Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Ehad ile vâhid aynı kökten gelir; vâhid saymanın ilk adımıdır ve arkasından isimler gelebilir, ehad ise ikincisi olmayan, sayılamayan birliği anlatır ve İhlâs sûresi bu kelimeyle açılıp kapanır.
- Ahadiyyet zâtın isimler ve nisbetler hesaba katılmadan düşünülen birliğidir, vâhidiyyet aynı zâtın bütün isimleri toplayan birliğidir; ikisi iki varlık değil, aynı zâta iki ayrı bakıştır.
- İbn Arabî ayrımı esnek bir dille kurar (ahadiyyetü'l-kesret; İsmâil fassında «zâtıyla ehadî, isimleriyle bütün»); lâ-ta'ayyün, vahdet ve vâhidiyyet diye ilerleyen basamak şeması sonraki şârihlerin düzenidir.
Kanca
Arap dilcilerinin gramer kitaplarında sık verdiği bir örnek cümle var: mâ fi'd-dâri ehad. «Evde kimse yok.» Buradaki ehad kelimesi «bir» demektir, ama cümlede «hiç kimse» diye çalışır. Gündelik Arapçada bu kelime çoğunlukla böyle, olumsuz bir cümlenin içinde, bir yokluğu söylemek için kullanılır.
Sonra kısa bir sûre gelir ve aynı kelimeyi olumlu bir cümleye yerleştirir: Kul hüvallâhu ehad, «De ki: O Allah birdir.» Sûrenin son ayetinde kelime yine görünür, bu kez tanıdık yerinde, olumsuzun içinde: ve lem yekün lehû küfüven ehad, «Hiçbir şey O'na denk değildir.» İhlâs sûresi aynı kelimeyle açılır ve aynı kelimeyle kapanır.
Merkezi soru
İbn Arabî ve onu şerh edenler Hakk'ın birliğini neden iki ayrı kelimeyle, ahadiyyet ve vâhidiyyetle anar; bu iki birlik zâta hangi yönden bakar ve bu ayrımın ne kadarı İbn Arabî'nin, ne kadarı şârihlerinindir?
Anlatım
Aynı kökten iki kelime
Ehad ile vâhid aynı kökten gelir. Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki «Ahad» maddesinde, ehadın vahd kökünden türediğini ve baştaki harfin zamanla hemzeye döndüğünü anlatır. İki kelime sözlükte birbirine çok yakındır; ikisi de ilâhî isimler arasında sayılır. Fark, cümlede nasıl çalıştıklarında görünür.
Vâhid, saymanın ilk adımıdır. Bir, iki, üç diye giden dizinin başında durur ve arkasından ikinci gelebilir. Kur'an'da çoğunlukla «ilâh» kelimesinin sıfatı olarak gelir. Bakara sûresinin 163. ayeti bunun açık bir örneğidir: ve ilâhüküm ilâhün vâhid, «İlâhınız tek bir ilâhtır.» Ayet orada bitmez; «O'ndan başka ilâh yoktur, O Rahmân'dır, Rahîm'dir» diye devam eder. Birlik söylenir söylenmez isimler gelir.
Ehadın gündelik kullanımı ise Kanca'daki cümlede gördüğümüz gibi saymanın dışındadır. «Evde kimse yok» diyen biri bir sayı vermez; bir yokluğu bildirir. Tefsir ve kelâm geleneğinde pek çok yorumcu bu farkı İhlâs'a taşıdı: ehad, arkasından ikincisi gelmeyen, sayılamayan, parçalanamayan birliktir. Vâhid bir şeyi olumlu biçimde ortaya koyar; ehad ise her türlü ortaklığı ve bölünmeyi dışarıda bırakır.
Bir nesep sorusu
İhlâs'ın iniş sebebi olarak aktarılan bir rivayet bu okumaya bir sahne kazandırır. Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde ve Tirmizî'nin tefsir bölümünde nakledildiğine göre müşrikler Hz. Muhammed'e gelip «Bize Rabbinin nesebini söyle» dediler. O toplumda birini tanımanın yolu soyunu, babasını, kabilesini sormaktı. Sûre bu soruya cevap olarak okundu.
Sûrenin cevabı soruyu tersine çevirir. Nesep bir bağdır: biri birinin oğludur, birinin babasıdır, bir kabileye mensuptur. İhlâs bu bağların her birini keser. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır, dengi yoktur. Geriye kalan tek söz sûrenin ilk kelimesidir: ehad.
