Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Ses kaydından önceki müzikten elimizde ses değil, izler kalıyor: çalgılar, notalar, kuram metinleri, görsel tasvirler ve yaşayan gelenekler. Her iz bir şeyi söylüyor ve bir şeyi saklıyor.
Seikilos taşı, sözleri ve notasıyla eksiksiz kalmış en eski besteyi taşıyor. Taş ezginin seslerini kesin söylüyor; tempoyu, tınıyı ve eşliği söylemiyor. Ezgi çoğu kelimede kelime vurgusunu izliyor.
Ugarit'teki h.6 tableti, büyük ölçüde tam kalmış en eski notalı eser. Yazısı okunabiliyor, ama sese çevrilme kuralı belirsiz olduğu için en az beş farklı yeniden kurma yapıldı.
Yeniden kurma, kanıtın sustuğu yerde varsayımla bir ezgi elde etmek. Her eski müzik kaydı bir okumadır ve varsayımları vardır.
Batı'da ilahiler dokuzuncu yüzyıldan itibaren neumlarla yazıldı. Çizgisiz neumlar ezgiyi bilen birine yardım ediyor, bilmeyen birine ezgiyi vermiyor. Guido'ya atfedilen çizgiler sesleri kesinleştirdi ve do re mi hecelerinin kökü onun öğretim yöntemine dayanıyor.
Tek sesli ilahiden organuma, oradan Machaut'nun dört sesli ayinine uzanan yol, dinleyicinin kulağına yeni bir iş veriyor: birden fazla çizgiyi aynı anda izlemek.
Zeng çanları, gagaku ve Urmevi'nin makam kuramı, aynı uzun zaman diliminde başka merkezlerde de karmaşık müzik sistemleri kurulduğunu gösteriyor.
Açılış sahnesi
On dokuzuncu yüzyılın sonu, Aydın. Osmanlı demiryolunun inşaatında çalışan İrlandalı bir mühendis, Edward Purser, toprağın içinden mermer bir sütun çıkarıyor. Antik Tralleis kentinden kalma bir mezar taşı bu. Üstünde Yunanca harfler var; harflerin üstünde de daha küçük, tuhaf işaretler.
Taşın tabanı hasarlı ve sütun dik durmuyor. Purser onu karısının saksılarına ayak yapmak istiyor; tabanı düz kesiliyor ki sütun sallanmasın. Kesilen parçayla birlikte bir satır yazı da gidiyor. O satırı bugün yalnızca, kesimden önce taştan alınmış bir kâğıt kopyası sayesinde biliyoruz.
Taş sonraki yıllarda İzmir'den İstanbul'a, Stockholm'e, Lahey'e uzanan bir yolculuk yapıyor ve bir süre kayıp sayılıyor. Bugün Kopenhag'da, Danimarka Ulusal Müzesi'nde duruyor. Harflerin üstündeki küçük işaretler ise bir ezginin notaları. Kısa bir şarkı bu, ama baştan sona eksiksiz kalmış, notasıyla birlikte günümüze ulaşmış en eski besteyi taşıyor.
Şimdi aynı şarkıyı telefonunda açtığını düşün. Bir kadın sesi, yanında bir lir. Dinlediğin şey taşın kendisi mi, yoksa bir müzisyenin o taştan çıkardığı bir okuma mı?
Bu derste ne olacak
Bu ders Dinleyerek Dünya Müzik Tarihi kursunun ilk dersi ve kursun en uzun zaman dilimini kapsıyor: ilk çalgılardan on dördüncü yüzyıla kadar. Böyle bir aralığı bir derste anlatmak, her şeyi saymakla olmaz. Bu yüzden ders bir yöntem kuruyor ve dönemi o yöntemle geziyor.
Yöntemin sorusu şu: geçmişin müziğinden elimize ne kalıyor ve bugün dinlediğimiz kayıtlar o kalıntıya ne ekliyor? Önce kanıt türlerini tanıyacaksın: kemikten yapılmış bir flüt, kil bir tablet, taşa kazınmış bir şarkı, bir kuram kitabı. Sonra notanın neyi saklayıp neyi saklamadığını, yeniden kurmanın nasıl çalıştığını, ezgiyi hafızaya bağlayan işaretlerin nasıl çizgiye oturduğunu ve tek sesli müzikten çok sesli dokuya geçişi göreceksin.
