Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Sûret bir şeyin görünen biçimidir ve tasavvufta mânânın karşısında durur; süt rüyasında ilim mânâ, süt onun sûretidir ve İbn Arabî'nin okumasında mânâ kendine uygun sûreti hayal alanında giyer.
- Mazhar, z-h-r kökünden bir yer ismidir: zuhûrun gerçekleştiği yer, Chittick'in deyişiyle locus of manifestation; sûret görünen şeye, mazhar onun belirdiği zemine dönüktür.
- Ayn sözlükte göz, pınar ve bir şeyin kendisi demektir; İbn Arabî'de bir şeyin belirli kimliğini anlatır, çoğulu a'yândır ve Chittick'e göre zât ile karıştırılmamalıdır.
Kanca
Buhârî'nin Sahîh'inde, ilim bölümünde kısa bir rüya anlatılır. Hz. Peygamber uykusunda kendisine bir kadeh süt getirildiğini görür ve kana kana içer; öyle ki kanmanın tırnaklarının ucundan taştığını hisseder. Artanını Hz. Ömer'e verir. Uyandığında çevresindekiler sorar: bunu neyle yorumladın? Cevap tek kelimedir: ilim.
Rüyada içilen şey sütse, kazanılan şey ilimdi. Süt beyazdı, bir kadehin içindeydi, tadı ve ağırlığı vardı. İlmin rengi yoktur, kadehe de sığmaz. Yine de o gece ikisi tek bir şeydi.
Merkezi soru
İbn Arabî bir şeyin görünen biçimine sûret, göründüğü yere mazhar, kendisine ayn der; bu üç kelime tam olarak neyi adlandırır ve birbirinden nasıl ayrılır?
Anlatım
Sütün sûreti, ilmin mânâsı
Sûret Arapça bir kelimedir ve sözlükte biçim, şekil, görünüş demektir. Türkçede «suret çıkarmak» deriz ve bir belgenin kopyasını kastederiz; «suratı asık» derken aynı kelimenin halk ağzındaki biçimini kullanırız. İki kullanımda da kelime bir şeyin göze gelen yüzünü anlatır.
Tasavvuf metinlerinde sûretin bir eşi vardır: mânâ. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin «Sûret» maddesi bu çifti açıkça kurar: sûret, bir şeyin duyularla kavranan dış görünüşüdür ve mânânın karşısında durur, tıpkı lafzın hakikatin, bedenin ruhun, zâhirin bâtının karşısında durması gibi. Sûfîler bu yüzden gördükleri sûreti bir işaret gibi okur ve lafızdan mânâya, görünüşten hakikate doğru yürümeye çalışır.
Süt rüyası bu çiftin en temiz örneğidir. Mânâ ilimdir; sûret süttür. İbn Arabî bu rüyaya, hayal üzerine yazdığı bölümlerde tekrar tekrar döner. Chittick'in hayal üzerine yazdığı kitapta aktardığı okumaya göre ilim, hayal alanında kendine uygun bir sûrete bürünür ve orada süt olur. Bu bürünme keyfî değildir. Süt bedeni besler, ilim ruhu; bu yakınlık sayesinde mânâ o sûreti giyer, başka bir sûreti değil.
Buradan bir kural çıkıyor. Sûret mânâyı saklamaz, onu taşır. Rüyayı yorumlayan kişi sütü atıp ilmi almaz; sütün içinde ilmi görür. Sûreti küçümseyen okur, mânâya giden kapıyı da kapatmış olur.
Âdem'in sûreti
Sûret kelimesi İbn Arabî'nin düşüncesinde en ağır yükünü bir hadiste taşır. Buhârî'nin istizân bölümünde ve Müslim'in Sahîh'inde geçen bu rivayete göre Allah, Âdem'i kendi sûreti üzere yarattı. Hadis bu iki temel kaynakta yer alır; tartışma sıhhatinde değil, anlamındadır.