Ders 9.1'de İbn Arabî'nin her ilâhî ismi Hakk'ın âlemle kurduğu bir ilişkinin, bir nisbetin adı saydığını görmüştük. Bu gözle bakınca İhlâs'ın dili tanıdık gelir. Nesep de bir nisbettir ve sûre, nisbetlerin hiçbirinin ulaşamadığı birliği ehad kelimesiyle anar.
İki bakış, tek zât
Tasavvuf dilinde bu iki kelimeden iki soyut isim türetildi. Ahadiyyet, «ehad olma hâli»; vâhidiyyet, «vâhid olma hâli». TDV İslâm Ansiklopedisi'nin «Ahadiyyet» maddesi mutasavvıfların kullanımını şöyle özetler: Allah'ın birliğini anan sûfîler bu birliğin bir yönüne ehad, öbür yönüne vâhid derler.
Ahadiyyet, zâtın isimler ve nisbetler hiç hesaba katılmadan düşünülen birliğidir. Orada Rahmân da, Alîm de, Hâlık da ayrı ayrı görünmez; çünkü her isim bir muhataba yönelir ve bu bakışta muhatap yoktur. Vâhidiyyet ise aynı zâtın isimlerin tamamını içine alan birliğidir. İsimler oradadır, birbirinden ayrılır, ama hepsi tek bir sahibe döner.
Buradaki kilit kelime itibar, yani «bir şeyi belli bir yönden ele almak». Ahadiyyet ile vâhidiyyet iki ayrı varlık, zâtın iki parçası ya da art arda gelen iki zaman dilimi sayılmaz. Aynı zâta iki ayrı yönden bakılır. Birinde bakış isimleri düşürür, ötekinde isimleri toplar. Denizin sesini dinleyen biri ya dalgaların tek tek çarpışını ayırt eder ya da hepsini tek bir uğultu olarak duyar; ses aynı sestir. Benzetmenin sınırı da hemen belli olur: uğultu dalgalardan oluşur, zâtın birliği ise isimlerin toplamından doğmaz.
İbn Arabî'nin kendi dili
İbn Arabî'nin eserlerinde bu ayrım durgun bir şema hâlinde değil, işleyen bir dil hâlinde durur. Angela Jaffray, İbn Arabî'de birlik ve çokluk üzerine yazdığı makalede onun iki terimi karşılıklı kullandığını gösterir: ahadiyyetü'l-ayn, zâtın birliği, ve ahadiyyetü'l-kesret, çokluğun birliği. İkinci terim neredeyse bir paradoks gibi kurulmuştur. Çokluk vardır, ama çokluğun kendisinin de bir birliği vardır.
William Chittick, İbn Arabî'nin bu yüzden Hakk'ı bazen «bir/çok» diye, el-vâhidü'l-kesîr diye andığını hatırlatır: zâtıyla bir, isimleriyle çok. Vâhidiyyet kelimesinin şârihlerin dilinde üstlendiği işi İbn Arabî çoğu zaman bu tür ifadelerle görür. Terimlerin yazımı da değişkendir; aynı düşünce bir yerde ahadiyyetü'l-kesret, bir başka yerde isimlerin toplanışı diye söylenir.
TDV maddesi bu dilin ince bir ucunu da aktarır. Ahadiyyet Allah'a mahsustur, ama kula da bir çeşit ahadiyyet verilmiştir: her varlığın, onu kendisi yapan ve ötekilerden seçen bir birliği vardır. Maddeye göre insan bu birliği kendinde tadarak bilir ve bu tadımdan Allah'ın ahadiyyetini anlamaya bir yol bulur. Âlemde görülen birlik de ahadiyyetü'l-kesret diye anılır; varlıkları içten birbirine bağlayan birlik budur.
Neden tek kelime yetmez?
Ayrımın neden gerekli olduğunu görmek için iki kelimeden birini silmeyi dene. Yalnız ahadiyyet kalsaydı Hak ile âlem arasında hiçbir bağ kurulamazdı. Rahmet eden, bilen, yaratan diye anılan bir Rab olmazdı; dua edilecek, bilinecek bir yüz kalmazdı. Zâtın sessizliği her şeyi örterdi.
