Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Panteizm on sekizinci yüzyıl İngilteresinde doğan ve Tanrı ile evreni özdeş sayan modern bir kavramdır; hulûl Allah'ın bir yaratılana girmesini, ittihad iki varlığın bir olmasını anlatan kelâm ve tasavvuf terimleridir.
- İbn Arabî, Fusûs'un Îsâ fassında ve Fütûhât'ta hulûl ile ittihadı adıyla reddeder; gerekçesi, ikisinin de kendi varlığı olan ikinci bir şey varsaymasıdır, oysa ona göre eşya kendinde yokluktur ve zât hiçbir sûrete sığmaz.
- İbn Teymiyye bu reddi yeterli bulmaz ve vücûdun birliğinin Hıristiyanların Mesih hakkındaki sözünü bütün varlıklara yaydığını savunur; Afîfî'nin panteizm tezi ise sonraki araştırmacıların çoğunca terk edilmiştir.
Kanca
1705 yılında İngiltere'de ince bir risale çıkıyor. Yazarı İrlandalı düşünür John Toland, başlığı da uzun ve kışkırtıcı: Socinianism Truly Stated. Başlığın sonunda yazar kendini tek kelimeyle tanıtıyor: «bir panteist tarafından». O güne kadar hiçbir kitapta bu kelimeye rastlanmamıştı.
Kelime doğduğunda İbn Arabî öleli dört buçuk asırdan fazla olmuştu. Yine de yirminci yüzyılda, onun hakkında Batı'da yazılan ilk büyük akademik kitaplardan biri onu tam bu kelimeyle anacaktı. Bir Endülüslü sûfî, hiç duymadığı bir İngilizce kelimenin sahibi ilan edilecekti.
Merkezi soru
İbn Arabî'ye yöneltilen üç suçlama, panteizm, hulûl ve ittihad, tam olarak ne iddia ediyor; İbn Arabî bunlardan hangisini, kendi metinlerinde hangi gerekçeyle reddeder ve eleştirmenleri bu reddi neden yeterli bulmaz?
Anlatım
Farklı kaynaklardan gelen kelimeler
Bu kelimeler çoğu zaman aynı nefeste söylenir, ama her biri başka bir atölyede dövüldü. Önce her birini kendi yerinde tanımak gerekiyor.
Panteizm Yunanca iki kökten kurulmuştur: pan, «her şey», ve theos, «tanrı». Toland 1705'te «panteist» kelimesini kullandı; «panteizm» ismini ise ilk kez, dört yıl sonra, onun muhaliflerinden Jacques de la Faye yazdı. Terimin çekirdeği şu iddiadır: Tanrı ile evren, ya da Tanrı ile doğa, bir ve aynı şeydir. Evrenin dışında ya da ötesinde kalan bir Tanrı yoktur; evrenin bütünü zaten Tanrı'dır.
Hulûl ise İslâm kelâmının eski bir terimidir. Kelime Arapçada bir yere inmek, bir yerde konaklamak demektir. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin tanımıyla kelâmdaki anlamı, ilâhî zâtın ya da sıfatların yaratılmışlardan birine veya bir kısmına geçmesi, Allah'ın bir insan ya da başka bir varlık sûretinde görünmesidir. Bu dil iki parça gerektirir: içine girilen yer, mahal, ve o yere giren, hâl. Kelâm âlimleri bu terimi en çok Hıristiyanlığın enkarnasyon öğretisini ve bu fikri benimseyen fırkaları tartışırken kullandı. Bu fırkalara topluca hulûliyye dendi.
Tasavvuf tarihinde bu kelimenin gölgesi en çok Hallâc-ı Mansûr'un üstüne düştü. TDV İslâm Ansiklopedisi'nde aktarılan bir beyitte Hallâc, sevdiğiyle kendisinin tek bir bedene girmiş iki ruh olduğunu söyler. Beyit bir aşk dilidir, ama kelâmcının kulağında hulûlün tarifi gibi çınlar: iki ruh ve onları taşıyan tek bir beden. Sonraki yüzyıllarda sûfîlere yöneltilen suçlamaların çoğu, bu tür sözlerin harfiyen okunmasından beslendi.
İttihad birleşmek, bir olmak demektir. Kelâm ve tasavvuf dilinde, iki ayrı varlığın kaynaşıp tek bir varlık hâline gelmesi, özellikle kulun Allah ile bir olması anlamında kullanılır. Hulûlde misafir ile ev ayrı kalır. İttihadda ise sınır silinir ve iki taraf tek bir şeye dönüşür.
Tanımlar ayrışınca fark da netleşiyor. Panteizm evren ile Tanrı arasında hiç mesafe tanımaz. Hulûl ve ittihad ise önce iki ayrı varlık kabul eder, sonra birinin ötekine girdiğini ya da ikisinin eridiğini söyler.
İbn Arabî'nin hesabı
İbn Arabî'nin hulûl ve ittihada itirazı tam bu ikinci noktada başlar. Ona göre mümkün şeylerin kendi hali yokluktur, adem; Ders 8.3 bu hali ayrıntısıyla açmıştı. Bir taş, bir ağaç, bir insan, kendi başına ele alındığında varlığın sahibi değildir; bulunuşunu, Ders 8.1'de adını koyduğumuz tek gerçek vücûda borçludur.
