İçeriğe geç

Ders 9.3 · Kademe 3 · Modül 9

Ulûhiyyet mertebesi: "Allah" ismi

1.776 kelime · 8 kaynak pasajı · yaklaşık 8 dakika okuma · seslendirme 12 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. «İlâh» bir ilişkiyi anlatan cins isimdir ve edinilebilir, çoğaltılabilir; «Allah» ise çoğulu olmayan özel isimdir ve İbn Arabî onu bütün isimleri toplayan isim, el-ismü'l-câmi', olarak anar.
  2. «Allah» ismi iki yöne bakar: gösterdiği müsemmâ zâttır, taşıdığı hükümler ise ulûhiyyet mertebesine aittir; zât âlemlerden müstağnîdir, mertebe ise nisbettir.
  3. Şuayb fassının açılışına göre ulûhiyyet me'lûhu, rubûbiyyet merbûbu vücûden ya da takdîren talep eder; rubûbiyyet bu talebin daha yakın, merbûbun ihtiyacına göre işleyen yüzüdür.

Kanca

Furkân sûresinin 43. ayeti bir soru sorar: «Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü?» Aynı soru Câsiye sûresinde de tekrarlanır. Ayette ilâh olan şey bir put ya da bir yıldız değildir; insanın kendi arzusudur. O arzu, biri onu ilâh edindiği için ilâh olmuştur.

Kur'an'da «ilâh» kelimesi böyle çalışır. Edinilir, çoğaltılır, çoğul yapılır; Sâd sûresinde Mekkeliler şaşkınlıkla sorar: «İlâhları tek bir ilâh mı yaptı?» Ama aynı kitapta bir isim vardır ki hiçbir zaman çoğul yapılmaz, ikili hâle de getirilmez. Bu isim «Allah»tır.

Merkezi soru

«Allah» ismi, İbn Arabî'nin anlatımında, neyin adıdır: zâtın kendisinin mi, yoksa bütün isimlerin toplandığı bir mertebenin mi; ve bu mertebenin, ulûhiyyetin, bir me'lûh gerektirmesi zâtın âlemden müstağnî oluşuyla nasıl bağdaşır?

Anlatım

Bir unvan ve bir özel isim

Arapçada «ilâh» bir cins isimdir, yani bir türün adı. Kulluk edilen, kendisine yönelinen her şeye ilâh denebilir; doğru ya da yanlış olması kelimenin anlamını değiştirmez. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin «Allah» maddesini yazan Bekir Topaloğlu «Allah» isminin kökeni üzerine iki görüşü aktarır. Bir görüşe göre isim, «ilâh» kelimesine harf-i tarif eklenip sesleri kaynaştırılarak oluşmuştur. Tercih edilen görüşe göre ise «Allah» türemiş bir kelime değil, câmid bir özel isimdir ve sahibi tek olduğu için ikili ya da çoğul biçimi yoktur.

Bu dilbilgisi farkı İbn Arabî'nin elinde bir metafizik ayrıma dönüşür. «İlâh» bir ilişkiyi anlatır: ilâh olan, birinin ilâhıdır. Kanca'daki ayette arzu, ilâh edinildiği için ilâh olmuştu. İbn Arabî bu ilişkinin öbür ucuna me'lûh der. Kelime dilde «kendisine ilâh olarak yönelinen» anlamına gelebilir, ama İbn Arabî onu ters yönde, ilâhlığın yöneldiği taraf için kullanır: ilâhı ilâh olarak tanıyan, ona muhtaç olan kul ve âlem.

Derya Baş, İbn Arabî'de ilâh ile me'lûh ilişkisini inceleyen makalesinde bu kullanımın inceliğini gösterir. İbn Arabî'nin dilinde ilâh daima ilâhtır, hiçbir zaman me'lûh olmaz; kul da daima me'lûhtur. Baş'ın okumasına göre İbn Arabî «mutlak ilâh»ın karşısına bir «mutlak me'lûh» koyar ve bu ikinci terimle insân-ı kâmilin makamını anlatır: bütün isimlerin hükmünü kendinde toplayan kul.