Arapçadaki «sûretihî», yani «onun sûreti» ifadesindeki zamirin kime döndüğü asırlardır konuşulur. Bir grup âlim zamiri Âdem'e bağlar: Allah Âdem'i Âdem'e has sûretiyle yarattı. Başka bir grup onu Allah'a bağlar. Nevevî'nin aktardığına göre bazı âlimler ise bu rivayeti müteşâbih sayıp anlamını yorumsuz olarak Allah'a havale etmeyi seçmiştir.
İbn Arabî ikinci okumayı benimser ve Fusûs'un Âdem fassında onu bir yapıya çevirir. Özetle şöyle der: Âdem'in dış sûreti âlemin hakikatlerinden ve sûretlerinden kurulmuştur, iç sûreti ise Hakk'ın sûreti üzeredir. Bu cümlede sûret, göze görünen bir resmin adı olmaktan çıkar. Bir şeyin taşıdığı niteliklerin toplamını anlatır. İnsan, isimlerin hükümlerini bir arada taşıyabildiği için bu okumada ilâhî sûretin taşıyıcısıdır; bir heykelin modeline benzemesi gibi değil.
Mazhar: görünmenin yeri
Ders 6.3'te bu kelimeyle ayna imgesinin sonunda karşılaşmıştık. Şimdi köküne bakalım. Mazhar, z-h-r kökünden gelen bir yer ismidir. Aynı kökten zuhûr gelir: açığa çıkmak, görünmek. Zâhir, görünen demektir. Mazhar ise zuhûrun gerçekleştiği yerdir. Arapçadaki mef'al kalıbı, mekteb ve matbah kelimelerinde olduğu gibi, bir işin yapıldığı mekânı anlatır.
Chittick bu terimi locus of manifestation, yani görünme mahalli diye çevirir. İbn Arabî'nin metinlerinde mazharın yanında sık sık meclâ da geçer: tecellî ile aynı kökten, tecellînin gerçekleştiği yer. İkisi de aynı soruya cevap verir: görünen bir şey nerede görünür?
İki terim ilk bakışta birbirine karışır, çünkü ikisi de görünüşle ilgilidir. Fark yöndedir. Sûret görünen şeyin kendisine dönüktür: süt, beyaz rengi ve kadehiyle birlikte. Mazhar ise o sûretin belirdiği zemine dönüktür: rüya, hayal, uyuyanın gönlü. Aynı mânâ farklı mazharlarda farklı sûretler alır. Başka bir uyuyan için ilim su olarak, bir başkası için ışık olarak görünebilir. Rüya yorumu geleneği bu farkı zaten bilir ve aynı sembolü herkese aynı biçimde yorumlamaz.
İbn Arabî bu dili yalnız rüyaya uygulamaz. Ona göre âlemdeki her şey bir mazhardır: ilâhî isimlerden biri ya da birkaçı orada görünür. Bir önceki derste gördüğümüz mertebe kavramı buraya bağlanır. Mertebe bir düzen içindeki yerdir; mazhar o yerde bir şeyin göründüğünü söyler; sûret de o görünüşün aldığı biçimdir.
Ayn: göz, pınar, öz
Üçüncü kelime en çok anlam taşıyanıdır. Sözlükte ayn göz demektir; su kaynağı, çeşme, pınar demektir; bir şeyin kendisi, zatı ve aslı demektir. Arap harflerinden birinin adıdır da. Türkçe bu kelimenin izleriyle doludur: «aynı» dediğimizde bir şeyin kendisini kastederiz, «aynen» dediğimizde değişmeden, kendisi olarak. Osmanlı'da taşranın ileri gelenlerine âyan denirdi; kelime aynın çoğulu olan a'yândan gelir.
Kur'an kelimeyi bu anlamların birkaçında kullanır. Gâşiye sûresinde cennette akan bir pınar aynun câriye diye anılır. Tekâsür sûresinde ise ayne'l-yakîn geçer: gözle görülen kesinlik, işitilen ya da çıkarılan bilginin ötesinde, şeyin kendisini görmekten gelen bilgi. Tasavvuf geleneği bu ifadeyi bilginin derecelerinden biri olarak işler; kelimenin göz anlamı ile öz anlamı burada birbirine değer.