Dersin coğrafyası Avrupa ile sınırlı değil. Aynı yüzyıllarda Çin'de, Japonya'da ve Bağdat'ta kurulan müzik dünyaları da dersin içinde. Kursun bundan sonraki dersleri büyük ölçüde Avrupa'nın dönem adlarını izleyecek; bu ders, o adların dünyanın tamamını anlatmadığını baştan hatırlatıyor.
Sıfır noktası
Ses, havada bir titreşim olarak doğar ve birkaç saniye içinde söner. Bir şarkı söylendiği anda vardır, söylenip bittiğinde ise yalnızca onu duyanların belleğinde kalır. Sesi kaydetmek ancak on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında mümkün oldu. Ondan önceki binlerce yılın müziğinden tek bir saniyelik ses bile elimizde yok.
Elimizde olan, sesin bıraktığı izler. Bir çalgının kendisi ya da kalıntısı. Bir ezginin yazıya geçirilmiş hâli, yani nota. Müziğin nasıl kurulduğunu anlatan bir kuram metni. Bir duvar resmi ya da kabartma. Ve kuşaktan kuşağa, kulaktan kulağa aktarılarak bugüne kadar çalınmaya devam eden gelenekler.
Müzik tarihçisinin işi bu izleri okumak. Her iz başka bir şey söyler, her izin de bir sessiz bölgesi vardır. Bir flüt hangi seslerin çıkabileceğini gösterir, hangi ezginin çalındığını göstermez. Bir nota hangi seslerin sırayla geldiğini gösterir, nasıl bir sesle söylendiğini çoğu zaman göstermez.
Kendine şunu sor: Büyükannenin söylediği bir ninniyi yüz yıl sonra birinin duyması gerekse, bugün ondan geriye ne bırakırdın, ve o bıraktığın şey ninninin hangi yanını kaybederdi?
Mekanizma
Kanıtın türleri
Kanıtların en eskisi çalgıların kendisi. Almanya'nın güneybatısındaki Swabya Jurası mağaralarında kemikten ve fildişinden yapılmış flütler bulundu. Bu buluntuları 2009'da yayımlayan Conard ve arkadaşlarına göre flütler otuz beş bin yıldan daha eski ve modern insanın Avrupa'ya yayıldığı dönemde yerleşik bir müzik geleneğinin varlığını gösteriyor. Aynı çalışma, daha eski dönemlere ait müzik iddialarının somut kanıttan yoksun olduğunu da not ediyor.
Bir çalgı bize ses aralığını, delik sayısını, malzemeyi anlatır. Ama üstünde ne çalındığını, hangi törende, hangi şarkıyla çalındığını anlatmaz. İkinci kanıt türü, yani yazılı nota, tam bu boşluğu dolduruyor. Üçüncü tür kuram metni: müziğin nasıl düşünüldüğünü, hangi aralıkların kabul gördüğünü, müziğe hangi anlamın yüklendiğini söyler. Dördüncü tür, yaşayan gelenek. Bir müzik yüzyıllarca kesintisiz çalınmışsa, bugünkü icra geçmişe açılan bir pencere olur; ama yüzyıllar boyunca değişmiş olabileceğini de hesaba katmak gerekir.
Kanıt türleri birbirinin eksiğini kapatır. Bir dönemi tek bir türden okumak, o dönemi o türün sessiz bölgesi kadar eksik görmek demek.
Nota neyi saklar, neyi saklamaz
Seikilos taşındaki işaretler, Antik Yunan'ın ses notası (vocal notation). Her işaret bir sesin yüksekliğini gösteriyor, bazı ek işaretler de sesin süresini. Bu yüzden ezginin kendisi, yani hangi sesin hangi sesten sonra geldiği ve kabaca ne kadar sürdüğü, tartışmasız biçimde okunabiliyor.