Bütün isimleri toplayan isim

İsrâ sûresinin 110. ayeti isimler arasındaki bu düzeni açıkça kurar: «De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye; hangisiyle çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O'nundur.» Rahmân Allah'ın ismidir. Alîm, Kadîr, Gafûr da öyle. Cümle hiçbir zaman tersine dönmez: Allah, Rahmân'ın bir ismi diye anılmaz.

İbn Arabî bu düzene bir ad verir: «Allah», el-ismü'l-câmi', yani toplayan isimdir. William Chittick, İbn Arabî üzerine Stanford için yazdığı ansiklopedi yazısında bunu şöyle açıklar: öteki bütün ilâhî isimler bu isme döner, çünkü hepsinin gösterdiği şey odur. Rahmân rahmet yönünden, Alîm bilgi yönünden bakar. «Allah» ise bu yönlerin hiçbirini dışarıda bırakmaz.

Chittick aynı noktayı «Presence with God» adlı makalesinde bir alan diliyle kurar. İbn Arabî'nin el-hazretü'l-ilâhiyye dediği şey, Allah isminin hükmünü yürüttüğü sahadır. Bu saha vücûddur ve onun bütün lâzımlarıdır; bir başka deyişle, Hak ve bütün evren. Rahmet hazreti rahmetin geçtiği yerleri kapsar; ilâhî hazret ise hiçbir yeri dışarıda bırakmaz.

Bir sonuç daha çıkar. Chittick'in aktardığına göre İbn Arabî insanın Allah isminin sûretinde yaratıldığını söyler. Başka bir isim insanın bir yanını açıklar; toplayan isim ise onun bütününü. İnsanın bu kadar çok yüzü olmasının kökü, İbn Arabî'ye göre, sûretini aldığı ismin genişliğindedir.

Zâtın adı mı, mertebenin adı mı?

Burada soru keskinleşir. «Allah» bir özel isimse, zâtın adı olmalı. Ders 9.2'de gördüğümüz İsmâil fassı cümlesi de böyle başlıyordu: «Allah diye adlandırılan». İbn Arabî'nin geleneği bu ismin zâta delil olduğunu kabul eder; Allah denince bir kavram değil, o kavramın sahibi kastedilir.

Öbür yandan İbn Arabî ismin taşıdığı hükmü zâta yüklemez. İlâh olmak, me'lûh karşısında ilâh olmaktır; bu bir nisbettir ve nisbetin yeri mertebedir. Ulûhiyyet, «ilâh olma hâli», bu yüzden bir mertebedir: bütün isimlerin hükmünün toplandığı ve âleme yöneldiği yer. Zât ise Ders 9.1'de gördüğümüz gibi âlemlerden müstağnîdir ve hiçbir nisbete bağlanmaz.

Bir benzetme ayrımı kolaylaştırır. Bir kişi hükümdar olduğunda, hükümdarlık onun tebaasıyla birlikte doğar; tebaası olmayan birine hükümdar denmez. Kişi ise tahta çıkmadan önce de vardı. Benzetmenin sınırı hemen görünür: insan hükümdar tebaasından güç, gelir, itibar kazanır. Zât ulûhiyyet mertebesinden hiçbir şey kazanmaz; me'lûha muhtaç olan mertebedir, zât değil.

Öyleyse «Allah» ismi iki yöne birden bakar. Gösterdiği müsemmâ zâttır; taşıdığı hükümler ise ulûhiyyet mertebesine aittir. İbn Arabî'yi okurken hangi cümlenin hangi yöne baktığını sormak bu yüzden gereklidir.

Rubûbiyyet: aynı talebin yakın yüzü

Ulûhiyyetin yanında bir kelime daha durur: rubûbiyyet, «Rab olma hâli». Rab, Arapçada terbiye eden, besleyip olgunluğa ulaştıran, bir şeyin sahibi olup onu yöneten demektir. Karşılığı merbûbtur: terbiye edilen, beslenen.

