İçeriğe geç

M09-D02

Kitle Psikolojisi ve Ego Analizi

Freud'un kitle ve önder ilişkisine dair açıklamasını aktarır ve sosyal psikolojiyle karşılaştırır.

Psikanaliz Akademisi — M09, Kültür, din ve uygarlık · 3.300 kelime · 17 örnek durum · 5 kanıt kartı · ≈ 15 dk okuma · 22 dk dinleme

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.

Freud 1921'de Le Bon'un kalabalık tablosunu büyük ölçüde benimsedi ama açıklamasını eksik buldu ve kitleyi bir arada tutan şeyi sevgi bağlarında aradı.

Kilise ile ordu ona iki yönlü bir bağ gösterdi; paniği bu bağların çözülmesiyle açıkladı. Formülün çekirdeğinde önderin ben idealinin yerine geçmesi ve üyelerin bu ortak bağ sayesinde birbirleriyle özdeşleşmesi var; hipnoz bunun iki kişilik biçimi.

Sonraki sosyal psikoloji akılsız kalabalık tablosunu sarstı: kalabalıklar sınır ve duruma özgü norm taşır, bağ bir önder olmadan da paylaşılan bir kimlikten doğabilir. Adorno kitabı faşizm propagandasına uygularken psikolojinin siyasal hareketleri doğurmadığını hatırlattı. Emine'nin konseri iki dille de okunabilir.

Açılış sahnesi

Antalya'da, eylül sonunda bir konserin ertesi sabahı. Emine yirmi altı yıldır bir devlet hastanesinin arşivinde dosya memuru; kardeşi Tarık bir inşaat şirketinin muhasebecisi. Tarık ablasını havalimanına bırakıyor, arabada radyo kısık.

Bir gece önce Emine, gençliğinde kasetlerini ezberlediği bir şarkıcının açık hava konserine tek başına gitmişti. Şimdi telefonunda bir video var: kalabalığın içinde kollarını açmış, sesi kısılana kadar bağıran, yanındaki yabancı bir kadına sarılıp ağlayan biri.

"Bu sensin," diyor Tarık, gülerek.

"Biliyorum." Emine videoyu kapatıyor. "Ama orada ben değildim sanki. Ben arşivde kimseye sesini yükseltmeyen kadınım. Dün gece o şarkı başlayınca on bin kişi aynı nefesi aldı, ben de aldım. Kim aldı, bilmiyorum."

Tarık yolu izliyor. "Kötü bir şey mi yaptın?"

"Hayır. Sabaha kadar hiç bu kadar iyi olmamıştım. Tuhaf olan bu."

Arşiv memuru, muhasebeci ve o gecenin konseri bu derste örnek olsun diye kuruldu; bir kalabalıkta kendini başka biri gibi hissetme deneyimi ise Freud'un 1921 kitabının çıkış noktasıdır.

Bu derste ne olacak

M09-D01 Freud'un kültüre ilk büyük adımını tarih öncesine dair bir öyküyle izlemişti. Bu ders 1921'e geliyor: Freud bu kez gözünün önündeki kalabalığa bakıyor. Kitabın adı Massenpsychologie und Ich-Analyse, yani kitle psikolojisi ve ben çözümlemesi; Internationaler Psychoanalytischer Verlag tarafından 1921'de basıldı.

Önce Gustave Le Bon'un kitle betimlemesini ve Freud'un ona sorduğu soruyu, sonra iki yapay kitleyi, özdeşleşmeyi ve aşık olmadan hipnoza uzanan yolu izliyoruz. Ardından sosyal psikolojinin bu geleneğe itirazına, usta katmanında da kitabın faşizm çağındaki okunuşuna geçiyoruz.

Sıfır noktası

Freud'un Almancasındaki Masse hem sokağı dolduran bir insan yığınını hem de bir cemaati, bir orduyu, bir sınıfı karşılar; İngilizce çeviri bu yüzden "group" kelimesini seçti. Türkçede "kitle" diyoruz, ama kastedilen şey her zaman bir arada duran bedenler olmayabilir.

