M11-D02
Arketip nedir
Arketip kavramını Jung'un tanımıyla açıklar ve arketip ile arketipsel imge arasındaki farkı gösterir.
Psikanaliz Akademisi — M11, Ruhun haritası · 3.184 kelime · 16 örnek durum · 4 kanıt kartı · ≈ 14 dk okuma · 21 dk dinleme
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Jung'un arketipi kendisi görülemeyen, deneyimi belli kalıplara sokan bir yatkınlıktır; terim 1919'da, daha önceki ilksel imge ifadesinin yerine geçti ve kökü Platon'a, Corpus Hermeticum'a, Augustinus'un asıl idealarına uzanır.
Kristal benzetmesi tanımın özünü taşır: eksen sistemi kristalin yapısını belirler, ama kristalin kendisi değildir; arketip de içeriği kendisi taşımaz.
Asıl ayrım arketip ile arketipsel imge arasındadır. Söke'deki ihtiyar, Doğubayazıt'taki dede, yayladaki şifacı kadın ve Dede Korkut, Jung'un diliyle aynı yapının farklı kılıklarıdır; 1946 sonrasında bu ayrım keskinleşti ve arketipin kendisi doğrudan gözlemin dışına çıktı.
Campbell'ın monomiti, anlatı yaylarını ölçen çalışmalar ve marka arketipleri kavramı yaygınlaştırdı; hiçbiri arketipin kalıtsal bir yapı olarak varlığını göstermiyor ve yanlışlanabilirlik sorunu açık duruyor.
Açılış sahnesi
Aydın'ın Söke ilçesinde küçük bir yerel radyo, cumartesi sabahı. Nurhan yirmi yıldır burada dinleyici mektuplarını okuyan bir program sunuyor. Engin stüdyonun ses teknisyeni, eski kayıtların arşivini de o tutuyor. Bu haftanın konusu Nurhan'ın geçen ay ortaya attığı bir soru: "Yolda kalana yardım eden yaşlı birini hiç duydunuz mu?"
Masada bir yığın zarf var. Söke ovasından bir pamuk üreticisi, dedesinin sisli bir sabah yolunu kaybettiğini, ak sakallı bir ihtiyarın onu köyün yoluna çıkarıp bir anda gözden kaybolduğunu yazmış; ailesi o ihtiyarı Hıdrellez gecesi anılan Hızır'la bir tutuyormuş. Doğubayazıt'tan gelen bir mektupta, karlı bir geçitte yolculara hangi yoldan gideceklerini söyleyen, kır atlı, ak saçlı bir "dede" anlatılıyor. Bir Yörük ailesinin kızı ise yaylada şifalı otları bilen, gelinlere ve çobanlara öğüt veren, adını kimsenin bilmediği yaşlı bir kadını yazmış.
Engin bir mektubu bırakıp gülümsüyor. "Okulda Dede Korkut'u okumuştuk. Oğuz'un bilgesi, çocuklara ad koyan, kavgaları çözen o." Nurhan zarfları üç öbeğe ayırıyor, sonra yeniden tek öbekte topluyor. "Sakallı bir ihtiyar, kır atlı bir dede, otları bilen bir kadın," diyor. "Kılıkları başka. Peki hepsinin arkasında bir tek şey mi var, yoksa birbirine benzeyen birçok şey mi?"
Stüdyo da Nurhan ile Engin de bu derste yaşayan bir kurgunun parçası; mektuplarda anlatılan figürler ise Anadolu'nun dört bir yanında gerçekten anlatılıyor ve inananları için anlamları derindir. Bu ders o figürlerin hakikatini tartışmaz; Jung'un onlara bakarken kurduğu kavramı inceler.
Bu derste ne olacak
M11-D01, Jung'un haritasına kişisel olanın altına eklediği katı ele almış ve sonunda bir soruyu açık bırakmıştı: o katın içeriğine verilen ad bir resmin kendisini mi, resimleri doğuran bir eğilimi mi gösteriyor? Bu derste o adı, arketip sözcüğünü, Jung'un metinlerinde nasıl doğduğu ve nasıl inceldiğiyle izleyeceğiz.
Önce sözcüğün eski geçmişine ve Jung'un onu 1919'da neden devraldığına, sonra içeriği olmayan bir biçim olarak tanımına bakacağız. Dersin asıl işi arketip ile arketipsel imge arasındaki ayrım; Nurhan'ın masasındaki öbekler tam onun üzerinde duruyor. Son bölüm kavramın mitolojiye, anlatı araştırmalarına ve pazarlamaya taşınışını ve kanıt durumunu tartışıyor.
