M11-D03
Arketipler kalıtılır mı
Arketiplerin kökenine dair Jung'un görüşünü evrimsel ve bilişsel açıklamalarla karşılaştırır.
Psikanaliz Akademisi — M11, Ruhun haritası · 3.130 kelime · 16 örnek durum · 4 kanıt kartı · ≈ 14 dk okuma · 21 dk dinleme
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Jung önce ilk imgeleri tekrarlanan deneyimin tortusu gibi anlattı, 1930'larda ise kalıtılanın içeriksiz biçimler olduğunu savundu; Freud'un olay taşıyan mirasından bu noktada ayrılır.
Stevens arketipleri doğal seçilimle biçimlenmiş yatkınlıklar sayar, Knox, Hogenson ve Merchant onları gelişim sırasında beliren örüntüler olarak görür, bilişsel bilim de bedenden doğan imge şemalarını önerir.
Bir hazırlık eğiliminin kalıtılabildiği sınanabilir ve kısmen desteklenir; belirli imgelerin ya da sembollerin genlerle geçtiğine dair bugün bir kanıt bulunmuyor.
Açılış sahnesi
Rize'nin Çamlıhemşin yaylalarından birinde, mayıs sonu. Yeliz on beş yıldır yayla evinin alt katını pansiyon olarak işletiyor; sezon açılmadan önce damı onarıyor, komşusunun koyunlarına göz kulak oluyor. O sabah kapıya, Pazar limanındaki gümrük müdürlüğünde memur olarak çalışan kuzeni Tamer geliyor, kucağında on bir aylık oğluyla.
Gecenin bir saatinde ağıldaki koyunlardan biri doğurmuş. Kuzu ıslak tüyleriyle sendeleyerek ayağa kalkıyor, birkaç kez düşüyor, sonra burnunu annesinin karnına dayayıp memeyi buluyor. Tamer şaşkın: "Kim öğretti buna?" Yeliz omuz silkiyor; anne koyun da kuzuyu yalayıp meleyerek bir yana itiyor, kuzu da sesin geldiği yana dönüyor.
Öğleden sonra oğlan verandada emeklerken Yeliz'in torununun bıraktığı lastik bir yılana rastlıyor. Elini uzatıyor, sonra birden geri çekip ağlamaya başlıyor. "Ömründe yılan görmedi," diyor Tamer. "Bu korku nereden geldi?" Yeliz gülüyor: "Belki sen bağırdın da hatırlamıyorsun." Tamer bağırmadığından emin değil. Akşam sobanın başında soruyu tekrar açıyorlar: Kuzunun memeyi bulması ile bebeğin yılandan çekinmesi aynı türden bir şey mi, ikisi de doğuştan mı, yoksa ikisinde de görmedikleri bir öğrenme mi var?
Pansiyonu da iki kuzeni de kurmaca olarak yerleştirdik; Tamer'in sorusunu ise Jung yarım yüzyıl boyunca kendi kavramları için yeniden cevapladı.
Bu derste ne olacak
Arketipin ne olduğu (M11-D02) bir yana, nereden geldiği ayrı bir tartışmadır. Jung onun türe kalıtımla geçtiğini söyledi, ama kalıtımın neyi taşıdığını farklı dönemlerde farklı anlattı.
Önce Jung'un sözcüklerinin yıllar içinde nasıl değiştiğini ve Freud'un filogenetik mirasına ne kadar yaklaştığını izleyeceğiz. Sonra Jung'un iddiasını üç ayrı yerden gelen açıklamayla sınayacağız: Stevens'ın evrimsel psikiyatrisi, Knox ile Hogenson'un gelişim içinde beliren arketipleri ve dilbilimcilerle gelişim psikologlarının imge şemaları. En sonda genetiğin söyleyebildiklerine bakacağız; Jung'un yazdığı ile bugün sınanmış olan her adımda ayrı duracak.
Sıfır noktası
"Babasına çekmiş" sözü bir yüz hattını da, bir öfke biçimini de anlatabilir. Davranış genetiği bu belirsizliği insanlar arasındaki farkların genetik farklarla ne ölçüde birlikte değiştiği sorusuna çevirir (kalıtsallık için Temel Psikoloji, M04-D01).
Jung'un iddiası ise farklarla ilgilenmez, benzerlikle ilgilenir. Ona göre insanların deneyimlerini benzer kalıplara döken yatkınlık, türün hepsine ortak bir mirastır. Bunu sınamak için iki ayrı şeyin ayrılması gerekir: bir kapasitenin, yani belli bir şeyi kolay öğrenme ya da belli bir uyarana dikkat etme eğiliminin kalıtılması ile belli bir imgenin, sembolün ya da anlatının kalıtılması. Birincisi biyolojinin tanıdığı bir durumdur; ikincisi bütün tartışmanın düğümü.
