Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Zât, «sahibi olan» anlamına gelir ve tasavvufta «isimlerin sahibi» demektir; Chittick'in hatırlattığı gibi zâtü'l-esmâ'nın kısaltmasıdır ve kendisi isimsizdir.
- İbn Arabî'de ilâhî isimler Hak ile âlem arasındaki nisbetlerin adıdır; nisbetsiz düşünülen zâta hiçbir isim ulaşmaz, zât yalnız kendisince bilinir ve Fütûhât'ta «âlemlerden müstağnî» olarak anılır.
- «Allah sizi kendisinden sakındırır» ayeti tasavvuf metinlerinde zâtın kavranamazlığına işaret diye anılır; «Allah'ın kendisi üzerinde düşünmeyin» rivayetinin senedi zayıf bulunmuş, Elbânî ise yolların toplamıyla hasen saymıştır.
Kanca
Şuarâ sûresinde bir sarayda geçen kısa bir konuşma var. Firavun, Hz. Mûsâ'ya sorar: «Âlemlerin Rabbi nedir?» Sorunun kelimesi Arapçada mâ'dır; «kim» diye değil, «ne» diye sorulmuştur. Bir şeyin ne olduğunu, tanımını, özünü öğrenmek isteyen birinin sorusudur bu.
Hz. Mûsâ tanım vermez. Göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin Rabbi, der. Firavun çevresindekilere döner: duymuyor musunuz? Mûsâ devam eder: sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbi. Doğunun, batının ve ikisinin arasındakilerin Rabbi. Firavun bu cevapları yetersiz bulur ve elçiye deli der. Mûsâ'nın verdiği her cevapta Rab bir şeye bağlanarak anılmıştı: göğe, yere, atalara, doğuya.
Merkezi soru
İbn Arabî'ye göre Allah'ın zâtı, yani kendisi, neden hiçbir isimle adlandırılamaz ve bilinemez; ve zât hakkında düşünmeye getirilen sınır, bir yasak mıdır yoksa bir tarif mi?
Anlatım
İsimlerin sahibi
«Zât» kelimesi Arapçada zû kelimesinin dişil biçimidir ve «sahibi olan» demektir. Zü'l-celâl, celâl sahibi; Burûc sûresinin açılışında gök, zâtü'l-bürûc diye anılır: burçlar sahibi. Kelime tek başına kullanılmaya başlayınca bir şeyin kendisini, niteliklerini taşıyan özünü anlatır oldu. Türkçede de «zât-ı âlileri» ya da «bir zât geldi» derken bir kişinin kendisini kastederiz.
Kelimenin tasavvuftaki serüvenine dair ince bir ayrıntıyı Chittick, İbn Arabî üzerine yazdığı ansiklopedi yazısında hatırlatır. Zât, başlangıçta zâtü'l-esmâ'nın, yani «isimlerin sahibi» ifadesinin kısaltmasıydı. Bu yüzden onunla eş anlamlı kullanılan bir kelime daha vardır: el-müsemmâ, «isimlendirilen». Bütün ilâhî isimler, esmâ, bir yere çıkar ve o yer zâttır.
Burada bir tuhaflık hemen göze batıyor. İsimlerin sahibi olan şeyin kendisi isimsizdir. Rahmân, Alîm, Kādir, Hâlık; hepsi zâtı anar, ama hiçbiri zâtın kendisini söylemez. Bu dersin sorusu bu tuhaflığın içinden çıkıyor.
İsim bir bağdır
İbn Arabî'nin isimlerden anladığını kavramak için basit bir soruyla başlayalım: «Yaratıcı» kelimesi neyi anlatır? Yaratılan bir şey olmadan yaratıcı olmaktan söz edilemez. «Rab», terbiye edilen birine göre Rab'dir; «Rezzâk», rızık verilen birine göre. Chittick'in özetlediği biçimiyle İbn Arabî'de ilâhî isimler, Hak ile âlem arasındaki bağların, ilişkilerin adıdır. Arapçada bu bağa nisbet denir: bir şeyin kendi dışındakiyle kurduğu ilgi.