Sıfır noktası
Gündelik dilde "arketip" çoğu zaman "tipik örnek" anlamında kullanılır: "o, arketip bir taşra öğretmeni" denir. Jung'un terimi bundan daha dar ve daha tuhaftır. Ona göre arketip, insan ruhunun deneyimi belirli biçimlerde düzenleme eğilimidir; hiçbir zaman doğrudan görülmez, yalnız ürettiği imgelerden tanınır.
Yaygın yanlış"Arketip, her kültürde aynı biçimde görülen hazır bir imgedir."
Jung imgenin kendisinin kalıtıldığını açıkça reddetti. Kalıtıldığını ileri sürdüğü şey, imge üretme yönündeki boş bir eğilimdi; imgelerin ayrıntısı, rengi ve adı her kültürde yeniden doğar. Doğubayazıt'taki dede ile Söke'deki ihtiyar bu yüzden Jung'un diliyle bile aynı imge sayılmaz.
Mekanizma
Sözcüğün uzun geçmişi: ilksel imgeden arketipe
Jung kavramı bugünkü adıyla başlatmadı. Libido üzerine 1912 kitabında (M10-D04) hastalarının fantezilerinde, rüyalarda ve mitlerde tekrar eden figürlerden söz ederken İsviçreli tarihçi Jacob Burckhardt'tan ödünç aldığı bir ifadeyi kullandı.
Ödünç sözcük bir sorun taşıyordu: "imge" sözü, kuşaktan kuşağa geçenin bir resim olduğu izlenimini uyandırıyordu. Jung'un kavramlarının gelişimini özetleyen başvuru kaynakları, ara dönemde, 1917 dolaylarında ruhtaki enerjiyi kendine çeken düğümlere "dominant" dediğini, 1919'da ise arketip sözcüğüne geçtiğini kaydeder. Bu geçişin gerekçesi, kalıtılanın içerik sanılmasını önlemekti.
Sözcüğün kendisi Yunancadır: ilk ya da asıl anlamındaki "arkhe" ile damga, kalıp, iz anlamındaki "typos"un birleşimi. Jung terimi uydurmadığını vurgulamaya özen gösterdi. 1934'te verdiği ve yirmi yıl sonra gözden geçirdiği arketipler konferansında sözcüğün geçmişini sıralar: İskenderiyeli Philon'da insandaki Tanrı imgesi için kullanıldığını, Corpus Hermeticum'da Tanrı'nın arketipsel ışık diye anıldığını, Dionysios Areopagites'in metinlerinde maddesiz arketiplerden söz edildiğini yazar. Augustinus'ta ise sözcüğün geçmediğini, ama kendileri biçimlendirilmemiş "ideae principales" (asıl idealar) düşüncesinde fikrin bulunduğunu ekler. Jung terimi Platon'un "eidos"unu açıklayan bir karşılık olarak da anar.
İçeriği olmayan biçim
Jung'un tanımının çekirdeği bir boşluktur. Arketipin kendisi bir resim, bir hikâye ya da bir fikir taşımaz; resimlerin, hikâyelerin ve fikirlerin hangi kalıba gireceğini belirleyen bir eğilimdir. Jung bunu anne arketipine ayırdığı yazıda bir doğa benzetmesiyle anlatır: kristalin eksen sistemi, ana çözeltide kristal oluşmadan önce de bir biçimde vardır ve oluşacak kristalin yapısını belirler; ama kendine ait maddi bir varlığı yoktur. Hangi kristalin ne büyüklükte ve hangi yüzeylerle oluşacağı ise koşullara bağlıdır.
Jung arketipi içgüdüye de bağladı. 1919 konuşmasında içgüdüleri, tek tek bireyin seçmediği, türün tamamında düzenli biçimde yinelenen tipik eylem biçimleri olarak ele alır. Arketip bu kalıpların ruhtaki karşılığıdır: Jung'un önerisine göre içgüdünün kendini algılayış biçimi, kendi portresi. Hayvanlarda öğrenilmeden ortaya çıkan davranış kalıpları iyi bilinir; Jung insanda da kavrayışı belirli yönlere çeken doğuştan kalıplar bulunduğunu düşündü.
Arketip ile arketipsel imge
Jung, Nurhan'ın sorusuna şöyle karşılık verirdi: masadaki üç öbek üç ayrı imgedir, ama arkalarında ortak bir yapı bulunabilir. Jung bu yapıya yaşlı bilge adam arketipi der; mektuplardaki ihtiyar ile dede, Dede Korkut ya da Jung'un kendi defterlerinde konuşan Philemon (M10-D06) onun kuramında aynı yapının kültürden kültüre değişen kılıklarıdır. Yayladaki şifacı kadının erkek adıyla anılan bu kalıba ne kadar sığdığı ise açık kalıyor; kadın figürlerinin Jung'daki yerini M11-D06 tartışacak. M11-D01'deki Külkedisi sürümlerinde kıza yardım eden inek ile kuşlar da Jung'un okumasında aynı yardımcı figürün iki imgesi sayılırdı; masal araştırmacısı ise önce iki sürüm arasındaki aktarım yolunu arardı.