Kitabın ilk sayfası bir ayrımı yumuşatır. Freud'a bakılırsa bir insanın ruhsal hayatında öteki kişi baştan beri örnek, nesne, yardımcı ve rakip olarak vardır; anne babayla, kardeşle, hekimle ilişki zaten toplumsaldır. Bu yüzden yalnız kalabalıkta uyanan ayrı bir "toplumsal içgüdü" varsaymaya gerek görmez. Sayının tek başına yeni bir dürtü uyandırdığına inanmakta zorlanır ve köklerini ailede aramayı önerir.

Yaygın yanlış"Freud kitleyi yalnız sokak kalabalıkları için düşündü."
Doğrusu

Kitabın en ayrıntılı örnekleri yüzyıllardır süren kurumlardır: kilise cemaati ve ordu. Freud kişinin aynı anda birçok kitleye ait olduğunu da kitabın sonunda açıkça yazar.

Mekanizma

Le Bon'un betimlemesi ve Freud'un sorusu

Fransız hekim ve yazar Gustave Le Bon'un Psychologie des foules kitabı 1895'te Paris'te Alcan tarafından yayımlandı. Freud onu Rudolf Eisler'in Almanca çevirisinin 1912 tarihli ikinci baskısından okudu ve ikinci bölümünü uzun alıntılarla bu esere ayırdı. Le Bon'a göre kalabalığa karışan kişi bir "kolektif ruh" kazanır ve tek başınayken hissetmeyeceği biçimde hisseder. Bu değişimi sayının verdiği yenilmezlik duygusuna, duygunun bulaşıcılığına ve hepsinin altında yatan telkine açıklığa bağlar. Kalabalık onun tarifinde dürtüsel, abartıya yatkın ve eleştirisizdir; önderin "prestij" dediği büyüsüne kolayca boyun eğer.

Freud betimlemeyi beğenir ve gerçeklik sınamasının kalabalıkta geri çekilmesini düşe ve hipnoza benzetir. Ama bir boşluk bulur: bireyler bir birlik oluşturuyorsa onları birbirine bağlayan bir şey olmalıdır ve Le Bon bu soruyu cevaplamaz. Bireyin nasıl değiştiğini anlatır, bağı açıklamaz.

Üçüncü bölümde William McDougall'ın 1920'de Cambridge'de çıkan The Group Mind kitabı gelir; McDougall örgütsüz kalabalığı örgütlü gruptan ayırır ve kalabalıkta duyguların birbirini nasıl yükselttiğini anlatır. Dördüncü bölümde Freud asıl hamlesini yapar: telkin her şeyi açıklıyorsa telkini ne açıklar? 1889'da Nancy'de, Bernheim'ın çevresinde boyun eğmeyen bir hastaya "karşı telkin yapıyorsunuz" diye bağırıldığına tanık olduğunu ve bunu o zaman bile haksızlık saydığını anlatır (Nancy okulu M02-D02'de, hipnozdan ayrılış M02-D05'te). Telkini bir perde gibi görür ve arkasına libidoyu koyar. Libidonun bu kitaptaki geniş tanımı M05-D02'de kartlandı; Freud burada ondan şunu ister: kitleyi bir arada tutan güç sevgi bağları olsun.

Yaygın yanlış"Le Bon'un kalabalık betimlemesini Freud olduğu gibi benimsedi."
Doğrusu

Freud betimlemeyi büyük ölçüde onaylar ama açıklamayı reddeder. Le Bon'un bilinçdışında bastırılmış olana yer olmadığını, telkinin açıklanmadan bırakıldığını ve önderle ilgili sayfaların betimlemeyle uyuşmadığını ayrı ayrı yazar.

Kilise, ordu ve panik

Beşinci bölüm alışılmış sırayı tersine çevirir: Freud basit kalabalıklar yerine örgütlü ve kalıcı iki kurumdan başlar.

