M07-D07
Ölüm dürtüsü tartışması
Ölüm dürtüsünün psikanaliz içinde kabul ve ret tarihini ve Klein ile Lacan'daki karşılıklarını aktarır.
Psikanaliz Akademisi — M07, Narsisizm, yas ve tekrar · 3.044 kelime · 16 örnek durum · 4 kanıt kartı · ≈ 14 dk okuma · 20 dk dinleme
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Freud ölüm dürtüsünü 1920'den sonra bırakmadı. 1923'te iki dürtünün karışıp ayrıştığını yazdı, 1930'da saldırganlığı kökensel bir yatkınlık saydı ve kavramın analistler arasında bile direnç gördüğünü kaydetti.
Ret Freud'un yakın çevresinden geldi. Fenichel 1935'te kavramın nevrozları biyolojikleştireceğini ve toplumsal etkeni dışarıda bırakacağını savundu; ego psikologları saldırganlığı ayrı bir dürtü olarak korudu.
Klein ölüm dürtüsünü bebeğin yok olma korkusunun ve yansıtmanın kaynağı yaptı, haseti doğuştan yıkıcılığın ifadesi saydı. Lacan kavramı biyolojiden koparıp hazzın ötesindeki tatmin ve tekrar üzerinden okudu.
Bugün kavram biyolojik bir iddia olarak savunulmuyor; klinisyenlerin bir kısmı onu kendine yönelik yıkıcılığı düşünmek için örgütleyici bir kavram olarak kullanıyor, bu kullanım sınanmış bir sonuca değil, klinisyenlerin deneyimine dayanıyor.
Açılış sahnesi
Kars'ta, Kazım Paşa Caddesi'nin arkasında bir gravyer mahzeni. Taş duvarlar serin, raflarda yüz kiloluk tekerlekler sıra sıra duruyor. Erdal otuz yıldır peynir ustası; her sabah tekerlekleri tek tek çevirip kabuklarını tuzlu bezle siliyor. Şenay Erzurum'da bağlama yapıyor; ayda bir Kars'taki halk müziği derneğinin sazlarını ayarlamaya geliyor ve dönerken buradan peynir alıyor.
Bugün mahzenin girişindeki küçük masada bir kitap duruyor: Uygarlığın Huzursuzluğu'nun sararmış bir Türkçe baskısı. Erdal onu bir sahaftan almış. Bir sayfanın kenarında iki farklı el yazısı var. Biri mavi mürekkeple, saldırganlığın insanda kendiliğinden bir yatkınlık olduğunu söyleyen cümlenin yanına kocaman bir "Evet!" yazmış. Öteki kurşun kalemle, aynı cümlenin altına küçük harflerle "Neye dayanarak?" diye not düşmüş.
"İki sahibi olmuş bu kitabın," diyor Erdal. "Biri inanmış, öteki inanmamış. İkisi de aynı satırda durmuş ama."
Şenay sayfayı ışığa tutuyor. "Sazda da böyle," diyor. "Teli germezsen ses çıkmaz, fazla germezsen kopar. Bir kuvvet mi, iki kuvvet mi, onu bilmiyorum. Ama telin bir tarafı hep geri çekiyor."
Erdal gülüyor, tekerleği çeviriyor. "Peynirde de olgunlaştıran küf, bırakırsan bozan küf. Ben buna dürtü demem, mevsim derim."
Mahzen, saz çantası ve iki elden not düşülmüş kitap bu dersin sahnesi için tasarlandı; kenar notlarındaki iki tavır ise kavramın gerçek yüz yıllık tarihinden alındı.
Bu derste ne olacak
Freud 1920'de ölüm dürtüsünü önerirken kendi kuşkusunu da metne yazmıştı; M07-D06 o argümanı ve o kuşkuyu izledi. Burada argümanın kendisine dönmüyoruz. Kitap yayımlandıktan sonra kavrama ne olduğunu soruyoruz.
Önce Freud'un kavramı sonraki on beş yılda nasıl genişlettiğini, sonra çevresindeki analistlerin onu nasıl geri çevirdiğini göreceğiz. Ardından kavramı kuramlarının merkezine alan iki ismin, Melanie Klein ile Jacques Lacan'ın onu nasıl dönüştürdüğüne bakacağız; ikisinin ayrıntısı Bölüm IV'te ayrı modüllerde açılıyor.