Bu çerçevede hulûl için gereken iki parça bulunamaz. İçine girilecek bir mahal, kendi varlığı olan bir kap olmalıdır; oysa İbn Arabî'nin anlattığı dünyada öyle bir kap yoktur. İttihad da aynı yerden düşer: iki varlığın bir olması için önce iki varlık gerekir. Kendinde yok olan bir şey, var olanla birleşemez.
Burada ince bir ayrım duruyor. İbn Arabî hulûlü Allah'ı fazla yakın gördüğü için değil, yaratılana fazla varlık tanıdığı için reddeder. Onun gözünde hulûl, iki bağımsız varlık kurduğu için bir tür gizli ortaklıktır. Hulûlü savunan kişi aşırı bir birlik değil, fazladan bir ikilik iddia etmiş olur.
Panteizm neden tutmuyor?
Panteizm etiketi başka bir yerden ters düşer. Panteizmde Tanrı evrenin toplamıdır; evrenden artakalan bir şey yoktur. İbn Arabî'de ise zât, bütün tecellîlerin ötesinde kalır, bilinemez ve hiçbir sûrete sığmaz. Tenzîh, yani Allah'ı her benzerlikten uzak tutmak, onun öğretisinde silinmez; teşbîh ile, yani Allah'ı eşyada tanımakla birlikte durur.
Bir farkı daha var. Panteizmde evren toplanınca Tanrı elde edilir; parçalar bir araya gelince bütün tamamlanır. İbn Arabî'nin dünyasında ise tecellîler toplanarak zâta ulaşılmaz. Her tecellî yeni ve biriciktir, ama bütün tecellîler bir araya gelse de zâtı tüketmez. Âlem ne kadar genişlerse genişlesin, ondan dışarıda kalan bir sınırsızlık hep vardır. Toland'ın panteizminde ise tam bu dışarısı yoktur.
Mısırlı araştırmacı Ebü'l-Alâ Afîfî 1939'da Cambridge'de yayımladığı kitabında İbn Arabî'yi açıkça panteist diye niteledi. Bu tez sonraki kuşaklarda büyük ölçüde terk edildi. Seyyid Hüseyin Nasr ve William Chittick gibi yazarlar terimi reddetti; bir kısım araştırmacı ise daha isabetli bulduğu başka bir etiket önerdi: panenteizm, yani her şeyin Tanrı'da olduğu, ama Tanrı'nın her şeyden ibaret olmadığı görüşü. Bu etiket de modern bir kelimedir ve İbn Arabî'nin terimlerinin yerini tutmaz; yalnız yönünü daha az çarpıtır.
Suçlama neden peşini bırakmadı?
Bu kadar açık bir redde rağmen suçlama yüzyıllarca sürdü. Bunun ilk sebebi dildir. İbn Arabî eşyanın görünüşünde Hakk'ın göründüğünü söyleyen keskin cümleler kurar; bu cümleler bağlamından koparıldığında hulûl ya da ittihad ilanı gibi okunabilir.
Üstelik bu dil ayrı ayrı eserlere dağılmıştır. Fusûs kısa ve yoğundur, tek bir cümle koca bir öğretiyi taşır; Fütûhât ise binlerce sayfaya yayılır ve aynı soruyu farklı açılardan tekrar tekrar ele alır. Fusûs'u okuyup Fütûhât'taki dengeleyici cümleleri görmeyen biri, yalnız keskin uçları duyar.
İkinci sebep, çevresidir. İbn Seb'în ve Afîfüddin Tilimsânî gibi adlar İbn Arabî ile birlikte anıldı; onların daha keskin söyleyişleri zamanla onun hesabına yazıldı. Üçüncü sebep ise eleştirmenlerin kendi argümanıdır ve o, sadece bir yanlış anlamadan ibaret değildir. Eleştirmenlerin en güçlüsü İbn Arabî'nin reddini okumuş, onu ciddiye almış ve yine de ikna olmamıştı; gerekçesini birazdan onun kendi çizgisinden dinleyeceğiz.
Metinden
İbn Arabî'nin hulûlü kendi eliyle andığı yerlerden ikisini okuyalım. Birincisi Fusûs'ta bir peygamber hikmetinin içinde durur, ikincisi Fütûhât'ta kısa bir hüküm cümlesidir.
İbn Arabî burada Hz. İsa'nın ölüleri diriltmesini tartışıyor. Diriltmede görünen fiil ilâhîdir, ama bir insanın elinde görünür; bazıları bu yüzden Allah'ın İsa'ya girdiğini düşündü. Pasajın devamında Kur'an'daki «Allah Meryem oğlu Mesih'tir diyenler kâfir oldu» âyetine döner ve küfrü kelimenin kök anlamıyla, örtmek diye okur: onlar ölüyü gerçekte dirilteni bir insan sûretinin içine kapatıp örttüler. Cümlenin söylediği şudur: hulûl, bir görünüşü kaynağın kendisi sanmaktır. Söylemediği de önemlidir: İbn Arabî fiilin ilâhî olduğunu inkâr etmez; yanlışı fiilde değil, onu bir sûrete hapsetmekte bulur.