Ders 8.6'da «Allah» isminin bile, Chittick'in okumasıyla, yaratılanlarla kurulan nisbetlerin toplamını anlattığını görmüştük. Şimdi o düşünceyi sonuna kadar götürelim. Bütün nisbetleri bir kenara bırakıp Hakk'a yalnız kendisi olarak bakmaya çalışırsan, elinde hangi isim kalır? Hiçbiri. Her isim bir karşı tarafa bakar; zât ise kendinden başka hiçbir şeye bakmadan düşünülen Hak'tır. İsimlerin ona ulaşamaması bir eksiklik değildir, ismin ne olduğundan doğan bir sonuçtur.
İbn Arabî'yi okuyanların dilinde bu duruma zâtın isimlerden ve nisbetlerden münezzeh oluşu denir. Münezzeh, uzak tutulmuş, arınmış demektir. Kelime tenzîh ile aynı köktendir: Allah'ı yaratılanlara benzemekten uzak tutmak. Tenzîh ile teşbîhin dengesi ayrı bir konu; burada tutulacak nokta, zâtın tenzîhin en uç noktası oluşudur. Hiçbir niteleme onu sınırlamaz, çünkü her niteleme bir nisbettir.
Bilinmeyen, ama kendine bilinen
İsimsiz olan bilinemez de. Bilmek, bir şeyi bir tanımla, bir sınırla, bir başka şeye göre yerleştirerek kavramaktır. Chittick'in aktardığı İbn Arabî okumasına göre zât yalnız kendisi tarafından bilinir; bizim bildiğimiz, isimlerin bize söyledikleridir. Rahmet edenin, bilenin, diri olanın O olduğunu biliriz. O'nun kendisinde ne olduğunu bilmeyiz.
Bu cehalet boş bir cehalet değildir. İbn Arabî'nin anlatımında bilginin yolu insanı, sonunda, Hakk'ın bilinmediğini bilmeye götürür. Bu bilgi bir kapının kapalı olduğunu fark etmekten çok, kapının neden kapalı olduğunu anlamaya benzer. Bilinen şey, bilinemeyenin sınırıdır.
Bu durumu güneşe bakan bir gözle düşünmeyi dene. Göz güneşin ışığıyla her şeyi görür, ama güneşin kendisine uzun süre bakamaz; bakmaya kalkarsa göremez olur. Benzetme bir yere kadar işe yarar. Güneşe bakamamamız gözün zayıflığından gelir; daha güçlü bir göz belki bakabilirdi. İbn Arabî'nin zât hakkında söylediği ise bir güç meselesi değildir. Zâtın bilinmezliği bilenin kusurundan değil, bilmenin kendi yapısından doğar: bilmek bir nisbet kurmaktır ve zât nisbetin ötesindedir. En keskin göz de, en temiz kalp de bu yüzden aynı sınıra varır.
Kanca'ya dönüş: Firavun'un sorusu
Fusûs'un Mûsâ fassı, bu konuşmayı İbn Arabî'nin gözüyle okur. Denis Gril'in İbn Arabî'nin Firavun yorumu üzerine yazdığı çalışmaya göre İbn Arabî, Firavun'un mâhiyet sorusunu bir cehalet sorusu saymaz. Firavun, soruyu elçinin iddiasını sınamak için sormuştur. Mûsâ'nın tanım yerine nisbetlerle cevap vermesi ise bir kaçamak sayılmaz. Gril'in aktardığı okumaya göre Hak, bir alt varlık derecesine inilmeden tanımlanamaz ve nitelenemez; O'nun hakkında söylenebilen, âleme göre söylenebilendir.
Göklerin Rabbi, atalarınızın Rabbi, doğunun ve batının Rabbi. Mûsâ'nın her cevabı bir isimdi ve her isim bir bağdı. Bu okumayla bakınca Firavun'un «ne» sorusuna verilebilecek bundan daha doğru bir cevap yoktu; çünkü sorulan şeyin kendisi, cevabın erişebileceği yerde durmuyordu.
Bir ayet, iki kez
Âl-i İmrân sûresinde aynı cümle iki kez geçer, 28. ve 30. ayetlerde: ve yuhazzirukümullâhu nefseh. «Allah sizi kendisinden sakındırır.» 28. ayette cümle «dönüş Allah'adır» sözüyle biter; 30. ayette ise «Allah kullarına karşı çok şefkatlidir» sözüyle.
