İçeriğe geç

Ders 8.6 · Kademe 3 · Modül 8

Mertebe: Varlığın dereceleri

1.741 kelime · 7 kaynak pasajı · yaklaşık 8 dakika okuma · seslendirme 12 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Mertebe bir şeyin bir düzen içindeki yeri, basamağıdır; hazret ise İbn Arabî'de bir ismin ya da nisbetin hükmünün geçtiği alandır ve Fütûhât'ın 558. babında her ilâhî isim bir hazret başlığıyla açılır.
  2. İbn Arabî'nin anlatımında vücûd mertebelere göre çoğalmaz, onun aldığı hükümler çoğalır; İdris fassında söylediği gibi mertebenin yüceliği mertebeye aittir, ona oturana değil, ve ulûhiyyet de zâtın değil bir mertebenin adıdır.
  3. «Mertebeyi gözetmeyen zındıktır» sözü şairi belirsiz bir Farsça dizedir, beş hazret şeması da Konevî'den Kayserî'ye uzanan bir şârih düzenlemesidir; ikisi de İbn Arabî'nin öğretisine yakındır, ama onun kendi kaydı değildir.

Kanca

Kur'an, Meryem sûresinde Hz. İdris için kısa bir cümle kurar: «Onu yüce bir mekâna yükselttik.» Mi'rac rivayetlerinde Hz. Peygamber onunla dördüncü gökte karşılaşır. İbn Arabî de Fusûs'un İdris fassında bu âyetin başında durur ve göklerin ortasındaki Güneş feleğini mekânların en yücesi sayar. Bütün feleklerin değirmeni onun çevresinde döner.

Sonra beklenmedik bir soru sorar: yükseklik yalnız yerin yüksekliği midir? Bir şehrin kadısı mahkemede kürsüye oturduğunda da yükselmiştir, ama bir metre bile yukarı çıkmamıştır. Aynı adam akşam çarşıda sıradan bir müşteridir. Kişi değişmedi. Değişen, durduğu yerdir.

Merkezi soru

Vücûd tek ise, aynı vücûd İbn Arabî'nin anlatımında nasıl olur da bir yerde Rab, bir yerde kul, bir yerde taş, bir yerde insan hükmünü alır; «mertebe» ve «hazret» kelimeleri bu farkı nasıl adlandırır ve bu kelimelerin etrafında sonradan kurulan şemalar ona ne kadar aittir?

Anlatım

Bir kelimenin kökü

Mertebe Arapça r-t-b kökünden gelir; bu kök bir şeyi sıraya koymak, yerini belirlemek demektir. Rütbe aynı kökün çocuğudur. Mertebe, bir şeyin bir düzen içinde durduğu yer, onun basamağıdır; çoğulu merâtib. Kelimenin içinde bir yükseklik ölçüsü vardır, ama bu ölçü metreyle alınmaz. Kadının kürsüsü de, bir öğrencinin sınıfı da, bir kelimenin cümledeki yeri de mertebedir.

İbn Arabî'nin dilinde mertebenin yanında bir kelime daha dolaşır: hazret. Arapça hadra, «huzur», birinin yanında bulunulan yer demektir. William Chittick bu kelimeyi İngilizceye presence diye çevirir ve İbn Arabî'de onun aşağı yukarı bir «alan» anlamı taşıdığını söyler: bir hükmün geçtiği saha. Hazret neredeyse hiç yalnız kullanılmaz, hep bir isim ya da nitelikle birlikte gelir: hayal hazreti, rahmet hazreti, isimler hazreti.

Bunun en açık örneği Fütûhât'ın 558. babıdır. Eserin en uzun bablarından biri olan bu bölüm ilâhî isimleri tek tek açar ve her birinin başlığı bir hazrettir. Yaratıcı ismi «yaratma hazreti» başlığıyla anılır, rahmet ve selâm isimleri de kendi hazretleriyle. Chittick'e göre bu başlık düzeninin anlamı şudur: her isim bir etki alanıdır ve o alanın içinde olup biten her şey o ismin hükmünü taşır.

Tek vücûd, farklı hükümler

Ders 8.5 açık bir soru bırakmıştı: ödünç alınan vücûd tek olduğu hâlde eşya neden eşit değildir? İbn Arabî'nin cevabı mertebe kelimesinin içinde yatar. Vücûd mertebeye göre çoğalmaz; çoğalan, onun her mertebede aldığı hükümdür. Hüküm Arapça hukm, burada bir şeye o yerde düşen nitelik, o yerde geçerli olan kural demektir; Chittick onu ruling property diye karşılar.