İki kurumda Freud aynı yanılsamayı görür: bir başın, katolik kilisesinde İsa'nın, orduda komutanın, bütün üyeleri eşit bir sevgiyle sevdiği inancı. Her şey bu inanca bağlıdır; üyelerin birbirine kardeş ya da silah arkadaşı demesi de buradan gelir. Kitlenin her üyesi böylece iki yöne bağlanır: yukarıya önderle, yana ötekilerle. Freud bir de yan sonuç ekler: aynı sevginin altında birleşen bir topluluk, o sevginin dışında kalanlara karşı sertleşebilir; bu sertliğin bilimsel ya da siyasal bir bağlılıkla da doğabileceğini yazar. İç grup kayırmacılığını bugün sosyal psikoloji başka bir dille inceliyor (Temel Psikoloji, M13-D07).

Panik bu bağların işini tersinden gösterir. McDougall paniği duygu bulaşmasının en açık örneği sayıyordu. Freud'un itirazı şudur: aynı ordu daha büyük tehlikeleri atlatmış olabilir, panik ise çoğu zaman tehlikeyle orantısız patlar. Bağlar çözüldüğü için korku büyür. Örneğini bir tiyatro parodisinden alır: biri "komutan başını kaybetti" diye bağırınca bütün asker kaçar. McDougall'ın açıklamasının bir eğlence salonundaki yangında, güçlü bağların olmadığı bir kalabalıkta geçerli olabileceğini de kabul eder.

Özdeşleşme, aşık olma ve hipnoz

Yedinci bölüm, kitle bağının ne tür bir bağ olduğunu klinik malzemede arar.

Freud ayrımı kısa bir formülle verir: özdeşleşmede öteki, olunmak istenendir; nesne seçiminde sahip olunmak istenen. Özdeşleşmenin üç kaynağını sıralar. İlki çocuğun ilk örnek aldığı kişiyle, nesne seçiminden önce kurduğu bağdır. İkincisi geriye dönüştür: bırakılan bir sevginin yerini o kişinin tek bir özelliğini benin içine almak alır; Freud burada Dora'nın babasının öksürüğünü taklit etmesini anar (M08-D02) ve melankoliyi hatırlatır (M07-D03). Üçüncüsü sevgiden bağımsızdır: yatılı bir okulda bir kız gizli sevgilisinden gelen mektuba bir nöbetle karşılık verir, olayı bilen arkadaşları da aynı nöbeti geçirir. Freud'un gözünde burada acıma özdeşleşmeyi doğurmaz, ortak bir noktanın fark edilmesinden doğan özdeşleşme acımayı getirir. Kitle üyelerinin birbirine bağlanışının bu üçüncü türe benzediğini sezer: ortak nokta, önderle kurulan bağdır.

Sekizinci bölüm önder bağını aşık olma üzerinden kurar. Âşık olan sevdiğini eleştiriden muaf tutar; ben gittikçe alçakgönüllü, nesne gittikçe görkemli olur ve vicdan nesne adına yapılan hiçbir şeye karışmaz. Freud tabloyu tek cümlede toplar: "Das Objekt hat sich an die Stelle des Ichideals gesetzt", nesne ben idealinin yerine geçmiştir. Ben idealini 1914 yazısıyla M07-D01 tanıtmıştı; burada gerçekliği sınamak da onun görevlerine eklenir ve 1923'te bu mercinin adı süperego olacaktır (M06-D02).

Hipnoz bir adım ötededir: aynı boyun eğiş ve eleştirisizlik hipnozcuya yönelir, hipnozcu ben idealinin yerine geçer. Freud hipnozu iki kişilik bir kitle oluşumu, "eine Massenbildung zu zweien" diye adlandırır. Yolun sonunda önderi olan birincil kitlenin formülü gelir; kendi çevirimizle: aynı nesneyi ben ideallerinin yerine koymuş ve bunun sonucunda benlerinde birbirleriyle özdeşleşmiş bir dizi birey.