Tefsir geleneğinin büyük kısmı bu ayeti azap ve hesapla bağlantılı okur. İbn Kesîr'in açıklamasında Allah, kullarının gizlisini ve açığını bildiğini hatırlatarak onları kendisine karşı uyarır. Tasavvuf ve kelâm metinlerinde ise ayetteki nefs kelimesi, «kendisi» anlamıyla zâta bağlanır ve ayet, zâtın kavranamazlığına Kur'an'daki işaretlerden biri olarak anılır. Bu okumada sakındırılan şey bir tehlike değil, bir yöneliştir: aklın zâtı ele geçirmeye kalkması.
30. ayetin kapanışı bu okumaya ayrı bir renk verir. Uyarının hemen ardından şefkat gelir. Bir yolun sonunda uçurum olduğunu söyleyen biri o yolu yürüyeni cezalandırmıyor, koruyordur.
Hadis ve sıhhati
Aynı sınırı çizen bir söz hadis olarak da nakledilir. Farklı lafızlarla gelir; biçimlerinden biri şudur: Tefekkerû fî âlâillâh ve lâ tefekkerû fillâh, «Allah'ın nimetleri üzerinde düşünün, Allah'ın kendisi üzerinde düşünmeyin.» Bazı rivayetlerde «Allah'ın yarattıkları» ve «Allah'ın zâtı» kelimeleri geçer. Söz, Taberânî, Ebû Nuaym, Beyhakî ve Ebü'ş-Şeyh gibi muhaddislerin eserlerinde farklı yollarla yer alır.
Sıhhati tartışmalıdır. Irâkî ve Sehâvî, rivayetin tek tek yollarını zayıf buldu. Elbânî ise yolların toplamına bakarak onu hasen saydı. Tartışmayı özetleyenlerin vardığı yer şudur: tek tek senetler güçlü değildir, ama rivayetlerin toplamının taşıdığı anlam kabul görmüştür. Bu yüzden söz, «Peygamber böyle dedi» diye kesin bir dille değil, «böyle bir rivayet vardır ve anlamı kabul görmüştür» diye anılmalıdır.
Ayet de rivayet de bir yasak dili konuşuyor; isimler ve nisbetler üzerinden bakınca ise sınırın ağırlığı başka bir yere kayar. Zât hakkında düşünmek yasaklandığı için imkânsız olmaz; imkânsız olduğu için sakındırılır. Uyarı, aklın zaten varamayacağı bir yere yönelip yorulmasını önleyen bir tarif gibi okunabilir.
Metinden
İbn Arabî zâttan söz ederken Âl-i İmrân'ın 97. ayetinin kapanışına başvurur: fe inna'llâhe ganiyyün ani'l-âlemîn, «Allah âlemlerden müstağnîdir.» Aşağıdaki pasaj Fütûhât'ta hürriyeti anlattığı bir yerden alınmıştır.
Önce kelimeye bakalım: hürriyet. Hür olan, hiçbir şeye bağlı olmayandır. Âlemdeki her şey bir başka şeye muhtaçtır ve bu muhtaçlık onun isminde bile yazılıdır: evlat bir babaya, gölge bir cisme göre evlat ve gölgedir. İbn Arabî hürriyetin hakikatini, yani tam anlamıyla hür olmayı, yalnız zâta verir.
Sonra cümlenin ikinci yarısına bakalım. Âlem zâttan ve zât sayesinde görünür; başka hiçbir kaynaktan değil. Bağ bir yönde mutlaktır: âlem zâta muhtaçtır. Öbür yönde bağ yoktur: zât âleme muhtaç değildir. Pasaj âlemin gerçek olmadığını söylemiyor, zâttan kopuk olduğunu da söylemiyor. Söylediği, bağımlılığın tek yönlü olduğu.
İsimlerin nisbet olduğunu hatırlayınca pasajın yükü görünür. Rab olmak terbiye edilene muhtaçmış gibi görünür; Yaratıcı olmak yaratılana. Bu nisbetler isimlerin düzleminde geçerlidir. Zât ise bu düzlemin üstündedir ve isimlerin karşılıklı bağından bağımsızdır.
Aslında…
Yaygın yanlış«Zât bilinmiyorsa İbn Arabî'ye göre Allah hakkında hiçbir şey bilinemez; bu bir çeşit bilinemezciliktir.»
Oysa onun anlatımında isimler bilinir: rahmet eden, bilen, diri olanın O olduğunu biliriz ve âlemin her köşesi bu isimlerin izini taşır. Bilinmeyen, isimlerin ardındaki zâttır. Karışıklık, «bilinmez» kelimesinin iki düzlemi birbirinden ayırmadan kullanılmasından doğuyor.