Anne örneği ayrımı en iyi gösterendir. Jung'a göre anne arketipi tek bir imgeye bağlanmaz; bir kültürde bereket tanrıçası, başka birinde Meryem, bir başkasında doğa ana, toprak, bir kent ya da bir kilise imgesinde belirebilir ve hem besleyen hem yutan yüzleriyle görünebilir. Jung yaşlı bilge ve anne dışında kahramandan, ilahi çocuktan, düzenbaz (trickster) figüründen de söz etti. Arketiplerin sayısını hiçbir zaman sınırlamadı; deneyimde tipik durum ne kadar çoksa arketip de o kadar çok olabilir diye düşündü.
Ayrım Jung'un geç döneminde keskinleşti. 1946'da Ascona'daki Eranos toplantısında (M10-D08) verdiği "Der Geist der Psychologie" konuşması, 1954'te gözden geçirilip "Theoretische Überlegungen zum Wesen des Psychischen" başlığıyla basıldı. Bu metinde Jung, arketipin kendisini bilince hiçbir zaman çıkamayan, kendi başına temsil edilemeyen bir etken olarak tarif eder; bilinç onu yalnız etkilerinden, yani imgelerden ve fikirlerden tanır. Fizikten bir benzetme de kurar: en küçük parçacıklar görülmez, etkilerinden model kurulur; arketipsel imge de böyle bir modeldir. Bu düzey için "psikoid" sıfatını kullanır; sıfatın ruh ile madde arasına uzanan geniş iddiaları bu dersin konusunun dışında kalıyor.
Yaygın yanlış"Arketip kavramını Jung icat etti."
Sözcük Yunancadır ve Jung'dan iki bin yıl önce felsefi ve dinî metinlerde kullanılıyordu; Jung bunu kendisi uzun uzun belgeledi. Jung'un katkısı, eski bir sözcüğü insan ruhundaki doğuştan yatkınlıklara uygulayan psikolojik bir kuram kurmaktı.
Usta katmanı
Kavram Jung'un yazılarından çıkıp mit ve anlatı incelemelerine geçti. Amerikalı mitolog Joseph Campbell 1949'da yayımladığı The Hero with a Thousand Faces kitabında dünyanın dört bir yanından kahraman hikâyelerini tek bir yolculuk şemasına bağladı: gündelik dünyadan ayrılış, olağanüstü bir alanda sınav, kazanılan bir zafer ve kazanılanı topluluğa getiren dönüş. Campbell Jung'un analitik psikolojisinden etkilenmişti; şemaya verdiği adı ise James Joyce'un Finnegans Wake'inden ödünç aldı. Otto Rank 1909'da, Lord Raglan 1936'da benzer kahraman listeleri önermişti.
Halkbilimciler bu öneriye sert itiraz etti. Alan Dundes, Amerikan Halkbilim Derneği'nde 2004'te yaptığı ve ertesi yıl basılan konuşmasında Campbell'ı alanın uzmanı olmayan biri olarak eleştirdi: mit, masal ve efsane arasındaki ayrımı gözetmediğini, şemaya uyan anlatıları seçip uymayanları dışarıda bıraktığını ve evrensel bir mitin bulunmadığını savundu. Bu eleştiri arketip kavramının kendisine de dokunur: benzer örnekleri toplamak kolaydır, asıl soru benzemeyenlerin nasıl sayıldığıdır.
Başka bir yol, benzerliği saymak yerine ölçmektir. Bilişsel psikoloji, bilgiyi düzenleyen zihinsel kalıplara şema der (Temel Psikoloji, M11-D04); okurların hikâyeleri beklenen bir sıraya göre hatırladığı uzun zamandır bilinir. Bu tür kalıplar öğrenilmiş ve kültürle paylaşılmış olabilir, doğuştan bir arketip varsaymayı gerektirmez. Son yıllarda bilgisayarlı metin çözümlemesi aynı soruyu büyük derlemlerde sormaya başladı.
Bu bulgu Jung'u ne doğrular ne çürütür. Anlatıların az sayıda biçimde toplanması, okurların, yazarların ve yayın piyasasının birbirini besleyen tercihleriyle de açıklanabilir. Kavramın kanıt açısından en çetin sorunu sınanabilirlik: Temel Psikoloji M01-D05'in yanlışlanabilirlik ölçütü burada sert işler, psikanalizin genel durumu için M01-D06'ya da bakılabilir. Arketipin kendisi tanım gereği gözlenemez ve imgeleri sınırsız çeşitlilikte olabiliyorsa, hangi gözlemin kavramı çürüteceğini söylemek güçleşir. 1946'daki ayrım kavramı kültürel çeşitliliğe karşı korudu; aynı ayrım onu sınamadan da kısmen korumuş oldu.