Bu anlamlar birbirinden kopuk değildir. Göz görür, pınar dışarı akar, öz bir şeyi o şey yapar. Hepsinde bir kaynak saklıdır: bakışın, suyun ya da kimliğin çıktığı yer. İbn Arabî kelimeyi çoğunlukla üçüncü anlamda kullanır, ama öteki anlamların gölgesini metinlerinden hiç çekmez.
Chittick, Stanford Felsefe Ansiklopedisi'ndeki İbn Arabî maddesinde ayn'ı entity diye karşılar ve bir uyarı ekler. Ayn'ı İngilizcede essence, yani öz diye çevirmek, İbn Arabî'nin iki kelimesi arasındaki farkı örter: ayn ile zât. Ayn, bir şeyin o şey oluşudur, onu başka her şeyden ayıran belirli kimliğidir. Chittick'e göre İbn Arabî, Hakk'ı da sık sık «tek ayn» diye anar.
Çoğul biçim a'yân da buradan gelir. Bir şeyin, bulunmadan önce ilâhî ilimde bilinen kimliği için İbn Arabî'nin kullandığı ad a'yân-ı sâbitedir, yani sabit aynlar. Terimin kader ve isti'dâd ile bağı Ders 11.1'in konusu. Burada tutulacak şey, aynın bir şeyin kendisini adlandırmasıdır: sütün kadehini değil, ilmin ilim oluşunu.
Üç kelime bir arada
Rüyaya son bir kez dönelim ve benzetmenin sınırını baştan kabul edelim. İlim ayndır, yani mânânın kendisidir. Süt onun sûretidir. Uyuyanın hayali, o sûretin belirdiği mazhardır. Mânâ sûreti giymeden görünmez; sûret mazhar olmadan belirmez; ayn ise ikisinin de ardında kendi hâlinde kalır.
Buradaki sınır şudur: rüyada ilim ile süt iki ayrı şeydir ve rüya bitince süt ortadan kalkar. İbn Arabî âlemi anlatırken ise sûretleri sahte ya da geçici birer örtü saymaz. Sûretler gerçekten görünür, gerçekten hüküm alır; yalnız varlıklarını kendilerinden almazlar.
Metinden
Hem övgüyle hem öfkeyle yüzyıllarca aktarılmış kısa bir cümle, bu üç kelimenin ikisini tek satırda buluşturur. Cümle Fütûhât'ta geçer; aşağıda Arapçasından kelime kelime aktarılmıştır.
İlk fiil azhara, zuhûr ile aynı köktendir: görünür kıldı, açığa çıkardı. Eşya kendiliğinden ortaya çıkmaz; bir fail onları görünür kılar ve her biri o görünmenin bir mazharı olur. Cümlenin açılışındaki sübhâne ise bir tenzîh kelimesidir, yani Allah'ı her eksiklikten uzak tutan bir övgüdür. Cümle, ne söyleyeceğini söylemeden önce söyleyeceği şeyin nasıl anlaşılmaması gerektiğini hatırlatır.
Yük son kelimededir: aynühâ, «onların aynı». Burada zât denmiyor. Chittick'in çizdiği ayrımla okununca cümle eşyanın Allah'ın zâtı olduğunu söylemez; eşyada bulunan vücûdun, onların kendileri olarak görünen şeyin, O'ndan başka bir kaynağı olmadığını söyler. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Fütûhât maddesine göre bu söz sonraki yüzyıllarda iki zıt yöne çekildi. Aliyyülkārî onu İbn Arabî'yi küfürle suçlamak için kullandı; Salâhî Efendi ise aynı sözü Miftâh-ı Vücûd adlı bir şerhle açıkladı.
Aslında…
Yaygın yanlış«Ayn öz demektir, öz de zâttır; öyleyse "onların aynı" sözü eşyanın Allah'ın zâtı olduğunu söyler.»
İbn Arabî'nin dili bu iki kelimeyi birbirinin yerine koymaz. Chittick'in uyarısıyla, ayn bir şeyin belirli kimliğini, zât ise hiçbir kimliğe ve nisbete sığmayanı anlatır. Karışıklık, iki kelimenin Türkçede de İngilizcede de aynı karşılıkla, «öz» ya da essence diye çevrilmesinden doğuyor; çeviri, metnin ayırdığı şeyi birleştiriyor.