Yaygın yanlış"Bir şey her insanda görülüyorsa genlerle aktarılmış demektir."
Evrensellik tek başına kökeni göstermez. Her insan toplumunda ateş yakılır, yemek pişirilir, çocuklara isim verilir; bunlar aynı beden, aynı yer çekimi ve benzer sorunlarla yaşayan insanların her kuşakta yeniden bulduğu ya da birbirinden öğrendiği çözümlerdir. Bir özelliğin evrensel olması kalıtım için bir aday gösterir, kanıt sunmaz.
Mekanizma
Tortudan biçime: Jung'un sözcükleri nasıl değişti
Terimin 1919'daki doğuşunu ve Jung'un kristal benzetmesini önceki ders anlattı (M11-D02). Burada sorulan başka bir şey: Jung kalıtımın ne taşıdığını nasıl açıkladı ve bu açıklama zamanla nasıl kaydı?
1921 tarihli Psikolojik Tipler'in kavram tanımları bölümünde Jung, ilk imgeye doğa bilimci gözüyle bakınca onu insanlığın sayısız kez tekrar etmiş benzer deneyimlerinin sıkışarak bıraktığı bir tortu diye anlatır ve bir bellek izi terimine başvurur.
Bu dil, yaşanmış deneyimin bir iz bırakıp sonraki kuşaklara geçtiğini düşündürür; yani edinilen özelliklerin kalıtımına, Lamarck'ın adıyla anılan görüşe yakındır (M09-D01).
Sonraki yıllarda vurgu kayar. 1936 Londra konuşmasında (M11-D01) iki dil hâlâ yan yana durur: hayatın tipik durumları sonsuz tekrarla insan yapısına kazınmıştır, ama dolu imgeler olarak kazınmamıştır, yalnızca belli bir algı ve eylem türünün olanağı olarak. Anne arketipi yazısında Jung, kendisine sık yöneltilen bir yanlış anlamayı düzeltmek ister: arketip içerikçe belirlenmiş bilinçdışı bir fikir sayılmamalıdır; kalıtılan yalnızca biçimdir ve bu bakımdan içgüdülere benzer.
Bu geçiş Jung'u Freud'dan ayırır mı? Kısmen. Kurt Adam üzerine yazarken (M08-D07) Freud, bir çocuğun yaşamadığı sahneleri türün geçmişinden taşıyabileceğini düşünmüştü; Musa kitabında (M09-D06) biyolojinin buna izin vermediğini bilerek varsayımda ısrar etti. Freud'un mirası olayların izlerini taşır. Jung'un olgun görüşü ise olay taşımaz, biçim taşır. Yine de erken tortu dili hiçbir zaman tamamen silinmedi; Jungçu araştırmacılar bu gerilimi bugün hâlâ tartışıyor.
Yaygın yanlış"Jung her zaman arketiplerin yalnızca boş biçimler olduğunu söyledi."
Jung'un görüşü yıllar içinde değişti. 1920'lerin başındaki metinlerde ilk imgeler tekrar eden deneyimlerin tortusu ve bellek izleri olarak anlatılır; biçim ile içeriğin keskin ayrımı 1930'larda ve sonrasında öne çıkar. Hangi dönemin Jung'undan söz edildiğini belirtmeden yapılan özetler, tartışmanın yarısını gözden kaçırır.
Evrimsel okuma: Stevens ve bağlanma
Jung'un içgüdü benzetmesini en uzağa taşıyan isim İngiliz psikiyatr Anthony Stevens oldu. Stevens 1982'de yayımlanan Archetype: A Natural History of the Self kitabında arketipleri etoloji ve evrim kuramıyla buluşturdu. Ona göre arketipler doğal seçilimle biçimlenmiş, türün her üyesinde benzer davranış, duygu ve algı kalıplarını başlatan sinir sistemi düzenekleridir.
Stevens'ın en sevdiği örnek bağlanmaydı. John Bowlby'nin bağlanma kuramı (Terapi tarafında S01-P03-D06), bebeğin bakım verene yönelmesini atalarımızın yaşadığı koşullarda hayatta kalmayı artırmış bir davranış sistemi olarak açıklar; bu koşulların toplamına evrimsel uyum ortamı denir (Temel Psikoloji, M04-D09). Stevens bağlanmayı genetik olarak belirlenmiş davranış kalıplarının çarpıcı bir örneği saydı ve Jung'un anne arketipini bu sistemle ilişkilendirdi: bebek bir bakım vereni beklemeye hazır gelir, bu beklentiyi kim karşılarsa imge onun yüzünü alır.
