Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Vücûd kelimesinin kökü v-c-d «bulmak» demektir; mevcûd, vicdân ve vecd aynı ailedendir ve Kur'an bu fiili gündelik anlamıyla kullanır.
- Kelime Yunancadan yapılan çevirilerle felsefede «varlık» anlamı kazandı; İbn Arabî ise onun «bulmak» anlamına geri dönerek vücûdu bir deneyimin ve bir bilincin adı olarak da okudu.
- Kuşeyrî'de vücûd vecdin ötesindeki son durumdur; Fütûhât'ın 237. babı onu «Hakk'ı vecd içinde bulmak» diye tanımlar, adem de bu ışıkta bulunmamaktır.
Kanca
Sayım günü, bir apartman kapısı. Görevli elindeki formu uzatıp soruyor: «Bu evde kaç kişi bulunuyor?» Kapıyı açan kadın dört diyor. Görevli içeri bakıyor, üç kişi görüyor. Dördüncüsü perdenin arkasına saklanmış küçük bir çocuk; kıkırdaması duyulunca sayı tamamlanıyor.
Kimse bu soruyu garip bulmaz. Oysa soru kimin var olduğunu değil, kimin bulunduğunu soruyor. Türkçe, bir yerde olmayı çoktan «bulunmak» diye söylemeye alışmış. Masada bir kalem bulunur, toplantıda bulunanlar imza atar. Peki bir şeyin var olması, gerçekten bir yerde bulunması mıdır; ve o zaman onu bulan kimdir?
Merkezi soru
İbn Arabî'nin «varlık» için kullandığı vücûd kelimesi Arapçada hem «bulmak» hem «bulunmak» demekse, bir şeyin var olması ile bulunması arasında nasıl bir bağ kurar, ve bu bağda bulan kimdir?
Anlatım
İmgeden terime
Buraya kadar hep imgelerle ilerledik: güneş, ayna, nehir, kilim. İmge bir şeyi gösterir ama sınırını çizmek için her seferinde ayrıca uyarı ister. Terim başka türlü çalışır. Bir kelimeyi, bir geleneğin yüzyıllar boyunca ona yüklediği anlamlarla birlikte alırsın; ne dediğini de ne demediğini de o gelenek belirler.
İlk terim, bütün ötekilerin üstüne kurulduğu kelime: vücûd, yani varlık (Chittick bağlama göre finding ya da being diye çevirir). Karşıtı adem, yani yokluktur. Bu ikisi İbn Arabî'nin metinlerinde o kadar sık geçer ki sıradan kelimeler gibi okunup geçilir. Oysa vücûd, Arapçada felsefenin icat ettiği bir kelime değildir. Çarşıda, çölde, evde konuşulan dilden gelir ve oradaki anlamını hiç bırakmaz.
Bir kökün ailesi
Arapça kelimeler çoğunlukla üç harfli bir kökten türer. Vücûd'un kökü v-c-d harfleridir ve bu kökün en yalın fiili vecede, «buldu» demektir. Kur'an da bu fiili gündelik anlamıyla, «bulmak» olarak kullanır. Nûr sûresinin 39. âyetinde çölde serap gören susuz bir adam anlatılır: suya ulaştığını sanır, vardığında orada hiçbir şey bulamaz, ama yanında Allah'ı bulur. Âyetin fiili bu köktendir; ne «var oldu» der ne «oluştu», düpedüz «buldu» der.
Aynı ailenin öteki üyeleri bu ilk anlamın etrafında dizilir. Mevcûd, bulunan şeydir; bugün «mevcut» dediğimizde hâlâ bu kelimeyi söyleriz. Vicdân, insanın içinde bulan yetidir; Türkçedeki «vicdan» bu kelimeden gelir. Vecd ise bir şey insanı öylesine sararak bulduğunda onun içinde doğan coşkudur. Chittick, Stanford felsefe ansiklopedisi için yazdığı İbn Arabî maddesinde bu kelimenin gündelik anlam yelpazesini sayar: bulmak, rastlamak, farkına varmak, tatmak, coşkuya kapılmak. Varlık adı bu kelimeye bu yüzden verilmiştir, der Chittick: var olan, bulunan ve tadılan şeydir.
Filozofların ödünç aldığı kelime
Bu kelimenin «varlık» anlamına nasıl kaydığının bir tarihi var. Yunanca felsefe metinleri Arapçaya aktarılırken çevirmenler bir boşlukla karşılaştı. Yunancada «olmak» fiilinden türeyen, her şeyi kapsayan bir varlık kelimesi vardı; Arapçada onun tam karşılığı yoktu. Çevirmenlerin bir kısmı boşluğu mevcûd ile doldurdu, yani kelimenin tam anlamıyla «bulunan» ile.
Onuncu yüzyılda Fârâbî, Kitâbü'l-Hurûf adlı eserinde bu seçimi ele alır ve kelimenin iki farklı kullanımını birbirinden ayırır. Kelime felsefenin diline yerleşti; İbn Sînâ'da artık «varlık» demekti. Ama kökü onu terk etmedi. Arapça bilen bir okur, en soyut felsefe cümlesinde bile mevcûd kelimesini duyduğunda «bulunan» anlamını da duyar. Felsefenin «varlık» dediği şey, böylece dilin içinde hep bir bulma olayını hatırlatarak yaşadı.