Dokuzuncu bölüm Wilfred Trotter'ın 1916'da Londra'da çıkan Instincts of the Herd in Peace and War kitabıyla hesaplaşır. Trotter doğuştan, daha öte çözümlenemeyen bir sürü içgüdüsü varsaymıştı. Freud'un itirazı, bu içgüdünün önderi açıklamamasıdır: çobansız bir sürüdür. Kendi öyküsünü kardeşlerden kurar: büyük çocuk yeni geleni kıskanır, ikisinin de aynı sevgiyle sevildiğini görünce kıskançlığı özdeşleşmeye çevirir; okulda yükselen "herkese eşit davranılsın" talebi bu dönüşümün izidir. Onuncu bölüm kitleyi M09-D01'in işlediği tarih öncesi varsayımına bağlar: Freud'un gözünde kitle o eski topluluğun yeniden canlanışıdır ve önderin gücü oradan gelir. On birinci bölüm ise Emine'nin sabahına uyan bir öneri getirir: yasakların topluca askıya alındığı şenliklerde ben ideali geçici olarak geri çekilir ve Freud bunu ben için büyük bir bayram sayar.

Yaygın yanlış"Freud kitledeki herkesin önderine âşık olduğunu söyler."
Doğrusu

Aşık olma ve hipnoz Freud için kitle bağını anlamanın basamaklarıdır. Önderle kurulan bağı amacı ketlenmiş, cinsel doyuma yönelmeyen bir bağ olarak tarif eder ve hipnozun da bu bağın tam açıklaması olmadığını kendisi kabul eder.

Sosyal psikolojinin itirazı

Kalabalıkları doğrudan inceleyen sonraki araştırma, Freud'un dayandığı Le Bon tablosunu sarstı. Stephen Reicher, Nisan 1980'de Bristol'ün St Pauls semtinde çıkan kalabalık olaylarını ayrıntıyla inceledi.

Reicher, John Drury ve Clifford Stott bu yaklaşımı sonraki yıllarda geliştirdi. Drury ve Reicher 2000'de bir çevre eyleminde katılımcıların kendini anlayışının polisle etkileşim içinde değiştiğini gösterdi.

Bireysizleşme kavramı Le Bon çizgisinin deneysel mirasıdır; tanımı Temel Psikoloji'nin hapishane deneyi dersinde (M14-D04) geçti. En kapsamlı sınamasından iyi çıkmadı.

Freud'un panik açıklaması da bu hattan bir sınav geçti.

Bu bulgu Freud'u yarı yarıya düzeltir. Bağ sürdükçe insanların birbirini bırakmadığını söylerken haklı görünüyor; ama bağın kaynağını önderde aramıştı, görüşmelerde ise bağ önderi olmayan yabancılar arasında, tehlikenin içinde kuruluyor. Asch'ın ve Milgram'ın deneyleri de ders kitaplarındaki "körü körüne uyum" okumasından daha karışık sonuçlar vermişti (Temel Psikoloji M14-D02 ve M14-D03).

Yaygın yanlış"Kalabalıklar doğası gereği akılsızdır; insanlar orada aklını kaybeder."
Doğrusu

Bu, Le Bon çizgisinin varsayımıdır ve kalabalıkları doğrudan inceleyen çalışmalarda iyi tutunamadı. Kalabalık davranışı çoğu zaman belirgin sınırlar ve duruma özgü normlar gösterir; acil durumlarda yabancılar arasında dayanışma gözlendi.

Usta katmanı

Freud'un örnekleri ordu ve kiliseydi; siyasal kitle hareketleri kitapta neredeyse yoktu. Sonraki on yıllar kitabı başka bir gözle okuttu. Frankfurt Okulu'ndan Theodor W. Adorno, Géza Róheim'ın derlediği Psychoanalysis and the Social Sciences dizisinde 1951'de yayımlanan "Freudian Theory and the Pattern of Fascist Propaganda" yazısında faşist ajitatörlerin konuşmalarını Freud'un 1921 kavramlarıyla çözümledi.