Fâtiha'nın ikinci ayeti iki kelimeyi aynı cümlede buluşturur: «Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır.» Cümlede Allah hamdin sahibidir; Rab ise onun âlemlerle kurduğu ilişkinin adıdır. İbn Arabî'nin dilinden bakınca ayrım belirginleşir. Ulûhiyyet bütün isimleri toplar ve her şeye yönelir. Rubûbiyyet ise daha yakındır: bir merbûbun ihtiyacına göre o an işleyen isimlerin tasarrufudur.

Kur'an'daki duaların diline bakınca bu yakınlık kendiliğinden duyulur. Hz. Âdem ile eşinin tövbesi «Rabbimiz» diye açılır, Hz. İbrâhim'in Kâbe'nin temelleri yükselirken ettiği dua da öyle. Dua eden kişi çoğu zaman bütün isimleri toplayan ismi değil, kendisini besleyen, terbiye eden Rabbi çağırır. İbn Arabî'nin ayrımından bakınca bu tercih anlamlıdır: ihtiyacını söyleyen merbûb, o ihtiyaca cevap veren nisbete yönelir. Ulûhiyyet ise bütün bu çağrıların toplandığı ufuk olarak arkada durur.

İbn Arabî, Fusûs'un İsmâil fassında Sehl et-Tüsterî'ye nispet edilen bir sözü anar: rubûbiyyetin bir sırrı vardır ve o sır sensin; o sır zuhur etseydi rubûbiyyet bâtıl olurdu. Fusûs şârihlerinin okumasıyla söz şunu anlatır: rubûbiyyet bir nisbettir ve iki ucu birlikte sürdükçe sürer. Merbûbun ayn'ı hep Rabbiyle var olduğu için bu sır hiçbir zaman açığa çıkıp nisbeti ortadan kaldırmaz. Her varlığın kendine özgü bir Rabbi olması fikri Ders 10.5'in konusu; burada tutulacak nokta, rubûbiyyetin de ulûhiyyet gibi karşı tarafı gerektiren bir mertebe olduğudur.

Metinden

Ulûhiyyet ile rubûbiyyetin bu karşılıklı talebini İbn Arabî en açık biçimde Şuayb fassının hemen başında söyler. Aynı fassın kalp üzerine pasajları başka bir yerde okunur; buradaki cümleler fassın ilk satırlarıdır.

Cümlenin fiili taleptir. İbn Arabî «muhtaçtır» demiyor, «ister, gerektirir» diyor ve özne zât değil, ulûhiyyet ile rubûbiyyettir. Talep eden mertebedir. Sonra ayn gelir: ulûhiyyetin bir gerçekliği, bir «kendisi» ancak me'lûh ile olur. Me'lûh olmadan ulûhiyyet boş bir kelime kalır.

En ince yer vücûden ya da takdîren ifadesidir. Me'lûh dışarıda var olmasa bile ulûhiyyet onu takdîr ederek, yani var sayarak, onu bilgide tutarak talep eder. Bu, âlemin bilgide nasıl bulunduğu sorusunu açar; o soru ileride sabit hakikatler konuşulurken yeniden karşımıza çıkacak.

Pasajın söylemediği şey de önemlidir. Zâtın âleme muhtaç olduğunu söylemiyor; tam tersine, ikinci cümle zâtın müstağnîliğini aynı nefeste hatırlatıyor. İbn Arabî iki hükmü birbirine karıştırmadan ikisini de ayakta bırakır ve aradaki gerilimi bir çözümle kapatmaz: iş ikisinin arasında kalır.

