein'dan sonraki kuşağın onu nasıl bir iletişim biçimine ve terapi odasının bir aracına çevirdiğini izleyeceğiz. En sonda kavramın aşırı genişlemesine ve ölçülmesindeki güçlüğe döneceğiz.
Sıfır noktası
Yansıtma savunması Freud'da 1913'ten beri vardı (M06-D05): kişinin kabul edemediği bir duygu başkasına atfedilir. Klein'ın eklediği sözcük "özdeşim"dir. Yansıtmalı özdeşimin genel tanımı İlişki Akademisi'nde, çiftlerle çalışma bağlamında verildi (İlişki M20-D05); bu ders onun kökenine ve Klein sonrası değişimine iniyor.
Kısa bir yoklama işe yarar: duygu kime atfediliyor ve o kişi bundan etkileniyor mu?
Yaygın yanlış"Yansıtmalı özdeşim, yansıtmanın daha süslü bir adıdır."
İki kavramın ortak bir başlangıcı var: kişi kendine ait bir şeyi dışarıda görür. Yansıtmalı özdeşimde ise iki fazladan adım tarif edilir: atan kişi atılan parçayla bağını sürdürür ve karşıdaki çoğu zaman o parçayı gerçekten hissetmeye ya da oynamaya başlar.
Mekanizma
Klein'da doğuş: parçayı ötekinin içine koymak
Klein kavramı bölme ve paranoid-şizoid konumu anlattığı 1946 makalesinde betimledi; o makalenin tarihi ve 1952 baskısı M16-D03'te anlatıldı. Melanie Klein Trust'ın okuma listesine göre 1946 metni kavramı tarif eder ama adı yalnız geçerken anar; bu süreçlere yansıtmalı özdeşim adını açıkça öneren cümle 1952 baskısında yer alır.
Klein'ın tarifinde bebek, öfke anında kendi kötü parçalarını fantezide annenin içine atar. Amaç bu parçalardan kurtulmaktan ibaret kalmaz; fantezi aynı zamanda nesneye zarar vermeyi, onu denetlemeyi ve ele geçirmeyi içerir. Bu parçaları içinde taşıdığı ölçüde anne ayrı bir kişi olarak yaşanmaz, kişinin kötü yanı olarak yaşanır ve kişinin kendine yönelik nefreti ona çevrilir. Klein bunu saldırgan bir nesne ilişkisinin ilk örneği saydı.
Klein yalnız kötü parçaların yerleştirilmediğini de yazdı. İyi parçalar da sevgiyle dışarıya verilir; bu, iyi nesne ilişkileri kurmanın bir koşuludur. Aşırıya kaçtığında ise kişi kendi iyi yanlarını yitirmiş gibi hisseder ve ben yoksullaşır.
Yansıtmadan farkı: öteki de hissetmeye başlar
Kavram Amerika'ya geçtiğinde en açık betimlemelerden birini Thomas Ogden 1979'da yaptı. Ogden süreci üç evreli bir dizi olarak şemaya döktü, ama üçünü tek bir ruhsal olayın eşzamanlı yönleri saymanın daha doğru olacağını da ekledi. İlk evrede kişinin, istemediği bir parçasından kurtulup onu başka birinin içine denetleyerek yerleştirme fantezisi vardır. İkinci evrede bu fantezi ilişkiye taşınır: atan kişinin davranışı, alıcıda fanteziye uyan duyguları uyandırır. Üçüncü evrede alıcı bu duyguları kendi yoluyla işler ve atan kişi işlenmiş biçimini geri alabilir.
Ogden yansıtmayla farkı atan kişinin yaşantısından kurar. Sade yansıtmada kişi duyguyu taşıyan ötekine yabancılaşır, ondan korkar ya da onu anlamaz. Yansıtmalı özdeşimde ise kişi ötekiyle bir tür birlik duygusu yaşar: karşıdakinde gördüğü, ona benzeyen bir duygudan öte kendi duygusudur. Ogden aynı süreci bir savunma, bir iletişim biçimi, ilkel bir nesne ilişkisi ve bir değişim yolu olarak dört yönden okudu.
Yaygın yanlış"Birinin yanında bir duygu hissediyorsam, o duygu kesinlikle ondan geliyordur."
Duyguların başka kaynakları da vardır: yorgunluk, kişinin kendi geçmişi, o günün olayları. Kavramın kendi savunucuları da alıcının tepkisinde kendine ait bir pay olduğunu kabul eder; bir duygunun nereden geldiğine tek bir seferde karar vermek mümkün olmayabilir.