Taş başka şeyleri söylemiyor. Şarkının hangi hızda söylendiğini, hangi çalgının eşlik ettiğini, sesin nasıl bir tını taşıdığını, sözlerin nasıl vurgulandığını bilmiyoruz. Notaların üstünde duran küçük noktaların, Yunanca adıyla stigmai işaretlerinin anlamı bile hâlâ tartışmalı. Antik bir kaynak bunları bir kalkış vuruşu olarak açıklıyor; bazı araştırmacılar bir vurgu, bazıları ritmik bir ağırlık görüyor.
Şarkının sözlerini Türkçeye şöyle aktarabiliriz: Yaşadıkça parla, hiç kederlenme; hayat kısa sürer, zaman alacağını ister. Bu sözler ile ezgi arasında ölçülebilir bir ilişki var. Alman araştırmacı Otto Crusius 1893'te, ezginin çoğu kelimede kelime vurgusunun perdesini izlediğini fark etti: vurgulu hece, ardından gelen heceden daha yüksek söyleniyor. Yani taş, Antik Yunancanın konuşma ezgisi hakkında da bir şey saklıyor.
Yeniden kurma: aynı tabletten ayrı ezgiler
Suriye kıyısındaki antik Ugarit kentinde, bugünkü Ras Şamra'da, 1950'lerde kil tablet parçaları bulundu. Milattan önce on dördüncü yüzyıl dolaylarına tarihlenen bu tabletler çivi yazısıyla yazılmış ilahiler taşıyor. Bunlardan biri, h.6 olarak bilinen ve meyve bahçelerinin tanrıçası Nikkal'e seslenen ilahi, büyük ölçüde tam kalmış ve notası korunmuş en eski müzik eseri sayılıyor. Tablet bugün Şam Ulusal Müzesi'nde.
Tablette Hurri dilinde sözler, altında Akkadca aralık adları ve sayı işaretleri var; dokuz telli bir lir için yazılmış talimatlar bunlar. Yazı büyük ölçüde okunabiliyor, ama aralık adlarının ve sayıların ezgiye nasıl çevrileceği okunamıyor. Sonuçta ortaya en az beş rakip yorum çıktı ve bunlar birbirinden tamamen farklı ezgiler üretiyor. İlk yorumlar diziyi baş aşağı okudu; en tiz sesler en pes sesler hâline geldi.
Bu, yeniden kurmanın (reconstruction) ne olduğunu gösteriyor. Yeniden kurma, kanıtın sustuğu yerde bir varsayım yapıp o varsayımla bir ezgi elde etmek. Varsayımlar değiştikçe ezgi de değişir. h.6 diye dinlediğin her kayıt, bir araştırmacının varsayımlarının sese dökülmüş hâli. Hangisini dinlediğini bilmeden "en eski şarkıyı dinledim" demek, haritayı arazi sanmak gibi.
Ezberden çizgiye
Avrupa'nın kilise ilahileri yüzyıllar boyunca yalnızca kulaktan aktarıldı. Batı'da ilahiler için kullanılan en eski nota dokuzuncu yüzyılda görünüyor. Bu ilk işaretlere neum (neume) deniyor. Sözlerin üstüne çizilmiş dalgalı çizgiler bunlar: ezginin yükselip alçaldığını gösteriyorlar, ama sesler arasındaki aralığı göstermiyorlar.
Bu tür bir neum, ezgiyi zaten bilen birinin hafızasını tazeler. Ezgiyi bilmeyen biri ise ondan ezgiyi çıkaramaz. Bunun ağır bir sonucu var: İber Yarımadası'nın Mozarap ilahileri gibi bazı repertuvarlar yalnızca bu çizgisiz işaretlerle kaldığı için, bugün ancak tahmine dayalı olarak yeniden kurulabiliyor. Ezgiyi hatırlayan son kuşakla birlikte ezginin kendisi de gitti.
On birinci yüzyılda neumlar sözlerden farklı yüksekliklere yazılmaya başlandı; sonra bir ila dört çizgi eklendi ve çizgilerden biri belirli bir sese bağlandı. Bu çizgilerin geleneksel olarak atfedildiği kişi Arezzolu Guido, Benedikten bir keşiş. Guido, şarkıcıların ezgileri ezberlemek için harcadığı uzun süreden yakınıyordu. Çizgili sistemle şarkıcılarına kısa sürede çok sayıda ezgi öğretti. Ut queant laxis ilahisinin her yarım dizesi bir basamak yukarıdan başladığı için, o dizelerin ilk heceleri, ut, re, mi, fa, sol, la, sesleri hatırlamanın aracı oldu. Bugün do re mi diye söylediğimiz hecelerin kökü bu.