Aslında…

Yaygın yanlış«İbn Arabî, Allah'ın âleme muhtaç olduğunu öğretir; me'lûh olmasa Allah da olmazdı.»
Doğrusu

Şuayb fassı talebi zâta değil, ulûhiyyet ve rubûbiyyet mertebelerine yükler ve aynı yerde zâtın âlemlerden müstağnî olduğunu söyler. Yanlış, «Allah» isminin iki yöne birden bakmasından doğar: isim zâtı gösterdiği için, mertebenin hükmü de zâta aitmiş gibi okunur.

Yaygın yanlış«Ulûhiyyet mertebesi zâtın altında duran ayrı bir varlıktır; zât bir şey, Allah başka bir şeydir.»
Doğrusu

Mertebe bir nisbetin yeridir, ikinci bir varlık sayılmaz. Ayn tektir; değişen, ona hangi hükmün düştüğüdür. İnsanlar bu yanlışa, şârihlerin basamaklı şemalarını üst üste dizilmiş katlar gibi okudukları için düşer.

Büyük resim

Ahadiyyet ve vâhidiyyet ayrımında isimlerin zâtta toplanışından söz etmiştik. Ulûhiyyet aynı toplanışa âlem tarafından bakar: isimler bir araya gelmekle kalmaz, bir me'lûha yönelir. Bu yüzden şârihlerin bir kısmı vâhidiyyet ile ulûhiyyeti aynı düzlemde anar. Aradaki fark vurgu farkı olarak okunabilir: biri isimlerin tek sahibine dönüşünü, öbürü o isimlerin kula dönük yüzünü öne çıkarır.

Bu mertebe tenzîh ile teşbîhin buluştuğu yerdir. Zât yönünden Hak hiçbir şeye benzemez ve hiçbir şeye muhtaç değildir. Ulûhiyyet yönünden ise âlem O'nun isimlerinin hükümlerini taşır ve O'na yönelir. İbn Arabî'ye yöneltilen «Tanrı'yı âleme bağımlı kıldı» eleştirisi çoğu zaman bu iki yönü tek bir yöne indirmekten doğar.

İnsan da bu düzende özel bir yerde durur. Allah isminin sûretinde yaratılmış olan, bütün isimlerin hükmünü taşıyabilecek genişliktedir. Ulûhiyyet mertebesinin tam karşısında, bütün isimlerin hükmünü kendinde toplayan kul durur; insân-ı kâmil öğretisinin kökü buradadır.

Özet

  1. «İlâh» bir ilişkiyi anlatan cins isimdir ve edinilebilir, çoğaltılabilir; «Allah» ise çoğulu olmayan özel isimdir ve İbn Arabî onu bütün isimleri toplayan isim, el-ismü'l-câmi', olarak anar.
  2. «Allah» ismi iki yöne bakar: gösterdiği müsemmâ zâttır, taşıdığı hükümler ise ulûhiyyet mertebesine aittir; zât âlemlerden müstağnîdir, mertebe ise nisbettir.
  3. Şuayb fassının açılışına göre ulûhiyyet me'lûhu, rubûbiyyet merbûbu vücûden ya da takdîren talep eder; rubûbiyyet bu talebin daha yakın, merbûbun ihtiyacına göre işleyen yüzüdür.

Tefekkür

Quiz

  1. «İlâh» ile «Allah» kelimeleri dilbilgisi bakımından nasıl ayrılır?
  2. İbn Arabî «Allah» ismine neden el-ismü'l-câmi' der?
  3. Şuayb fassının açılışında talep eden kimdir ve zât hakkında ne söylenir?
  4. Rubûbiyyet ulûhiyyetten nasıl ayrılır ve İsmâil fassında anılan Sehl et-Tüsterî sözü bu konuda neyi gösterir?