Yalnız vâhidiyyet kalsaydı bu kez tersine bir kayıp olurdu. Hak isimlerin toplamına indirgenir, zât listenin en son satırı gibi okunurdu. İsimler ne kadar çoğalsa da bir gün tamamlanacak bir envanter gibi görünürdü. İbn Arabî'nin tenzîhe verdiği ağırlık tam bu indirgemeyi önler. İki kelime birlikte tutulunca zâtın aşkınlığı da isimlerin âleme yakınlığı da aynı anda korunur.
Şârihlerin merdiveni
İbn Arabî'den sonra gelen kuşaklar bu esnek dili bir basamak düzenine çevirdi. TDV'nin «Ahadiyyet» maddesinde özetlenen şemaya göre bazı mutasavvıflar iki kelimenin arasına üçüncü bir terim, vahdeti koydu. Ahadiyyet en üstteki belirlenmemişlik hâli, lâ-ta'ayyün oldu. Vahdet ilk belirlenme, ta'ayyün-i evvel diye anıldı; vâhidiyyet ikinci belirlenme, ta'ayyün-i sânî.
Aynı şema bilgi üzerinden de kurulur. Maddenin aktarımıyla ahadiyyet, Allah'ın zâtını zâtıyla bilmesidir ve orada başka hiçbir şeyin bilgisine yer yoktur. Vahdet zâtı, sıfatları ve bütün varlıkları ayrımsız, toplu hâlde bilmektir. Vâhidiyyet ise vahdette toplu bilinenlerin tek tek, ayrıntısıyla bilindiği mertebedir. Abdürrezzâk Kâşânî'nin Istılâhâtü's-sûfiyye adlı sözlüğü gibi eserler bu terimleri alfabetik bir düzende tanımlayarak ekolün ortak dilini sabitledi.
Ta'ayyün, yani belirlenme kavramının bu düzendeki ağırlığı büyük ölçüde Sadreddin Konevî'nin eserlerinden gelir. Konevî'nin bu kavramla neyi değiştirdiği ve İbn Arabî'den nerede ayrıldığı Ders 9.5'in konusu. Burada tutulacak nokta, merdivenin öğretici bir harita olduğu ve haritayı İbn Arabî'nin değil, onu okuyanların çizdiğidir.
Metinden
İbn Arabî'nin iki birliği tek cümlede buluşturduğu yerlerden biri, Fusûsu'l-Hikem'in Hz. İsmâil'e ayrılan yedinci fassının ilk cümlesidir. Cümle kısa ve yoğundur.
Önce ilk kelimeye bakalım: müsemmâ, «adlandırılan». Zâtın eski adlarından birinin de el-müsemmâ olduğunu hatırla. İbn Arabî burada «Allah» isminin kendisinden değil, o ismin gösterdiği şeyden söz ediyor. Sonra iki sıfat gelir. Ehadî kelimesi ehad kelimesine bağlanır: zât bakımından ehad olan. Küll ise «bütün, hepsi» demektir: isimler bakımından her şeyi toplayan.
Cümlenin söylemediği şey de öğreticidir. «Vâhidiyyet» kelimesi burada geçmez; İbn Arabî aynı düşünceyi «bütün» kelimesiyle kurar. Cümle iki ayrı Tanrı'dan ya da zâtın iki katından da söz etmez. Özne tektir, «Allah diye adlandırılan»; değişen, ona hangi yönden bakıldığıdır: zâtıyla, isimleriyle. Şârihlerin ahadiyyet ve vâhidiyyet diye adlandırdığı iki bakışın çekirdeği bu iki kısa bağlaçta durur.
Aslında…
Yaygın yanlış«Ahadiyyet ve vâhidiyyet, zâtın içinde üst üste duran iki ayrı katmandır; önce biri vardı, sonra öteki oluştu.»
İbn Arabî'nin cümlesinde özne tektir ve iki kelime aynı zâta iki ayrı yönden bakışı anlatır. Şârihlerin «birinci ve ikinci belirlenme» gibi sıralı adları, bu yanlışa zemin hazırlar: sıralama bir zaman sırası ya da bir parçalar düzeni gibi duyulur, oysa kastedilen bir öncelik ve itibar düzenidir.
Yaygın yanlış«Lâ-ta'ayyün, vahdet, vâhidiyyet diye ilerleyen basamaklı şema doğrudan İbn Arabî'nin kendi sistemidir.»