Yaygın yanlış«Zât, "Allah" isminin başka bir adıdır.»
İbn Arabî'nin dilinde «Allah» ismi bütün isimleri toplayan ulûhiyyet mertebesinin adıdır; zât ise bu mertebenin de ötesinde, nisbetsiz düşünülen Hak'tır. Yanlışın kaynağı gündelik dil: ikisi de aynı varlığa işaret eder, ve aradaki ayrımın iki ayrı varlıktan değil, iki ayrı bakıştan doğduğu gözden kaçar.
Büyük resim
Bu ders, vücûd üzerine kurulan anlatının en tepesine çıkıyor. Önceki derslerde mertebelerden, sûretlerden, mazharlardan ve aynlardan söz edildi. Hepsi görünen ya da görünmeye yönelen şeylerdi. Zât, bu yapının üstünde, hiçbir mertebeye girmeden duran şeyin adıdır. Ondan aşağıya doğru her adım bir nisbet, bir isim, bir belirlenme ekler.
Bu yüzden zât, panteizm tartışmasında da belirleyicidir. Âlemin bütün sûretleri toplansa zâta ulaşılmaz, çünkü zât toplanarak elde edilen bir şey değildir. İbn Arabî'yi eleştirenler ile savunanlar arasındaki tartışmanın önemli bir kısmı bu noktanın nasıl anlaşıldığına dayanır.
Bir sonraki adım, zâtın kendisinden değil, ona yöneltilen ilk bakışlardan söz etmek olacak. Şârihler zâttan aşağıya inen yolu basamaklara ayırdı. Ders 9.3'te «Allah» isminin mertebesi kendi başına ele alınacak; ondan önce ise zâtın birliğinin nasıl düşünüleceği sorusu var.
Özet
- Zât, «sahibi olan» anlamına gelir ve tasavvufta «isimlerin sahibi» demektir; Chittick'in hatırlattığı gibi zâtü'l-esmâ'nın kısaltmasıdır ve kendisi isimsizdir.
- İbn Arabî'de ilâhî isimler Hak ile âlem arasındaki nisbetlerin adıdır; nisbetsiz düşünülen zâta hiçbir isim ulaşmaz, zât yalnız kendisince bilinir ve Fütûhât'ta «âlemlerden müstağnî» olarak anılır.
- «Allah sizi kendisinden sakındırır» ayeti tasavvuf metinlerinde zâtın kavranamazlığına işaret diye anılır; «Allah'ın kendisi üzerinde düşünmeyin» rivayetinin senedi zayıf bulunmuş, Elbânî ise yolların toplamıyla hasen saymıştır.
Tefekkür
Quiz
- «Zât» kelimesi sözlükte ne demektir ve Chittick'e göre hangi ifadenin kısaltmasıdır?
- İbn Arabî'ye göre ilâhî isimler neden zâta ulaşamaz?
- Âl-i İmrân 30'da «Allah sizi kendisinden sakındırır» cümlesinin ardından hangi söz gelir ve bu, ayetin okunuşuna ne katar?
- «Allah'ın kendisi üzerinde düşünmeyin» rivayetinin sıhhati hakkında hadisçiler ne der?
Cevaplar
- «Sahibi olan» demektir; zâtü'l-esmâ, yani «isimlerin sahibi» ifadesinin kısaltmasıdır.
- Çünkü her isim bir nisbettir, Hak ile âlem arasındaki bir bağı anlatır; zât ise hiçbir karşı tarafa bakmadan düşünülen Hak'tır.
- «Allah kullarına karşı çok şefkatlidir» sözü gelir; uyarının bir koruma, bir şefkat olduğunu gösterir.
- Irâkî ve Sehâvî tek tek yollarını zayıf bulmuştur; Elbânî yolların toplamına bakarak hasen saymıştır ve anlamı genel kabul görür.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Zât hakkında hiçbir şey söylenemiyorsa bile, şârihler onun birliğinden söz etmekten vazgeçmedi. Ama hangi birlik? İçinde hiçbir çokluğa, isimlere bile yer olmayan bir birlik mi, yoksa bütün isimleri kendinde toplayan bir birlik mi? Arapçada bu ikisi iki ayrı kelimeyle anılır: ahadiyyet ve vâhidiyyet. Aradaki fark nedir ve ikisi zâta hangi yönden bakar?