Kadıya dönelim. Mahkemede verdiği karar bağlayıcıdır, ama aynı adamın çarşıda söylediği söz kimseyi bağlamaz. Hükmü taşıyan kişinin kendisi değil, oturduğu kürsüdür. İbn Arabî'nin mertebeden anladığı da budur: mertebe bir ilişkinin, yani bir nisbetin yeridir ve hüküm o nisbetten doğar. Aynı insan oğlunun karşısında baba, babasının karşısında oğuldur; iki sıfat da doğrudur, ama biri ötekinin yerine konamaz.

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin «Hazret» maddesi İbn Arabî'nin bu düşüncesini aynı yerden özetler: Allah ile yaratılan arasındaki her nisbet bir hazret doğurur ve kul o nisbet içinde Hakk'la birlikte bulunur. Görmek bir hazrettir, işitmek başka bir hazret, konuşmak bir üçüncüsü. Vücûd tektir; hazretler ise nisbetler kadar çoktur.

Taş ile insan arasındaki uçurum da bu yoldan anlaşılır. İkisinde de bulunan aynı vücûddur; fark, onu alan yerin genişliğindedir. Taşın mertebesi isimlerin ancak birkaçının hükmünü gösterecek kadar dardır. İnsanın mertebesi ise İbn Arabî'ye göre bütün isimlerin hükümlerini bir arada taşıyabilecek kadar geniştir. Bu yüzden insan daha çok vücûda sahip değildir; aynı vücûd onda daha çok yüzüyle görünür.

En büyük mertebe: ulûhiyyet

Bu dilin en cesur uygulaması, İbn Arabî'nin ulûhiyyeti de bir mertebe saymasıdır. Chittick'in okumasıyla «Allah» ismi, zâtın kendisini değil, onun bütün yaratılanlarla kurduğu nisbetlerin toplamını anlatır. İlâh olmak, ilâh edinilen birine göre ilâh olmaktır; Rab olmak da bir terbiye edilene göre. Ulûhiyyet bu yüzden bir mertebedir ve o mertebenin hükümleri zâtın kendisine yüklenmez.

Buradan ince bir sonuç çıkar. Zât hiçbir mertebeyle sınırlanmaz, ama mertebeler zâtsız da olmaz. Ders 9.3 ulûhiyyet mertebesini ve «Allah» isminin kapsayıcılığını kendi başına ele alacak; burada tutulacak nokta şu: İbn Arabî en yüce isimde bile mertebe ile zâtı birbirinden ayırır.

Farsça bir dize

Tasavvuf kitaplarında ve sohbetlerde bu öğretinin yanında sık duyulan bir söz vardır: «Mertebeleri gözetmeyen zındıktır.» Sözün aslı Farsça bir dizedir: Her mertebe ez vücûd hükmî dâred / ger hıfz-ı merâtib nekünî zındîkî, yani «Vücûdun her mertebesinin bir hükmü vardır; mertebeleri korumazsan zındıksın.» Dize hikmet ve irfan metinlerinde çoğunlukla şairinin adı verilmeden, bilinen bir söz gibi aktarılır. Sahibi kesin olarak belli değildir.

İbn Arabî eserlerini Arapça yazdı; bu Farsça dizeyi onun kalemine bağlayan bir kaynak elde yok. Sözün söylediği ise onun öğretisiyle örtüşür. Zındık burada inkârcı anlamında değil, hükümleri karıştıran anlamında kullanılır: zâtın hükmünü eşyaya ya da eşyanın hükmünü zâta taşıyan kişi. Her şeyi Allah diye anıp tenzîhi unutan da, Allah'ı bir sûrete hapseden de aynı hatayı yapar; bir mertebenin kuralını başka bir mertebede uygular.

Dizenin bir de gündelik yüzü var. Tasavvuf geleneği edebi çoğu zaman her şeyin hakkını vermek diye tanımlar; mertebeyi gözetmek bu tanımın varlık düzenindeki karşılığı gibi okunabilir. Kulun yeri kulluktur, Rabbin yeri rubûbiyyettir, ve biri ötekinin diliyle konuştuğunda söz ne kadar parlak olursa olsun yerini şaşırmıştır. Bir cümle kendi mertebesinde doğru olabilir; yanlış yerde söylendiğinde aynı cümle başka bir hüküm alır.

Hazretlerin sayısı

Sonraki yüzyıllarda şârihler bu serbest dili bir şemaya çevirdi. Sadreddin Konevî'den başlayıp Dâvûd-ı Kayserî'de yerleşen bir düzenle vücûdun bütün mertebeleri beş büyük hazrete toplandı; Chittick bu gelişmeyi «Konevî'den Kayserî'ye» diye adlandırdığı bir makalede izler. Şema öğretici ve güçlüdür, ama bir şârih kurgusudur. Ders 9.4 bu beş hazreti kendi sırasıyla açacak.