Tek sesten çok sese
Kilise ilahisi tek seslilik (monophony) örneğidir: herkes aynı ezgiyi aynı anda söyler. Seikilos şarkısı da, taşa yazıldığı biçimiyle, tek bir ezgi çizgisi. Avrupa'da ilahiye ikinci bir ses ekleme pratiğine organum deniyor. Guido'nun ders kitabı Micrologus, organumu ilahi, modlar ve neumlar ile birlikte ele alıyor; yani ikinci bir sesle söylemek, en geç on birinci yüzyılda ders kitabına girmiş bir beceriydi.
On dördüncü yüzyılda Fransız şair ve besteci Guillaume de Machaut, Notre Dame Ayini (Messe de Nostre Dame) adlı eserini yazdı. Eser 1365'ten önce bestelendi ve kilise ayininin değişmeyen bölümlerinin tek bir bestecinin elinden çıkmış, bütünlüklü ilk düzenlemesi sayılıyor. Böyle birden fazla bağımsız ezgi çizgisinin birlikte ilerlediği dokuya çok seslilik (polyphony) deniyor. Dört ses için yazılmış; Machaut, alçak bölgede tenorla birlikte hareket eden bir ses daha eklemiş.
Bu kez bir dinleme sorusu doğuyor. Tek sesli ilahide kulak tek bir çizgiyi izler. Dört sesli bir dokuda kulak ya bir çizgiyi seçip izler ya da seslerin birbirine çarptığı anlara odaklanır. Machaut'yu dinlemek, dinlemenin kendisini öğrenmeyi gerektiriyor.
Aynı yüzyıllarda başka merkezler
Çin'in Hubei eyaletinde, 1977'de bir fabrika inşaatı sırasında Zeng Markisi Yi'nin mezarı bulundu. Mezar milattan önce 433 dolaylarına tarihleniyor. İçinde, büyük bir çerçeveye asılmış altmış dört bronz çandan oluşan bir takım var. Her çan, ortasından ya da yanından vurulmasına göre iki ayrı ses veriyor ve takım beş oktava yayılıyor. Çanların üstünde, farklı devletlerin ses ölçünlerini birbiriyle ilişkilendiren yazıtlar var. Kuram, çalgının kendi gövdesine kazınmış.
Japonya'da saray müziği gagaku, bugünkü biçimine büyük ölçüde onuncu yüzyıl dolaylarında, Heian döneminde kavuştu. Sekizinci yüzyılın hemen başında, 701'de, saray müzik eğitimini yöneten bir kurum açmıştı. Gagaku bugün hâlâ Tokyo İmparatorluk Sarayı'nın tören kurulu tarafından icra ediliyor. Bu, yaşayan geleneğin kanıt olarak gücünü gösteriyor; ama bin yıllık bir aktarımın değişmeden kaldığını varsaymak da ayrı bir varsayım.
On üçüncü yüzyılda Bağdat'ta yaşayan Safiyyüddin Urmevi, Kitabü'l-Edvar adlı eserini yazdı. Kitap, oktavın on yedi basamağa bölünmesini, on iki makamdan oluşan sistemi ve dönemin usullerini anlatıyor. Ezgileri harf ve sayılarla yazmanın bir yolunu da kayda geçiriyor. Urmevi bir ut icracısıydı; öğrencilerinden biri, halifenin gözde şarkıcısı Luhaz adlı bir kadındı.
Örneklerden okuma
Usta katmanı
Deneyimli bir dinleyici, eski müzik kaydını dinlerken iki katmanı ayırır: kaynağın kesin söylediği ve icracının karar verdiği. Seikilos şarkısında ezginin sesleri kaynaktan gelir. Tempo, tını, eşlik çalgısı, süsleme ve ses rengi icracının kararıdır. Bu ayrım, bir kaydı beğenip beğenmemekten bağımsızdır; beğendiğin bir yorumun da varsayımları vardır.