Sıfır noktası
Bir kavramın psikanaliz içinde "kabul edilmesi" tek bir olay sayılmaz. Bir analist kavramı klinik yorumunda her gün kullanabilir, bir başkası onu ders kitabında anar ama hastasına hiç uygulamaz, üçüncüsü adını koruyup içeriğini değiştirir. Ölüm dürtüsünün tarihi bu üç tavrın yüz yıl boyunca yan yana yaşamasıdır.
Yaygın yanlış"Psikanalistler ölüm dürtüsüne inanır."
Kavram doğduğu andan beri bölücü oldu. Freud'un kendisi 1930'da onun analitik çevrelerde bile dirençle karşılandığını yazdı; yakın çalışma arkadaşlarının bir kısmı kavramı hiç benimsemedi. Bugün bazı okullar onu kuramlarının merkezinde tutuyor, bazıları tarihsel bir hipotez olarak anıyor, bazıları hiç kullanmıyor.
Mekanizma
Freud kavramı bırakmadı
Haz İlkesinin Ötesinde'nin son sayfalarındaki tereddüt, sonraki yıllarda Freud'un metinlerinde giderek azaldı. Üç yıl sonra Ben ile O'nun dördüncü bölümüne "İki dürtü türü" başlığını koydu ve ikiliği yeni zihin haritasına yerleştirdi (M06-D01). Bu bölümde iki dürtü türünün her canlı parçada farklı oranlarda bir arada bulunduğunu, birbirine karıştığını ve yeniden ayrışabildiğini yazdı.
Freud'un örneği cinselliğin sadistik bileşenidir. Cinsel dürtüye eşlik eden sadizm ona göre işe yarayan bir kaynaşmadır; kendi başına bir sapkınlığa dönüşen sadizm ise uca götürülmemiş bir ayrışmanın örneğidir. Aynı bölümde ölüm dürtülerinin bireyde birkaç yoldan karşılandığını söyler: bir kısmı erotik bileşenlerle karışarak zararsız hâle gelir, bir kısmı saldırganlık olarak dışarı çevrilir, büyük bir kısmı da içeride işini sürdürür. Ertesi yıl mazoşizm üzerine yazdığı makale bu içeride kalan payı bir kez daha ele aldı; ahlaki mazoşizmle ilişkisini M06-D02 gösterdi.
1930'da Uygarlığın Huzursuzluğu'nun altıncı bölümünde kavram açıkça savunulan bir tez oldu; kitabın uygarlık argümanının tamamını M09-D04 kuracak. Freud burada kavramın tarihini kendisi anlatır. Ölüm dürtüsünün analitik çevrelerde bile dirençle karşılandığını kabul eder ("Die Annahme des Todes- oder Destruktionstriebes hat selbst in analytischen Kreisen Widerstand gefunden") ve fikir literatürde ilk belirdiğinde kendi direncini de hatırlar. Sonra kendi konumunu söyler: "Für alles Weitere stelle ich mich also auf den Standpunkt, daß die Aggressionsneigung eine ursprüngliche, selbständige Triebanlage des Menschen ist." Bundan sonrası için saldırganlık eğiliminin insanda kökensel, kendi başına duran bir dürtü yatkınlığı olduğu görüşünü benimser.
Kavram Freud'un son yazılarında yerini korudu. Einstein'ın savaş üzerine sorusuna verdiği cevapta saldırganlık görüşü yeniden işlendi; o yazışma M09-D05'in konusu. Ölümünden sonra, 1940'ta yayımlanan Abriss der Psychoanalyse'de Freud iki temel dürtüyü yine Eros ve yıkıcılık dürtüsü olarak sıraladı.
Kurum içinde ret
Kirsch ve arkadaşlarının aşağıda göreceğin derlemesine göre Karl Abraham, Ernest Jones ve Edward Glover ölüm dürtüsünü benimsemedi. Sándor Ferenczi 1932 yazında tuttuğu klinik günlükte kavramın fazla ileri gittiğini ve sadizm renginde olduğunu not etti; ona göre ölüm yıkıcılığın kaynağı değil, travmanın sonucuydu. Ferenczi'nin yolu M14-D03'te açılacak.
Ret en sistemli biçimini 1935'te buldu. Prag'da çalışan Otto Fenichel, Freud'un çıkardığı Imago dergisinde kısa bir tartışma yazısı yayımladı: "Zur Kritik des Todestriebes", ölüm dürtüsünün eleştirisine dair.