Kafiyeli, akılda kalacak bir cümle bu. Hulûle bir hastalık teşhisi koyar, ma'lûl; ittihadı ise ilhadla, yani doğru yoldan sapmakla eşler. Fütûhât'tan aktarılan başka bir cümlede de hulûlü söyleyenin bir hâl ile bir mahal, yani iki şey kurduğu için muvahhid, tevhid ehli olamayacağı söylenir. Bu, yukarıdaki hesabın kendi dilindeki karşılığıdır.
Aslında…
Yaygın yanlış«İbn Arabî 'Ben Allah'ım' türünden bir birleşmeyi öğretti; hulûl ve ittihad onun gizli öğretisidir.»
Kendi metinleri iki kavramı adıyla reddeder ve gerekçesi de açıktır: ikisi de iki bağımsız varlık varsayar. Yanlış, onun eşyada Hakk'ın göründüğünü söyleyen cümlelerinin tek başına okunmasından ve İbn Seb'în çevresinin sözleriyle karıştırılmasından doğuyor.
Yaygın yanlış«İttihaddan sakındıran ve sıkça aktarılan uyarı da İbn Arabî'nin kendi sözüdür.»
Bu uyarı genellikle Risâletü'l-Ahadiyye'den aktarılır; o risale ise bugün çoğu araştırmacıya göre Evhadüddîn Balyânî'nin kaleminden çıkmıştır ve İbn Arabî'ye yalnızca nispet edilir. Karışıklık, risalenin yüzyıllarca onun adıyla basılıp okunmasından geliyor. İttihadın reddi için onun kendi kitabı olan Fütûhât yeterlidir.
Büyük resim
Reddin kendisi tartışılmıyor; tartışılan, reddin neyi kurtardığı. Bu soruda eleştirmen de savunucu da hafife alınamayacak bir argüman ortaya koyar.
İki tarafın ayrıldığı yer bir kelimede düğümlenir: vücûd. Eleştirmen «tek vücûd» dendiğinde bütün farkların silindiğini duyar. Savunan ise aynı cümlede, vücûdun tek sahibinin Allah olduğunu ve eşyanın ondan ödünç aldığını duyar. İki okuma da aynı metinden besleniyor; bu yüzden tartışma yedi yüzyıldır kapanmadı.
Özet
- Panteizm on sekizinci yüzyıl İngilteresinde doğan ve Tanrı ile evreni özdeş sayan modern bir kavramdır; hulûl Allah'ın bir yaratılana girmesini, ittihad iki varlığın bir olmasını anlatan kelâm ve tasavvuf terimleridir.
- İbn Arabî, Fusûs'un Îsâ fassında ve Fütûhât'ta hulûl ile ittihadı adıyla reddeder; gerekçesi, ikisinin de kendi varlığı olan ikinci bir şey varsaymasıdır, oysa ona göre eşya kendinde yokluktur ve zât hiçbir sûrete sığmaz.
- İbn Teymiyye bu reddi yeterli bulmaz ve vücûdun birliğinin Hıristiyanların Mesih hakkındaki sözünü bütün varlıklara yaydığını savunur; Afîfî'nin panteizm tezi ise sonraki araştırmacıların çoğunca terk edilmiştir.
Tefekkür
Quiz
- Hulûl kavramı hangi iki parçayı varsayar ve kelâmda en çok hangi tartışmada kullanıldı?
- «Panteist» ve «panteizm» kelimeleri ilk kez kim tarafından ve hangi yüzyılda kullanıldı?
- İbn Arabî hulûlü neden bir tür ikilik iddiası sayar?
- İbn Teymiyye, İbn Arabî'nin hulûlü reddetmesini neden bir savunma olarak kabul etmez?
Cevaplar
- İçine girilen yer (mahal) ile o yere giren (hâl); kelâm âlimleri onu en çok Hıristiyanlığın enkarnasyon öğretisini tartışırken kullandı.
- «Panteist»i 1705'te John Toland, «panteizm»i 1709'da muhalifi Jacques de la Faye kullandı; yani on sekizinci yüzyılda.
- Çünkü hulûl, içine girilecek ve kendi varlığı olan ikinci bir şey kurar; oysa ona göre eşya kendinde yokluktur ve vücûdun tek sahibi Allah'tır.
- Ona göre vücûdun birliği, Hıristiyanların Mesih'e özgü kıldığı iddiayı bütün varlıklara yayar; iki varlığı reddetmek farkı korumaz, tamamen siler.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Vücûd tek ve sahibi Allah ise, eşya varlığını ondan ödünç alıyor demektir. Ama ödünç alanlar aynı ölçüde almıyor: bir taşta görünen ile bir insanda görünen aynı değil. Tek bir vücûd nasıl olur da daha yüksek ve daha aşağı basamaklarda görünür, ve İbn Arabî bu basamaklara neden mertebe adını verir?