İbn Arabî'nin kendi kullanımı daha dağınıktır ve bu dağınıklık bir eksik değildir. Hazret onun elinde sabit bir katın adından çok, bir nisbetin açtığı alanın adıdır: kaç nisbet varsa o kadar hazret vardır. Beşli şema ise bu alanları büyük başlıklar altında toplar ve bir harita çizer. Harita işe yarar; yeter ki arazinin kendisiyle karıştırılmasın.

Metinden

Kancadaki kadıya İbn Arabî'nin kendi sayfasından bakalım. Pasaj Fusûs'un İdris fassındadır ve kelimesi kelimesine değil, özetle aktarılmıştır.

Pasajı yavaş okuyunca üç şey ortaya çıkıyor. İlki, yüceliğin bir mekân ölçüsüyle ölçülmediğidir: Güneş feleği bile yükselişin yalnız bir türünü verir. İkincisi daha keskindir: mertebenin yüceliği mertebeye aittir, ona oturana değil. Ehil olmayan bir kadının kararı da, o kürsüde durduğu sürece, kadı kararıdır.

Üçüncüsü pasajın son cümlesidir ve metafizik yükü oradadır. Allah bir yerde değildir, ama bir mertebesi vardır; ulûhiyyet işte o mertebedir. Pasaj ne demiyor? İnsanların mertebelerinin kendi değerlerini ölçtüğünü söylemiyor. Tersine, yükseklik ile layık olmayı birbirinden ayırıyor: hüküm mertebeden gelir, değer ise başka bir hesaptır.

Aslında…

Yaygın yanlış«"Mertebeyi gözetmeyen zındıktır" İbn Arabî'nin sözüdür.»
Doğrusu

Söz Farsça bir dizedir ve kaynaklar onu çoğu zaman şair adı vermeden aktarır; İbn Arabî'ye ait olduğunu gösteren bir metin yok. Karışıklık, dizenin anlattığı fikrin onun öğretisine çok yakın olmasından ve şârih geleneği içinde onun adıyla birlikte dolaşmasından doğuyor.

Yaygın yanlış«Beş ilâhî hazret İbn Arabî'nin kendi kurduğu şemadır.»
Doğrusu

Beşli düzen Konevî ile başlayıp Kayserî'de yerleşen bir şârih sistemleştirmesidir. İbn Arabî hazret kelimesini bol ve bağlama bağlı kullanır; sabit bir sayıya bağlamaz. İnsanlar bu yanlışa, İbn Arabî'yi çoğunlukla şerhler üzerinden okudukları için düşer: şerhin haritası metnin kendisi sanılır.

Büyük resim

Mertebe, bu modülün iki ucunu birbirine bağlar. Bir yanda tek vücûd vardır: sahibi Allah'tır ve eşya onu ödünç alır. Öbür yanda bitmeyen çokluk vardır: taşlar, insanlar, melekler, isimler. Mertebe bu ikisinin arasında duran kelimedir; birliği bozmadan çokluğa yer açar. Farklılık vücûdun kendisinde değil, onun durduğu yerlerde ve aldığı hükümlerdedir.

Bu kavram aynı zamanda panteizm tartışmasına verilmiş bir cevaptır. Panteizm mertebeleri siler ve Tanrı ile evreni aynı düzleme koyar. İbn Arabî ise mertebeleri korur: zât, ulûhiyyet, isimler ve eşya aynı vücûdun ışığında durur, ama hiçbirinin hükmü ötekine taşınmaz. Eleştirmenler bu ayrımın yeterli olup olmadığını tartışır; savunanlar ise ayrımın tam bu mertebe dilinde saklı olduğunu söyler.

Önümüzde iki yol açılıyor. Biri yukarıya, zâta ve ondan doğan ilk mertebelere doğru gider; ahadiyyet, vâhidiyyet ve şârihlerin beş hazreti bu yolun durakları. Öbürü aşağıya, tek tek eşyaya iner: bir şey bir mertebede nasıl görünür ve görünen neyin nesidir?

Özet

  1. Mertebe bir şeyin bir düzen içindeki yeri, basamağıdır; hazret ise İbn Arabî'de bir ismin ya da nisbetin hükmünün geçtiği alandır ve Fütûhât'ın 558. babında her ilâhî isim bir hazret başlığıyla açılır.
  2. İbn Arabî'nin anlatımında vücûd mertebelere göre çoğalmaz, onun aldığı hükümler çoğalır; İdris fassında söylediği gibi mertebenin yüceliği mertebeye aittir, ona oturana değil, ve ulûhiyyet de zâtın değil bir mertebenin adıdır.
  3. «Mertebeyi gözetmeyen zındıktır» sözü şairi belirsiz bir Farsça dizedir, beş hazret şeması da Konevî'den Kayserî'ye uzanan bir şârih düzenlemesidir; ikisi de İbn Arabî'nin öğretisine yakındır, ama onun kendi kaydı değildir.