Yaygın yanlış«Sûret bir görüntüdür; asıl olan mânâdır, sûret atılabilir.»
Süt rüyasında sûret atılmaz, yorumlanır. İbn Arabî'nin Âdem okumasında da insanın hem dış hem iç sûreti taşıdığı yükle değerlidir. İnsanlar bu yanlışa düşer, çünkü «sûret» kelimesi Türkçede «sureti haktan görünmek» deyimindeki gibi sahte bir yüzle çağrışım kurar.
Büyük resim
Bu üç kelime, vücûd üzerine kurulan bütün anlatının kullandığı küçük bir alet takımıdır. Önceki derslerde vücûdun tek olduğu, eşyanın onu ödünç aldığı ve her şeyin bir mertebede durduğu söylendi. Sûret, mazhar ve ayn bu cümleleri daha kesin kılar. Görünen biçime bir ad, görünmenin yerine bir ad, görünenin kendisine bir ad.
Bu terimler ileride pek çok konunun kapısında bekliyor. Tecellî anlatılırken mazhar olmadan tek adım atılamaz; a'yân-ı sâbite tartışması aynın çoğulu üzerine kurulur; insân-ı kâmil öğretisi de Âdem'in sûreti hadisinden beslenir. Rüya ve hayal konusunda ise mânânın sûrete bürünmesi merkezdeki olaydır.
Bir de kelimenin sınırı var. Ayn bir şeyin kendisini adlandırır, ama her şeyin ardında duran, hiçbir sûrete girmeyen, hiçbir mazharda tükenmeyen bir şey kalır. Chittick'in uyarısı buraya işaret ediyor. Ayn ile zât arasındaki fark, bu dersin çözmeden bıraktığı soruyu açıyor.
Özet
- Sûret bir şeyin görünen biçimidir ve tasavvufta mânânın karşısında durur; süt rüyasında ilim mânâ, süt onun sûretidir ve İbn Arabî'nin okumasında mânâ kendine uygun sûreti hayal alanında giyer.
- Mazhar, z-h-r kökünden bir yer ismidir: zuhûrun gerçekleştiği yer, Chittick'in deyişiyle locus of manifestation; sûret görünen şeye, mazhar onun belirdiği zemine dönüktür.
- Ayn sözlükte göz, pınar ve bir şeyin kendisi demektir; İbn Arabî'de bir şeyin belirli kimliğini anlatır, çoğulu a'yândır ve Chittick'e göre zât ile karıştırılmamalıdır.
Tefekkür
Quiz
- Süt rüyasında sûret ve mânâ nedir?
- İbn Arabî «Allah Âdem'i kendi sûreti üzere yarattı» hadisindeki zamiri kime bağlar ve Âdem fassında bunu nasıl açar?
- Bir sütün sûreti ile o sütün göründüğü mazhar neden aynı şey sayılmaz?
- Chittick neden ayn kelimesini essence diye çevirmeye karşı uyarır?
Cevaplar
- Süt sûrettir, ilim mânâdır; Hz. Peygamber rüyasında içtiği sütü ilim diye yorumlamıştır.
- Zamiri Allah'a bağlar; Âdem'in dış sûretinin âlemin hakikatlerinden, iç sûretinin Hakk'ın sûreti üzere kurulduğunu söyler.
- Sûret görünen şeyin biçimidir, mazhar ise o biçimin belirdiği yer, zuhûrun gerçekleştiği zemindir; aynı mânâ başka bir mazharda başka bir sûret alabilir.
- Çünkü bu çeviri İbn Arabî'nin ayırdığı iki kelimeyi, ayn ile zâtı, aynı karşılıkla örter.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Ayn bir şeyin kendisini adlandırıyorsa, «kendisi» kelimesinin gidebileceği son yer neresidir? Her sûretin ve her mazharın ardında, hiçbir isimle anılmayan ve hiçbir bilgiye konu olmayan bir şeyden söz edilir: zât. Bir şey isimsiz ve bilinmez olduğu hâlde nasıl konuşulabilir? Varlığın mertebelerini yukarıdan aşağı okumaya bu soruyla başlıyoruz.