Amerika'da yükselen ego psikolojisi daha incelikli bir yol tuttu. Heinz Hartmann, Ernst Kris ve Rudolph Loewenstein 1940'ların sonunda saldırganlık kuramı üzerine ortak bir yazı yayımladı ve saldırganlığı libidonun yanında birincil bir dürtü olarak kabul etti. Arjantinli analist Ángel Garma'nın 1971 tarihli bir değerlendirmesine göre bu çevre saldırganlığın bağımsız bir dürtü olduğunu kabul edip ölüm dürtüsüne kuşkuyla bakıyordu; Loewenstein 1940'ta kendini Fenichel ve Hartmann'la birlikte eski dürtü kuramını yeğleyenler arasında saymıştı. Garma aynı ekibin bazı cümlelerinde kendine yönelik bir yıkıcılığı da kabul eder göründüğünü ekler. Hartmann'ın uyum kavramlarını M15-D02 anlatacak.
Yaygın yanlış"Ölüm dürtüsünü reddedenler saldırganlığı da reddetti."
Ret çoğunlukla kavramın kozmik ve biyolojik yanına yöneldi. Fenichel saldırgan eğilimleri yadsımadı; onları iki karşıt dürtüden türetmeye karşı çıktı. Ego psikologları saldırganlığı ayrı bir dürtü olarak tuttu. Bugünkü psikolojinin saldırganlığı üç ayrı açıklama ailesiyle ele alışı (Temel Psikoloji, M14-D10) bu ayrımı sürdürüyor.
Klein: kaygının kaynağı olarak
Ölüm dürtüsünü kuramının temeline yerleştiren analist Melanie Klein oldu. Klein'ın 1946'da yayımlanan "Notes on Some Schizoid Mechanisms" makalesindeki görüş kısaca şöyle özetlenebilir: bebeğin en erken kaygısı organizmanın içinde iş gören ölüm dürtüsünden doğar, bir yok olma korkusu olarak yaşanır ve kısa sürede bir zulüm görme korkusu biçimini alır. Yıkıcı itkinin bir kısmı dışarı yansıtılır ve bebeğin ilk dış nesnesine, anne memesine bağlanır; Klein bu dışa çevirmeyi Freud'un tarif ettiği yansıtmanın kökeni sayar.
Klein'ın kuramında yaşam ve ölüm dürtülerinin bebekteki dengesi doğuştan getirilen başlıca etkendir. 1957'de yayımlanan haset ve şükran üzerine kitabında bu çizgiyi bir adım daha ilerletti: haseti, iyi olanı bozmaya yönelen, yıkıcılığın erken ve doğuştan gelen bir ifadesi olarak; şükranı ise yaşam dürtüsünün, sevginin bir ifadesi olarak düşündü. Haset gündelik bir duygu olarak İlişki akademisinde tanımlandı (M03-D07); Klein'daki karşılığı o duygudan daha ilkel ve daha kuramsal bir yapıdır. Klein'ın konumlar kuramı M16-D03'te, iç dünya kavramı M16-D02'de açılacak.
Lacan: her dürtünün bir yüzü
Jacques Lacan kavrama başka bir yoldan, dilin ve tekrarın yolundan ulaştı. Stanford Felsefe Ansiklopedisi'ndeki Lacan maddesinin özetine göre Lacan'ın jouissance kavramı, Freud'un ölüm dürtüsü gibi haz ilkesinin ötesinde konumlanır. Freud'un 1920'den sonra bütün dürtülerin bir anlamda ölüm dürtüsü sayılabileceğini düşündüğünü, yani her dürtünün belli koşullarda haz arayışına ters işleyebileceğini söyler; Lacan bu düşünceyi geliştirir. Ona göre dürtü tatminini arzunun engellenmesinden, başarısızlığından çıkarır. Bu, Klein'ın bebekteki doğuştan yıkıcılığından çok uzak bir okumadır: ölüm dürtüsü bir biyolojik güç olmaktan çıkıp ruhsal yaşamın bir işleyiş biçimine dönüşür.
Bu okumada tekrar zorlantısı (M07-D05) merkezde kalır. Lacan'ın simgesel düzen dediği dil ve yasa alanını M17-D03, arzu kavramını M17-D05 açacak; jouissance terimini de orada bulacaksın. Burada yalnız şunu not et: Lacancı gelenek ölüm dürtüsünü canlının cansıza dönme isteği olarak okumayı büyük ölçüde bıraktı, ama adını ve haz ilkesini aşma fikrini korudu.
Usta katmanı
Bugün kavramı klinikte savunanların çoğu onu bir biyoloji iddiası olarak savunmuyor. Otto Kernberg'in 2009'da yayımladığı yazı bu tavrın açık bir örneği.