Klein'dan sonra: iletişim ve boşaltma
Klein kavramı büyük ölçüde bir savunma ve saldırı fantezisi olarak tarif etmişti. Londra'daki öğrencileri ona ikinci bir anlam kazandırdı. Herbert Rosenfeld psikotik hastalarla çalışmasından yola çıkarak 1971'de yayımlanan bir sempozyum bildirisinde iki türü birbirinden ayırmanın önemini vurguladı: başkalarıyla iletişim için kullanılan yansıtmalı özdeşim ve kişiyi istenmeyen parçalarından kurtarmak için kullanılan yansıtmalı özdeşim.
Rosenfeld'e göre iletişim için yansıtan hasta, taşıyamadığı duyguları analistin içine koyar ki analist onları hissetsin, anlasın ve taşınabilir hâle getirip sözcüklere dökebilsin. Bu hasta yoruma açıktır. Boşaltmak için yansıtan hasta ise rahatsız edici içeriği dışarı atıp ruhsal gerçekliği inkâr etmek ister; yorum ona, attığı şeyin geri itilmesi gibi gelir ve öfke uyandırabilir. Rosenfeld iki sürecin aynı hastada bir arada ya da sırayla bulunabileceğini ekledi.
Rosenfeld iletişimsel türü bebekle annenin sözsüz ilişkisinin bir uzantısı olarak gördü ve bu ilişkiyi en çok vurgulayanın Wilfred Bion olduğunu belirtti. Bion 1959'da yansıtmalı özdeşimin olağan ve hastalıklı biçimlerini ayırmıştı. Olağan biçimin anneyle bebek arasında bir anlaşma yolu olduğu ve bunun düşünme kapasitesiyle bağı, kapsama modeliyle birlikte M16-D10'da açılacak.
Toplam durum ve karşıaktarımın yeni yeri
Kavramın klinik genişlemesi karşıaktarım fikriyle birlikte yürüdü. Uygulayıcının danışana yönelen bütün tepkilerini kapsayan geniş karşıaktarım tanımı Terapi Akademisi'ndedir (S02-P02-D07). Klein çevresinden Paula Heimann 1949 Zürih kongresinde sunduğu ve 1950'de yayımlanan kısa yazısında, analistin hastaya duygusal tepkisini hastanın bilinçdışını araştırmanın bir aracı saydı; ona göre bu tepki kısmen hastanın yarattığı bir şeydi. Klein bu genişlemeye mesafeli kaldı ve iki kadının yolları ayrıldı. Karşıaktarımın engelden araca dönüşen tarihi klinik katmanda, M23-D04'te ayrıntılı işlenecek.
Betty Joseph 1985'te, Klein'ın 1952'de kullandığı bir ifadeden yola çıkarak aktarımı bir "toplam durum" olarak ele aldı. Ona göre hastanın aktarımda yaşattığı şey yalnız sözlerinde aranmaz; seansın içinde olan bitenin bütününde, analistin üzerinde hissettiği baskılarda ve hastanın onu bir role çekme girişimlerinde görünür. Joseph yalnız söze verilen yorumların kişiliğin daha yetişkin kısmına ulaştığını, anlaşılmayı bekleyen kısmın ise analist üzerine kurulan baskılar yoluyla iletildiğini yazdı.
Bu iki çalışma yansıtmalı özdeşimi sınamaz. Gösterdikleri şey daha dar: klinisyenlerin tepkileri gelişigüzel dağılmıyor, hastanın örüntüsüyle birlikte değişiyor. Duygu bulaşması araştırması da benzer bir akrabalık taşır; bir kişinin duygusunun çoğu zaman farkında olunmadan yanındakine geçtiği gösterildi (İlişki M08-D01; empatiyle bağı için Terapi S02-P02-D02). Bu dolaylı destek, insanların birbirinde duygu uyandırdığını söyler. Bir kişinin kendi parçasını fantezide ötekine yerleştirdiğini ve onu denetlediğini göstermez.
Yaygın yanlış"Terapistin hissettiği her şey hastanın ona yansıttığı şeydir."
Heimann'ın da Joseph'in de yaklaşımı terapistin kendi payını ayırmasını gerektirir. Bütün tepkileri hastaya bağlamak terapistin kendi yorgunluğunu, önyargısını ya da geçmişini hastanın üzerine yıkmasına kapı açar; bu klinik bir hatadır ve etik bir risktir.