Uzmanlar arasındaki tartışmalar bu ayrımı keskinleştirir. Seikilos şarkısının ritmi için Armand D'Angour, ölçü çizgilerini bir sekizlik sağa kaydıran bir okuma önerdi; Tosca Lynch ise antik ritim kuramına dayanarak alışılmış okumanın asıl ritmi daha doğru yansıttığını savundu. İki okuma aynı taştan çıkıyor. Böyle bir tartışmada iki tarafın gerekçesini anlamak, hangisinin kazandığını bilmekten daha çok şey öğretir.
İkinci ustalık, hayatta kalma yanlılığını görmek. Tarih çoğu zaman yazıya geçirilmiş olandan kurulur. Bir toplumun müziği yazılmamışsa, o müzik tarih kitabında daha geç ya da hiç görünmez. Bu, o toplumda müziğin olmadığı anlamına gelmez; yalnızca o müziğin başka yollarla, kulaktan ve ustadan çırağa aktarıldığı anlamına gelir. Kadın müzisyenler için de benzer bir durum var: Dia Kontesi'nin ezgisi tek bir elyazmasında kalmış, Luhaz'ın sesi ise yalnızca hocasının yaşam öyküsünde bir isim olarak geçiyor.
Üçüncü ustalık, "en eski" sözünü dikkatle kullanmak. h.6 büyük ölçüde tam kalmış en eski notalı eser; Seikilos şarkısı eksiksiz kalmış en eski beste; Delfi ilahileri, Batı dünyasında bestecisi adıyla bilinen en eski notalı örneklerden. Üç iddia da doğru, çünkü her biri farklı bir ölçütle konuşuyor. Ölçütü söylemeden "en eski şarkı" demek, kanıtı bir unvana dönüştürür.
Yaygın hatalar ve yanlış bilinenler
Yaygın yanlış: "Kayıtta antik dönemin müziğini olduğu gibi duyuyoruz." Antik dönemden tek bir saniyelik ses kaydı yok. Dinlediğin şey, bugünün bir müzisyeninin bir yazıtı ya da tableti okuyup seslendirmesi. Ezginin sesleri kaynaktan gelebilir; tempo, tını ve eşlik ise icracının kararı.
Yaygın yanlış: "Nota çözüldüyse müzik de bilinir." h.6'nın yazısı büyük ölçüde okunabiliyor, ama aynı yazıdan en az beş farklı ezgi çıkarıldı. Bir yazıyı okumak ile o yazıyı sese çevirmenin kuralını bilmek ayrı işler.
Yaygın yanlış: "Orta Çağ'da çok seslilik yoktu, müzik tek sesliydi." İlahiye ikinci bir ses eklemek, yani organum, on birinci yüzyılda Guido'nun ders kitabında öğretilen bir konuydu. On dördüncü yüzyılda Machaut dört sesli bir ayin yazdı.
Yaygın yanlış: "Dünya müzik tarihi Yunan'dan başlayıp Avrupa'da ilerler." Ugarit tableti Seikilos taşından yaklaşık bin yıl eski. Zeng çanları Delfi ilahilerinden yüzyıllarca önce yapıldı. Bağdat'ta on üçüncü yüzyılda yazılan makam kuramı, aynı yüzyılın Avrupa kuramıyla aynı ciddiyette bir sistem kuruyor.
Yaygın yanlış: "Do re mi en baştan beri vardı." Bu heceler, on birinci yüzyılda Guido'nun bir ilahinin dizelerinden aldığı ut, re, mi, fa, sol, la hecelerinden geliyor. Ut sonradan do'ya dönüştü; yedinci hece de sonradan eklendi.
Uygulama
Bu dersin çalışması bir dinleme defteri açmakla başlıyor. Defterin her sayfası tek bir kayda ayrılacak ve her sayfa iki bölüme bölünecek: kaynaktan gelen ve icracının eklediği.
Önce Seikilos şarkısının iki farklı kaydını bul. Biri tek sesle ve eşliksiz, öbürü çalgı eşliğiyle olabilir. Her kaydı en az iki kez dinle. İlk dinlemede yalnızca ezgiyi izle ve iki kayıtta ezginin aynı kalıp kalmadığını not et. İkinci dinlemede tempoya, ses rengine, eşlik çalgısına ve süslemelere dikkat et. Ezgi büyük ölçüde aynıysa, iki kaydı birbirinden ayıran her şeyi defterin icracı bölümüne yaz.