Bu okumanın güçlü yanı, Jung'un sezgisini biyolojinin bildiği bir mekanizmaya bağlamasıdır. Hazırlanmışlık üzerine deneyler (M07-D04, Temel Psikoloji) bazı korkuların öbürlerinden çok daha çabuk edinildiğini zaten göstermişti. Zayıf yanı ise kalıtılan şeyin büyüklüğüdür. Bir uyarana yönelme kolaylığı ile "Büyük Ana" gibi karmaşık bir imge arasında uzun bir mesafe vardır ve Stevens'ın modeli bu mesafeyi genlerle doldurmaya yatkındı. Jungçu çevrelerde bu konum zamanla "saf doğuştancılık" diye eleştirilecekti.
Ortaya çıkış ve imge şemaları
2001'de Uluslararası Analitik Psikoloji Derneği'nin kongresinde Stevens ile Amerikalı Jungçu düşünür George Hogenson karşı karşıya geldi. Hogenson aynı yıl yayımlanan bir makalesinde iki şey ileri sürdü. Birincisi tarihseldi: Jung'un Lamarckçı olduğu iddiasını sorguladı, çünkü Jung edinilmiş özelliklerin kalıtımına karşı çıkan iki evrimciyi, James Mark Baldwin'i ve Conwy Lloyd Morgan'ı okumuş ve kullanmıştı. İkincisi kuramsaldı: arketipler genomda duran hazır yapılar olarak değil, beyin, çevre ve anlatının oluşturduğu gelişimsel sistemin içinden ortaya çıkan örüntüler olarak düşünülmeliydi.
Bu yaklaşımı en ayrıntılı biçimde İngiliz analist Jean Knox geliştirdi. 2003 tarihli Archetype, Attachment, Analysis kitabında Knox, doğuştan gelen düzeneklerin yalnız bebeğin dikkatini hayatta kalmak için önemli olan özelliklere yönelttiğini, bu düzeneklerin çevreden gelen işaretlerle buluştukça ilk uzamsal ve kavramsal temsilleri kurduğunu savundu. Knox'un verdiği örneklerden biri, yenidoğanın yüze benzeyen biçimlere daha uzun bakmasıdır. Bebek yüzün ne olduğunu bilmez, ama bakışı bakım vereni konuşmaya çağırır ve bağ böyle örülür. Knox'a göre arketip, bu karşılaşmalardan doğan içeriksiz ilk yapılardır.
Avustralyalı analist John Merchant modeli Sibirya'daki Saha (Yakut) halkının şamanlarına uyguladı.
Knox'un kullandığı imge şeması kavramı Jungçu literatürden gelmez, bilişsel bilimden gelir. 1980'lerin sonunda dilbilimci George Lakoff ve filozof Mark Johnson, insanların soyut düşüncesinin bedenin uzamdaki deneyiminden türeyen basit örüntülere dayandığını savundu: içerme, yol, denge, yukarı ve aşağı. "Aklımda tutuyorum" ya da "morali yerlerde" gibi deyimler bunların dildeki izidir.
Gelişim psikoloğu Jean Mandler 1992'de bebeğin, algıladığı uzamsal bilgiyi daha yalın bir biçime yeniden betimleyerek canlılık, faillik ve içerme gibi ilk anlamları kurduğunu önerdi; dil öğrenimi bu sözcük öncesi temelin üzerine oturur.
Knox'un önerisinin gücü buradadır. Jung'un 1938'de söylediği içeriksiz biçimler, bilişsel bilimin imge şemalarıyla şaşırtıcı biçimde örtüşür; ama bu benzerlik kalıtıma gerek bırakmaz. Her insan bebeği aynı yer çekimine, benzer bir bedene ve bir bakım verene sahip olduğu için aynı şemaları kendi başına kurar. Evrensellik, ortak bir başlangıç noktasının ve ortak bir çevrenin ürünü olarak açıklanır.
Genler neyi taşır, neyi taşımaz
Bütün bu tartışma bugünkü genetiğin sınırları içinde yürüyor. Genler beyin gelişimini, dikkat sistemlerini ve öğrenme kolaylıklarını etkiler. Belirli bir sembolün, bir mit sahnesinin ya da bir imgenin genlerde kodlandığına dair davranış genetiğinden ya da moleküler genetikten gelen bir destek yoktur. Edinilen özelliklerin kalıtımı biyolojide kabul görmez.
Son yirmi yılda bu kapıyı aralar gibi görünen bir alan doğdu: kuşaklar ötesi epigenetik kalıtım. Epigenetik değişimlerin genlerin ifadesini düzenlediği (Temel Psikoloji, M04-D03) bilinir; tartışma bu değişimlerin anne babanın yaşadıklarını torunlara taşıyıp taşımadığı üzerinedir. Bitkilerde ve bazı hayvan modellerinde bunun örnekleri bulundu. İnsanda ise tablo belirsiz.