Tefekkür

Quiz

  1. «Mertebe» kelimesinin kökü neyi anlatır ve İbn Arabî'de hazret kelimesi hangi anlamı taşır?
  2. Fusûs'un İdris fassında İbn Arabî hangi iki yücelik türünü ayırır?
  3. Ulûhiyyet, İbn Arabî'nin dilinde neden bir mertebe sayılır?
  4. «Mertebeyi gözetmeyen zındıktır» sözünü İbn Arabî'ye nispet etmek neden yanlıştır?

Cevaplar

  1. R-t-b kökü bir şeyi sıraya koymak, yerini belirlemek demektir; hazret ise bir ismin ya da nisbetin hükmünün geçtiği alanı, Chittick'in deyişiyle bir presence'ı anlatır.
  2. Mekân yüceliği ile mertebe yüceliğini ayırır; birincisinin en yüksek örneği Güneş feleği, ikincisininki sultan ve kadı gibi makamlardır.
  3. Çünkü ilâh olmak ilâh edinilen birine göre ilâh olmaktır; ulûhiyyet zâtın kendisini değil, yaratılanlarla kurulan nisbetlerin toplamını anlatır.
  4. Çünkü söz Farsça bir dizedir, kaynaklarda çoğunlukla şair adı verilmeden aktarılır ve İbn Arabî'nin Arapça eserlerinde geçtiğini gösteren bir kayıt yoktur.

Kaynaklar

Sonraki derse köprü

Mertebe bir yerse, o yerde bir şey görünür. Bir yüzün aynada belirmesi gibi, vücûd da bir mertebede bir biçim alır. Peki o görünen biçime ne ad verilir, görünmenin gerçekleştiği yere ne denir, ve bütün bu görünüşlerin ardında duran şeyin kendisi, «ayn», neyin adıdır? Sûret ile mazhar arasındaki fark tam burada açılıyor.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Görsel omurga: bir kürsü. Aynı silüet sırayla mahkeme kürsüsüne, bir evin sofrasına ve bir çarşı tezgâhının önüne yerleşir; silüet hiç değişmez, yalnız çevresindeki çerçeve ve ona düşen ışığın rengi değişir.

Sahneler

  • Kanca: yedi iç içe felek; Güneş feleği ortada parlar, çevresinde değirmen taşı gibi dönen halkalar. Sonra kamera bir mahkeme salonuna iner; kürsü yükselmez, yalnız kürsünün etrafındaki alan belirginleşir.
  • Kök: r-t-b harfleri ekranda sıraya dizilir, «rütbe» ve «mertebe» kelimeleri aynı kökten filizlenir.
  • 558. bab: bir kitap sayfası değil, yan yana açılan alanlar; her alanın başında bir isim, «yaratma hazreti», «rahmet hazreti».
  • Tek vücûd: tek bir ışık kaynağı; ışık farklı biçimli çerçevelerden geçip farklı gölgeler bırakır.
  • Farsça dize: dize transliterasyonuyla ve «şairi belirsiz» notuyla yazılır; yanında bir soru işareti.
  • Beş hazret: bir harita ile bir arazi; harita araziye benzer, ama üstünde yürünmez.

Ekranda yazılacaklar: mertebe (level, rank) · merâtib · hazret (presence) · hüküm (ruling property) · nisbet · ulûhiyyet · mekân yüceliği / mertebe yüceliği · hazarât-ı hams (beş hazret).

Seslendirme: Farsça dize ağır ve açık okunur; ardından gelen «sahibi kesin değil» cümlesi aynı ağırlıkla söylenir, geçiştirilmez.

Telif: el yazması, levha ve fotoğraf yok; her kare yukarıdaki tariflere göre yeniden çizilir.

Modül 8 — Vücûd

Amaç: Öğrenci mertebe ve hazret kavramlarını tanımlayabilir, tek vücûdun farklı mertebelerde neden farklı hükümler aldığını İbn Arabî'nin kendi örneğiyle açıklayabilir ve «mertebeyi gözetmeyen zındıktır» sözünü ile beş hazret şemasını İbn Arabî'nin kendi kullanımından ayırabilir.

Anahtar kavramlar: mertebe · hazret · vücûd · nisbet · ulûhiyyet sözlük