Kavramın bugün en görünür kullanımı pazarlamada: Margaret Mark ile Carol Pearson'ın 2001 tarihli The Hero and the Outlaw kitabı markaları kahraman, bilge, asi gibi arketip adlarıyla sınıflandırdı. Bu çerçeve Jung'un terimini bir sınıflandırma aracına çevirir ve kavramın psikolojik geçerliğine kanıt taşımaz.
Yaygın yanlış"Kahramanın yolculuğu Jung'un kendi şemasıdır ve onun kuramını kanıtlar."
Yolculuk şeması Campbell'ın 1949 tarihli kitabından gelir. Campbell Jung'dan etkilendi, ama şemayı mit karşılaştırmasından kurdu; halkbilimciler şemanın seçilmiş örneklere dayandığını gösterdi. Bir anlatı şemasının yaygınlığı, arkasında kalıtsal bir arketip bulunduğuna kanıt sayılmaz.
Yaygın yanlış"Marka ya da kişilik arketip testleri Jung'un kuramını uygular ve doğrular."
Bu testler Jung'un terimlerini ödünç alır ve bir sınıflandırma sunar. Jung'un arketipi tanım gereği bilinçdışı ve temsil edilemezdir; bir ankette işaretlenen tercihler onun kavramını ölçmez. Testlerin işe yarayıp yaramadığı ancak kendi güvenirlik ve geçerlik verileriyle değerlendirilebilir.
Kanıtın sınırı
Jung'un 1919, 1934 ve 1946 metinleri buradan alıntılanmaz; tanımlar başvuru eserlerinin aktarımına, Dundes'in eleştirisi de yayımlanmış özetlerine dayanıyor. Kavramın kendi sınırı daha derindir: arketipin yalnız imgelerinden tanınabildiği kabul edildiğinde, iki imgenin aynı arketipe ait olduğunu bağımsız biçimde gösterecek bir ölçüt bulunmuyor. Benzerliğin başka kaynakları da var: anlatıların göçle taşınması, aynı atadan inmeleri, insanların benzer koşullarda yaşaması, öğrenilmiş şemalar, yayın piyasasının tercihleri ve bu açıklamaları birbirinden ayıracak çalışmalar sınırlı. Anlatı derlemleri ağırlıkla yazılı, Batılı ve İngilizce metinlerden oluşuyor; Anadolu'nun sözlü gelenekleri gibi derlemlerde az temsil edilen anlatıların aynı biçimlere uyup uymadığı bilinmiyor. Kavram bir yorum dili olarak yaşıyor; sınanmış bir yapı olarak ise hâlâ tartışma konusu.
Kendin dene
Aklında kalsın
Jung'un arketipi kendisi görülemeyen, deneyimi belli kalıplara sokan bir yatkınlıktır; terim 1919'da, daha önceki ilksel imge ifadesinin yerine geçti ve kökü Platon'a, Corpus Hermeticum'a, Augustinus'un asıl idealarına uzanır.
Kristal benzetmesi tanımın özünü taşır: eksen sistemi kristalin yapısını belirler, ama kristalin kendisi değildir; arketip de içeriği kendisi taşımaz.
Asıl ayrım arketip ile arketipsel imge arasındadır. Söke'deki ihtiyar, Doğubayazıt'taki dede, yayladaki şifacı kadın ve Dede Korkut, Jung'un diliyle aynı yapının farklı kılıklarıdır; 1946 sonrasında bu ayrım keskinleşti ve arketipin kendisi doğrudan gözlemin dışına çıktı.
Campbell'ın monomiti, anlatı yaylarını ölçen çalışmalar ve marka arketipleri kavramı yaygınlaştırdı; hiçbiri arketipin kalıtsal bir yapı olarak varlığını göstermiyor ve yanlışlanabilirlik sorunu açık duruyor.
Sonraki derse köprü
Jung arketipi içeriği olmayan bir biçim diye tanımladı ve içgüdüye bağladı; tanımın kendisi, o biçimin insana nereden geldiği sorusunu açık bırakıyor. Jung cevabı türün geçmişinde, kalıtımda aradı, ama kalıtılanın ne olduğunu her on yılda biraz farklı söyledi. M11-D03 «Arketipler kalıtılır mı» sorusunu bu kaymayla açıyor ve Jung'un cevabını üç rakibin karşısına koyuyor: bağlanma araştırmasına yaslanan evrimsel bir okuma, arketipleri erken bakım ilişkisi içinde oluşan yapılar sayan bir gelişim modeli ve bedenin tekrar eden deneyiminden doğan imge şemalarını öne çıkaran bilişsel bilim. Nurhan'ın masasındaki ihtiyarlar, o derste, nereden geldikleri sorusuyla yeniden okunabilir.
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.