Kernberg'in tutumu bugünkü klinik kullanımın genel resmini özetliyor: kavram, tekrar eden kendini sabote etme, olumsuz terapötik tepki (M06-D02) ya da iyileşmeye karşı direnç gibi tablolar için bir metafor ya da örgütleyici bir kavram olarak iş görüyor. Bu bir uzman görüşüdür; böyle bir kullanımın hasta sonuçlarını iyileştirip iyileştirmediğini sınayan bir çalışma bilmiyoruz.
Bir araştırma ekibi kavramı biyokimya düzlemine taşımayı denedi.
Yaygın yanlış"Bilim ölüm dürtüsünü çürüttü."
Bir dürtüyü çürütmek için önce onu ölçülebilir bir öngörüye çevirmek gerekir; Freud'un kavramı bu biçimde kurulmadı. Bugünkü yaşlanma biyolojisi Freud'un biyolojik dayanağını desteklemiyor (M07-D06) ve saldırganlık araştırması ayrı bir ölüm dürtüsüne gerek duymadan pek çok bulguyu açıklıyor. Bu, kavramın yanlışlanması sayılmaz; sınanabilir bir biçime hiç getirilmemiş olmasıdır.
Kanıtın sınırı
Bu dersteki kabul ve ret tarihi büyük ölçüde metinlerin tarihidir: Freud'un kitapları, Fenichel'in tartışma yazısı, Klein'ın makaleleri, bir derleme ve bir klinisyenin görüşü. Hiçbiri ölüm dürtüsünü doğrudan sınamıyor. Psikanalistlerin bugün kavramı ne ölçüde kullandığını sayıyla gösteren güvenilir bir yoklama yok; "çoğu analist" gibi sözler okulların kendi anlatısından gelir ve okuldan okula değişir. Kirsch ve arkadaşlarının biyokimya önerisi kendisi de tartışmalı ve sınanmayı bekleyen bir hipotez. Klein'ın bebeğe dair iddiaları bebeğin iç yaşantısına doğrudan erişim gerektirir; bebek gözlemi araştırması bu iddiaları ne doğrulayabiliyor ne kolayca çürütebiliyor. Kavramın tarihi de çoğunlukla Viyana, Londra, Paris ve New York'ta yazıldı. Saldırganlığın ve kendine yönelik yıkıcılığın farklı kültürlerde nasıl anlamlandırıldığı, bir "dürtü" diliyle ne kadar genellenebileceği açık bir soru olarak kalıyor.
Kendin dene
Aklında kalsın
Freud ölüm dürtüsünü 1920'den sonra bırakmadı. 1923'te iki dürtünün karışıp ayrıştığını yazdı, 1930'da saldırganlığı kökensel bir yatkınlık saydı ve kavramın analistler arasında bile direnç gördüğünü kaydetti.
Ret Freud'un yakın çevresinden geldi. Fenichel 1935'te kavramın nevrozları biyolojikleştireceğini ve toplumsal etkeni dışarıda bırakacağını savundu; ego psikologları saldırganlığı ayrı bir dürtü olarak korudu.
Klein ölüm dürtüsünü bebeğin yok olma korkusunun ve yansıtmanın kaynağı yaptı, haseti doğuştan yıkıcılığın ifadesi saydı. Lacan kavramı biyolojiden koparıp hazzın ötesindeki tatmin ve tekrar üzerinden okudu.
Bugün kavram biyolojik bir iddia olarak savunulmuyor; klinisyenlerin bir kısmı onu kendine yönelik yıkıcılığı düşünmek için örgütleyici bir kavram olarak kullanıyor, bu kullanım sınanmış bir sonuca değil, klinisyenlerin deneyimine dayanıyor.
Sonraki derse köprü
Kirsch ve arkadaşlarının derlemesi bir ayrıntıyı hatırlatıyor: Freud'u 1920'deki adıma iten sorulardan biri, Eylül 1918'de Budapeşte'de toplanan beşinci psikanaliz kongresinde konuşulan askerlerin her gece geri dönen savaş kâbusuydu. Ölüm dürtüsü o sorunun cevaplarından yalnız biriydi. Savaş nevrozları tartışmasının kendisi, siperden dönenlerin belirtilerini hekimlerin nasıl okuduğu ve travma kavramının bu tartışmadan sonra nereye gittiği M07-D08'in konusu; Modül 7 orada kapanıyor.
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.