Adorno'nun okumasında önderin imgesi hem yüce hem sıradandır; dinleyen kendini onda tanır ve aynı anda ona boyun eğer. Propagandacılar psikolojiyi kuramsal olarak bilen kişiler olarak çizilmez; var olan eğilimleri sezgiyle kullanan teknisyenler olarak çizilir. Adorno'nun uyarısı da buradan gelir: ruhsal eğilimler faşizmi doğurmaz; faşizm, ruhsal olmayan çıkarlar uğruna sömürülebilecek bir ruhsal alanı tanımlar. Freud'un kitabı kitle bağının nasıl işleyebileceğini anlatır, bir hareketin neden ortaya çıktığını anlatmaz.

İkinci bir hat Freud'u içeriden düzeltir. Freud önderi vazgeçilmez saydı, ama bir fikrin önderin yerini alabileceğini kısa bir notla kabul etmişti. Sosyal kimlik araştırmacıları tam bu boşluğa yerleşti: önderler bir "biz" tanımını dile getirdikleri ölçüde etkilidir; kimlik liderliği fikri M14-D04'te geçti.

Kanıtın sınırı

Freud'un 1921 kitabı bir gözlem raporu sayılamaz. Örnekleri edebiyattan, tarihten, klinik vakalardan ve kendi anısından gelir; kalabalığın içinde ne olduğunu ölçen bir veri taşımaz. Formülü sınanmış bir yasa gibi okumak bu yüzden yanlış olur; o, sınanmayı bekleyen bir açıklamadır. Onu sınayan çalışmaların çoğu Batı Avrupa'da, özellikle Birleşik Krallık'ta yapıldı ve Reicher ile Drury'nin çalışmaları tek olaylara ya da küçük örneklemlere dayanıyor; düğün, bayram ya da konser kalabalıklarına aktarımı kendi bağlamında sınanmalı. Tartışma da sürüyor: sosyal kimlik araştırmacıları libido dilini çoğu zaman tümden bırakır, psikanalitik yazarlar ise kimlik kavramının bir kalabalıktaki duygusal yoğunluğu açıklamakta yetersiz kaldığını öne sürer.

Kendin dene

Aklında kalsın

Freud 1921'de Le Bon'un kalabalık tablosunu büyük ölçüde benimsedi ama açıklamasını eksik buldu ve kitleyi bir arada tutan şeyi sevgi bağlarında aradı.

Kilise ile ordu ona iki yönlü bir bağ gösterdi; paniği bu bağların çözülmesiyle açıkladı. Formülün çekirdeğinde önderin ben idealinin yerine geçmesi ve üyelerin bu ortak bağ sayesinde birbirleriyle özdeşleşmesi var; hipnoz bunun iki kişilik biçimi.

Sonraki sosyal psikoloji akılsız kalabalık tablosunu sarstı: kalabalıklar sınır ve duruma özgü norm taşır, bağ bir önder olmadan da paylaşılan bir kimlikten doğabilir. Adorno kitabı faşizm propagandasına uygularken psikolojinin siyasal hareketleri doğurmadığını hatırlattı. Emine'nin konseri iki dille de okunabilir.

Sonraki derse köprü

Freud kilise ile orduyu bir arada tutan inanca, başın herkesi eşit sevdiği inancına, beşinci bölümde kendi kelimesiyle "Illusion" demişti. Kitle kitabında bu kelime bir yapının taşıyıcısıdır; doğru mu yanlış mı diye sorulmaz. Altı yıl sonra Freud aynı kelimeyi bir kitabın başlığına taşıdı ve dinin kendisini insanın çaresizliğinden doğan bir istek olarak çözümledi. Bir inancı istekten doğmuş saymak onu yanlış saymakla aynı şey midir? Bu soruyu Bir Yanılsamanın Geleceği'nin sayfalarında ve kitaba verilen yanıtlarda izleyen ders M09-D03.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.