Usta katmanı
Ortaya çıkış modeli itirazsız kalmadı. Amerikalı psikiyatr Erik Goodwyn 2010'da, doğuştan yapılar fikrinin bırakılması gerektiği yönündeki büyüyen uzlaşıyı sorguladı ve psikolojik doğuştanlık literatürünü tartışmaya taşıdı; Knox ve Hogenson aynı sayıda ona cevap verdi. 2020'deki bir yazısında biyoloji ile ortaya çıkış arasında seçim yapmaya zorlayan tartışmanın yanlış bir ikilik üzerine kurulduğunu savundu.
Tartışmanın bugünkü haritasını Jungçu klinik psikolog Christian Roesler 2012'de özetledi. Analitik psikolojinin pratiği için arketiplerin evrenselliği vazgeçilmezdi; ama kahraman miti gibi karmaşık sembol örüntülerinin her insana ulaşacak biçimde aktarıldığı iddiasının hâlâ sağlam bir bilimsel temeli yoktu. Roesler aktarımı kültürde aramayı önerdi ve sözü, kültürün insan doğasının bir parçası olduğuna dair Jung'un kendi bir ipucuyla bağladı.
Bu tablo, Jung'un iddiasının hangi parçasının sınanabilir olduğunu gösterir. "İnsan zihni bazı uyaranlara ve bazı biçimlere hazır gelir" iddiası sınanabilir ve hazırlanmışlık, bağlanma, yüz algısı ve imge şemaları çalışmaları onun ılımlı bir biçimini destekler. "Bu hazırlık belli imgeleri, sembolleri ya da anlatıları içerir" iddiası ise ancak öğrenme yolları tek tek dışlandığında sınanabilir; bugüne kadar bu dışlamayı yapan bir çalışma yoktur. Jung'un olgun görüşü birinci iddiaya yaklaştıkça bilimle uzlaşır, ama arketipe özgü içeriği de o oranda yitirir.
Yaygın yanlış"Bilim arketiplerin kalıtıldığını kanıtladı."
Bazı uyaranlara ve biçimlere hazır gelme eğiliminin kalıtıldığına dair güçlü kanıt vardır; belirli imgelerin, sembollerin ya da mitlerin kalıtıldığına dair ise yoktur. Kavramı bilimle buluşturan yaklaşımlar bunu çoğunlukla kalıtılanı küçültüp gelişimin payını büyüterek yapar.
Kanıtın sınırı
Arketiplerin kökenine dair bu üç rakip açıklamanın hiçbiri doğrudan bir deneyle karşılaştırılmış değil. Stevens'ın okuması da ortaya çıkış modeli de başka alanların bulgularını analitik psikolojiye taşıyarak kuruldu; tartışma deney raporlarından çok kuram makalelerinde yürüyor. Merchant'ın Saha örneği tek bir kültürün başkalarınca derlenmiş kayıtlarına dayanıyor ve tekrarlanmış değil. Kuşaklar ötesi epigenetik kalıtım insanda tartışmalı kalıyor ve hiçbir çalışma bir imge içeriğinin bu yolla taşındığını önermiyor. Jung'un paragrafları özgünden değil aktarımlardan izlendi; Lamarckçılık tartışmasının hangi yöne ağır bastığı buradan kesinleştirilemez. Bebeklik ve bağlanma araştırmalarının çoğu Batılı, kentli ailelerde yapıldı; aynı gelişim yollarının farklı bakım düzenlerinde nasıl işlediği ve buradan ne kadar genelleme yapılabileceği bilinmiyor.
Kendin dene
Aklında kalsın
Jung önce ilk imgeleri tekrarlanan deneyimin tortusu gibi anlattı, 1930'larda ise kalıtılanın içeriksiz biçimler olduğunu savundu; Freud'un olay taşıyan mirasından bu noktada ayrılır.
Stevens arketipleri doğal seçilimle biçimlenmiş yatkınlıklar sayar, Knox, Hogenson ve Merchant onları gelişim sırasında beliren örüntüler olarak görür, bilişsel bilim de bedenden doğan imge şemalarını önerir.
Bir hazırlık eğiliminin kalıtılabildiği sınanabilir ve kısmen desteklenir; belirli imgelerin ya da sembollerin genlerle geçtiğine dair bugün bir kanıt bulunmuyor.
Sonraki derse köprü
Bu derste tartışma her seferinde kültüre çıktı: imgenin içeriğini çevre dolduruyorsa, insanın dışarıya gösterdiği yüz de çevreyle biçimleniyor olmalı. Tamer'in kucağındaki oğlan büyüdükçe bir gümrükçünün oğlu, bir öğrenci, bir koca olacak; her birinin nasıl görüneceğini çevresi ona öğretecek. M11-D04 bu dış yüze, Persona'ya geçiyor ve üstlenilen toplumsal rol ile kişinin "ben buyum" dediği kimlik arasındaki çizginin nerede kaybolduğunu soruyor.
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.