Usta katmanı
Kavramın başarısı sorununu da getirdi. Klinik yazında yansıtmalı özdeşimin, bölmeden, yansıtmadan ve özdeşimden oluşan bir bütün mü yoksa ayrı bir olgu mu olduğu tartışıldı; bazı yazarlar onun her türlü kişilerarası olayın açıklaması olarak kullanılan bir kalıba dönüştüğünden yakındı. Elizabeth Spillius ile Edna O'Shaughnessy'nin 2011 derlemesi bu dönüşümü baştan sona izler. Amerika'da Otto Kernberg kavramı sınırda kişilik örgütlenmesinin savunmaları arasına yerleştirdi; Kernberg'in bu çizgisine M18-D03'te, sınırda kavramının tarihine M18-D06'da döneceğiz. Hastayla terapistin bilinçdışı bir örüntüyü birlikte sahnelemesi ise klinik katmanda canlandırma adıyla (M23-D06) işlenecek.
Kavramın gücü ile zaafı aynı yerden doğar: bir duygunun nereden geldiğini açıklarken onu söyleyenin yorumuna dayanır. Bir yorumun yanlış olduğunu gösterecek bir gözlemin ne olacağı çoğu zaman belirsiz kalır. Bu, M20'deki yanlışlanabilirlik tartışmasının yansıtmalı özdeşime düşen payıdır.
Kanıtın sınırı
Yansıtmalı özdeşimin özü bir fantezi iddiasıdır ve fantezi doğrudan gözlenemez. Gözlenebilen şey, bir kişinin yanında başka birinde belirli duyguların uyandığıdır; bu da duygu bulaşmasıyla, beklentinin davranışı biçimlendirmesiyle ya da alıcının kendi geçmişiyle açıklanabilir. Terapist tepkisi ölçümleri, klinisyenlerin duygularının hastanın kişilik örüntüsüyle birlikte değiştiğini gösterdi; ama tepkiyi de kişiliği de aynı kişi bildirdiği için bu ilişkinin bir kısmı ölçümün kendisinden gelebilir ve kesitsel tasarım yönü belirleyemez. Klinisyenler birkaç Batılı ülkenin meslek çevrelerinden seçildi; bulguların başka meslek kültürlerine ve dillere genellenmesi sınanmadı. İki kişinin etkileşimini anbean izleyip fanteziyi ayrı bir değişken olarak ölçen bir tasarım kurmak bugün de güç; kanıt bu yüzden klinik betimleme ile dolaylı akrabalıklar arasında duruyor. Kavramın klinik değeri tartışılmaya devam ediyor, ama yaygın kullanımı tek başına doğruluğunun kanıtı sayılamaz.
Kendin dene
Aklında kalsın
Klein yansıtmalı özdeşimi, bebeğin kendi parçalarını fantezide annenin içine yerleştirdiği ve onunla bağını sürdürdüğü bir süreç olarak tarif etti; adı açıkça 1952 baskısında önerildi.
Yansıtmada duygu karşıdakine atfedilir ve orada kalır. Yansıtmalı özdeşimde karşıdaki çoğu zaman o duyguyu hissetmeye ya da oynamaya itilir; Ogden bunu fantezi, etkileşimsel baskı ve yeniden içe alma diye üç evreye ayırdı.
Rosenfeld iletişim ve boşaltma türlerini ayırdı, Joseph aktarımı seansın toplam durumunda aradı, Heimann karşıaktarımı bir araştırma aracı saydı.
Terapist tepkileri ve duygu bulaşması üzerine araştırmalar fikre dolaylı akrabalık sağlar, kavramın kendisini sınamaz. Her şeyi açıklamaya başladığında ve terapistin kendi payını görmezden geldiğinde kavram yol gösterici olmaktan çıkar.
Sonraki derse köprü
Klein'ın 1946 makalesi Londra'daki derneğin uzun bir iç kavgasının hemen ardından yayımlandı. Ondan önceki yıllarda bilinçdışı fantezinin, erken süperegonun ve bebeğin iç dünyasına dair iddiaların psikanaliz sayılıp sayılamayacağı, Anna Freud'un yanındakilerle Klein'ın yanındakiler arasında toplantı toplantı sınandı. Bir derneğin bölünmeden nasıl ayakta kaldığı ve eğitimini hangi uzlaşmayla paylaştırdığı sorusu, büyük tartışmalar adıyla anılan o yılların konusu; M16-D05 bu tarihe dönüyor.
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.