Cevaplar

  1. «İlâh» çoğul yapılabilen, bir ilişkiyi anlatan cins isimdir; «Allah» ise tercih edilen görüşe göre câmid bir özel isimdir ve ikili ya da çoğul biçimi yoktur.
  2. Çünkü öteki bütün ilâhî isimler ona döner ve hepsinin gösterdiği şey odur; Rahmân ya da Alîm bir yönü, «Allah» bütün yönleri anar.
  3. Talep eden ulûhiyyet ve rubûbiyyet mertebeleridir; zâtın ise âlemlerden müstağnî olduğu aynı yerde hatırlatılır.
  4. Rubûbiyyet bir merbûbun ihtiyacına göre işleyen daha yakın nisbettir; söz, rubûbiyyetin sırrının merbûbun kendisi olduğunu ve nisbetin iki ucu sürdükçe süreceğini gösterir.

Kaynaklar

Sonraki derse köprü

Ulûhiyyet bir mertebeyse, onun altında başka mertebeler, başka hazretler de sayılabilir mi? Sonraki kuşaklar bu soruya bir harita çizerek cevap verdi: mutlak gaybdan mutlak şehâdete uzanan beş ilâhî hazret. Bu haritada ilâhî hazret nereye düşer ve beşli düzen İbn Arabî'nin serbest hazret dilini neyle değiştirir?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Görsel omurga: bir merkez ve ondan çıkan ışınlar. Merkezde tek bir isim yazılıdır; her ışının ucunda başka bir isim belirir (Rahmân, Alîm, Kadîr, Gafûr) ve ışınlar geri döndüğünde hepsi merkezdeki isme bağlanır. Merkezin arkasında ise hiçbir çizginin ulaşmadığı, sade ve boş bir alan durur: zât.

Sahneler

  • Kanca: «ilâh» kelimesi çoğalır, «âliha» olur, ekranı doldurur; sonra tek bir özel isim belirir ve hiçbir kopya üretmez.
  • Bir unvan ve bir özel isim: iki sütun; birinde cins isim ve ok işaretleri (ilâh → me'lûh), öbüründe tek başına duran özel isim.
  • Toplayan isim: İsrâ 110'un cümlesi yazılır; «Allah» ve «Rahmân» ayrı renklerle, ardından «en güzel isimler» kelimesi ikisini birden kuşatır.
  • Zât mı, mertebe mi: bir taht ve çevresinde tebaa silüetleri. Tebaa silindiğinde taht kaybolur, ama tahtın arkasındaki ışık kaynağı yerinde kalır.
  • Rubûbiyyet: bir bahçıvan elinin bir fideye su vermesi; el ile fide arasındaki bağ bir ışık çizgisiyle çizilir.
  • Metinden: Şuayb fassının açılış cümlesi Arapçasıyla belirir; «talep» kelimesi vurgulanır, «vücûden» ve «takdîren» iki ayrı tonla, biri dolu biri kesik çizgiyle gösterilir.

Ekranda yazılacaklar: ilâh · me'lûh · ulûhiyyet (Divinity) · el-ismü'l-câmi' (the all-comprehensive name) · el-hazretü'l-ilâhiyye (the Divine Presence) · rubûbiyyet (Lordship) · merbûb · vücûden / takdîren · Furkân 43 · Sâd 5 · İsrâ 110 · Fâtiha 2 · Fusûs, Şuayb fassı.

Seslendirme: Şuayb fassındaki ilk cümle yavaş ve iki parçalı okunur; «vücûden ya da takdîren» ifadesinden önce kısa bir durak.

Telif: bütün sahneler elle çizilir; hat levhası, yazma sayfası ve mekân fotoğrafı kullanılmaz.

Modül 9 — Zât ve Mertebeleri

Amaç: Öğrenci «Allah» isminin İbn Arabî'de neden bütün isimleri toplayan isim (ism-i câmi') sayıldığını açıklayabilir, ulûhiyyetin me'lûh gerektiren bir mertebe olduğunu Şuayb fassının açılışıyla gösterebilir, bu talebi zâtın âlemden müstağnîliğinden ayırabilir ve ulûhiyyet ile rubûbiyyet arasındaki ilişkiyi anlatabilir.

Anahtar kavramlar: ulûhiyyet · rubûbiyyet · zât · esmâ · mertebe · nisbet sözlük