Kendi eserlerinde ayrım daha esnek bir dille, ahadiyyetü'l-kesret ya da «zâtıyla ehadî, isimleriyle bütün» gibi ifadelerle kurulur. Basamaklı şema sonraki kuşakların, özellikle Konevî'den sonra gelişen şerh geleneğinin düzenidir. Karışıklık, ekolün sözlüklerinin yüzyıllarca İbn Arabî'nin adıyla birlikte okunmasından doğar.
Büyük resim
Önceki adım zâtı hiçbir ismin ulaşamadığı yer olarak bırakmıştı. Buradaki ayrım o sessizliği bozmadan bir adım atıyor: zât hakkında hiçbir şey söylenemese de onun birliğinden iki yönden söz edilebilir. Ahadiyyet sessizliğin kendisine en yakın kelimedir; vâhidiyyet ise isimlerin ilk toplandığı yerdir. Aşağıya inen her yol bu ikinci kapıdan geçer.
Bu ayrım tenzîh ile teşbîhin dengesine de bir zemin verir. Ahadiyyet yönünden bakınca Hak hiçbir şeye benzemez; vâhidiyyet yönünden bakınca bütün isimler O'nundur ve âlem bu isimlerin izini taşır. Bir yönü unutan okuma ya Hakk'ı âlemden koparır ya da âleme karıştırır.
Bir soru da açık kalıyor. İsmâil fassının cümlesi «Allah» ismine dayanıyordu ve vâhidiyyetin topladığı isimler bu ismin çevresinde toplanıyor. Şârihlerin bir kısmı vâhidiyyeti ulûhiyyet mertebesiyle çok yakın, hatta aynı düzlemde anar. İki kelimenin nerede örtüşüp nerede ayrıldığı, «Allah» isminin kendi mertebesi ele alındığında netleşecek.
Özet
- Ehad ile vâhid aynı kökten gelir; vâhid saymanın ilk adımıdır ve arkasından isimler gelebilir, ehad ise ikincisi olmayan, sayılamayan birliği anlatır ve İhlâs sûresi bu kelimeyle açılıp kapanır.
- Ahadiyyet zâtın isimler ve nisbetler hesaba katılmadan düşünülen birliğidir, vâhidiyyet aynı zâtın bütün isimleri toplayan birliğidir; ikisi iki varlık değil, aynı zâta iki ayrı bakıştır.
- İbn Arabî ayrımı esnek bir dille kurar (ahadiyyetü'l-kesret; İsmâil fassında «zâtıyla ehadî, isimleriyle bütün»); lâ-ta'ayyün, vahdet ve vâhidiyyet diye ilerleyen basamak şeması sonraki şârihlerin düzenidir.
Tefekkür
Quiz
- Ehad kelimesi gündelik Arapçada çoğunlukla hangi tür cümlede ve hangi anlamda kullanılır?
- İhlâs sûresinin iniş sebebi olarak aktarılan rivayette müşrikler ne sormuştu ve bu soru neden bir nisbet sorusudur?
- Ahadiyyet ile vâhidiyyet aynı zâta hangi yönlerden bakar?
- İsmâil fassının ilk cümlesi iki birliği hangi kelimelerle anar ve «vâhidiyyet» kelimesi orada geçer mi?
Cevaplar
- Olumsuz cümlede, «hiç kimse» anlamında kullanılır; «Evde kimse yok» örneğindeki gibi.
- Rabbin nesebini sormuşlardı; nesep bir kimseyi babaya, soya ve kabileye bağlayan bir ilişki, yani bir nisbettir.
- Ahadiyyet zâta isimleri ve nisbetleri düşürerek, vâhidiyyet ise isimlerin hepsini bir arada tutarak bakar.
- «Zâtıyla ehadî, isimleriyle bütün» der; vâhidiyyet kelimesi geçmez, isimler yönü «bütün» kelimesiyle anlatılır.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
İsmâil fassının cümlesi zâttan değil, «Allah diye adlandırılan»dan söz ediyordu. Peki «Allah» ismi neyin adıdır? Zâtın kendisinin mi, yoksa isimlerin buluştuğu bir mertebenin mi? Bu mertebeye ulûhiyyet denir ve onun «Allah» ismiyle ilişkisi, isimlerin neden bu isimde buluştuğu sorusunu açar.