Ardından h.6 için iki farklı kayıt bul. Kaydın açıklamasında hangi araştırmacının okumasına dayandığını ara; bulursan adını defterine yaz. Bu kez iki kaydın ezgisinin de farklı olup olmadığına bak. Ezgi de değişiyorsa, farkın kaynağın kendisinden değil, kaynağın okunma biçiminden geldiğini not et.
Sonra kendi gözlemini tek bir paragrafta yaz. Paragraf şu soruya cevap versin: Bu kayıtlarda duyduğum şeylerin hangisini kanıt, hangisini görüş olarak adlandırabilirim? Her cümleyi ya kaynağa ya da icracıya bağla. Hiçbirine bağlayamadığın bir cümle kalırsa, onu kendi beğenin olarak işaretle.
Son adımda bu dersteki örneklerden birini seç ve onun sessiz bölgesini yaz. Bir çalgı için hangi ezgilerin çalındığını, bir nota için hangi tınıyla söylendiğini, bir kuram kitabı için gündelik müzikte neyin çalındığını bilmediğimizi düşün. Defterin bu sayfası kursun ilerleyen derslerinde dönüp bakacağın bir ölçü olacak.
Kilit özet
Ses kaydından önceki müzikten elimizde ses değil, izler kalıyor: çalgılar, notalar, kuram metinleri, görsel tasvirler ve yaşayan gelenekler. Her iz bir şeyi söylüyor ve bir şeyi saklıyor.
Seikilos taşı, sözleri ve notasıyla eksiksiz kalmış en eski besteyi taşıyor. Taş ezginin seslerini kesin söylüyor; tempoyu, tınıyı ve eşliği söylemiyor. Ezgi çoğu kelimede kelime vurgusunu izliyor.
Ugarit'teki h.6 tableti, büyük ölçüde tam kalmış en eski notalı eser. Yazısı okunabiliyor, ama sese çevrilme kuralı belirsiz olduğu için en az beş farklı yeniden kurma yapıldı.
Yeniden kurma, kanıtın sustuğu yerde varsayımla bir ezgi elde etmek. Her eski müzik kaydı bir okumadır ve varsayımları vardır.
Batı'da ilahiler dokuzuncu yüzyıldan itibaren neumlarla yazıldı. Çizgisiz neumlar ezgiyi bilen birine yardım ediyor, bilmeyen birine ezgiyi vermiyor. Guido'ya atfedilen çizgiler sesleri kesinleştirdi ve do re mi hecelerinin kökü onun öğretim yöntemine dayanıyor.
Tek sesli ilahiden organuma, oradan Machaut'nun dört sesli ayinine uzanan yol, dinleyicinin kulağına yeni bir iş veriyor: birden fazla çizgiyi aynı anda izlemek.
Zeng çanları, gagaku ve Urmevi'nin makam kuramı, aynı uzun zaman diliminde başka merkezlerde de karmaşık müzik sistemleri kurulduğunu gösteriyor.
Sonraki derse köprü
Bu derste kanıtın az olduğu bir dünyada dolaştık. Bir tablet, bir taş, tek bir elyazması; ve her birinin sustuğu yerde araştırmacının varsayımı. Bu yüzden duyduğun her kaydı bir okuma olarak dinlemeyi öğrendin.
Kursun ikinci dersi Rönesans'a geçiyor. Bu derste kurduğumuz ayrım, kaynağın söylediği ile icracının kararı, orada yeni bir sınavdan geçecek. Machaut'nun dört sesinden sonra çok seslilik nereye uzanıyor ve elimizdeki yazılı kaynak arttıkça bu ayrımın çizgisi nereye kayıyor?
Nota çoğaldığında icracının kararları da azalır mı, yoksa yalnızca yer mi değiştirir? Birden fazla sesin birbirine nasıl yaslandığını yazıdan okuyabilmek, o seslerin bir arada nasıl duyulduğunu bilmeye yeter mi?