İbn Arabî bu mirasın içinde yazdı ve onu tersinden okudu. Felsefenin diliyle soyutlaşan kelimeyi gündelik anlamına geri çağırdı. Chittick'in The Sufi Path of Knowledge'da yaptığı okuma buradan çıkar: vücûd kelimesi yer yer «varlık» yerine «bulma» diye çevrilebilir, çünkü İbn Arabî'yi ilgilendiren şey varlık kavramı değil, varlığın bulunması, tadılmasıdır.
Sûfîlerin sözlüğünde vücûd
Kelimenin bu deneyimsel anlamı İbn Arabî'den önce de tasavvufun terimleri arasındaydı. Kuşeyrî'nin on birinci yüzyılda kaleme aldığı Risâle, sûfîlerin kullandığı terimleri açıklayan bölümünde üç kelimeyi birlikte ele alır: tevâcüd, vecd ve vücûd. Tevâcüd vecdi kendi isteğiyle çağırmaya çalışmaktır. Vecd, kalbe istemeden gelen ve kişiyi kaplayan bir haldir; hal, tasavvufta kişinin çabasıyla kazanılmayan, ona verilen ve geçen iç durumun adıdır. Vücûd ise vecdin de ötesindedir.
Kuşeyrî sırayı bir benzetmeyle bağlar: tevâcüd denizi görmeye, vecd denize binmeye, vücûd denizde boğulmaya benzer. Tevâcüdün başlangıç, vücûdun son, vecdin de ikisi arasındaki aracı olduğunu söyler. Bu dizide vücûd, insanın bir şeyi bulduğu değil, bulduğu şeyin içinde kaybolduğu yerdir.
İbn Arabî bu metni gençliğinde tanıdı; İbn Arabî biyografisini yazan Claude Addas'ın aktardığına göre ona Kuşeyrî'nin Risâle'sini yirmi altı yaşında, Ebû Medyen'in öğrencisi Yûsuf el-Kûmî tanıttı. Fütûhât'ta vecde ve vücûda ayrılan bablar da bu geleneği doğrudan sürdürür: 236. bab vecdin, 237. bab vücûdun bilgisini konu edinir.
Bulan ile bulunan
Arapçada bu kökün etken ve edilgen biçimleri aynı harflerle yazılır. Vecede «buldu», vücide «bulundu» demektir; aradaki fark yalnız harekelerde, yani kısa ünlülerdedir. Vücûd kelimesi de bu iki yöne birden açıktır: hem bulma eylemini hem bulunma durumunu adlandırabilir. Chittick'in aynı kelimeyi bir pasajda finding, ötekinde being diye İngilizceye aktarması bu yüzdendir.
Chittick bu iki yönün İbn Arabî'de birbirinden kopmadığını vurgular. Aynı maddede söylediği şu: İbn Arabî için bulma eylemi, yani algı, farkındalık ve bilinç, bulunmuş olmaktan hiçbir zaman eksik değildir. Bir şeyin var olduğunu söylemek, onun bir bilince açık olduğunu da söylemektir. Bu, modern bir okurun alışkın olduğu ayrımı bulandırır: biz genellikle bir yanda var olan şeyleri, öbür yanda onları bilen zihinleri düşünürüz.
İbn Arabî'nin metinlerinde bu ayrım o kadar keskin çizilmez. Bulunan şey ile bulan bilinç, aynı kelimenin iki yüzü gibi birbirine yaslanır. Bu yüzden onun cümlelerinde vücûd bazen âlemdeki şeylerin varlığını, bazen bir sûfînin yaşadığı deneyimi, bazen de ikisini birden anlatır. Okurun işi, her geçişte kelimenin hangi yönünün öne çıktığını sormaktır.
Bulunmayan ne olur?
Karşıt terim de bu ışıkta okunur. Adem genellikle «yokluk» diye çevrilir, ama v-c-d kökünün içinden bakınca başka bir anlam kazanır. Adem, bulunmamaktır. Sayım günündeki çocuk perdenin arkasında durduğu sürece sayıya girmedi; görevli onu bulana kadar, formun diliyle, o evde «bulunmuyordu».
Benzetme burada bir yerde yanıltır ve onu hemen söylemek gerekir. Çocuk bulunmadan önce de perdenin arkasındaydı. İbn Arabî'nin adem hakkında söyledikleri bu kadar basit değildir: bir şeyin bilinip de henüz bulunmaması, yokluğun kendine özgü bir hali olabilir. Yokluğun ve imkânın bu ince düğümü ayrı bir konudur; burada yalnız kelimelerin çiftini akılda tutalım: vücûd bulunmak, adem bulunmamak.
Metinden
Fütûhât'ın 237. babı, bu dersin sorusunu en kısa biçimde sorar. Bab vücûdun bilgisine ayrılmıştır ve tanımla açılır.
Cümleyi yavaş okuyalım. «Bu topluluk» dediği sûfîlerdir; İbn Arabî tanımı kendi icadı olarak değil, yolun ehlinin kullanımı olarak verir. Hak, «gerçek olan» anlamında Allah'ın isimlerinden biridir ve İbn Arabî onu çoğu zaman Allah yerine kullanır. Cümlede v-c-d kökü üç kez geçer: vücûd tanımlanan şeydir, vicdân onu tanımlayan fiildir, vecd de bulmanın gerçekleştiği yerdir. Yani tanım, bir kelimeyi kendi akrabalarıyla açıklar.
Babın devamını özetle aktaralım. İbn Arabî, vecd halinde olduğu halde Hakk'ı o halde müşahede etmeyen kişinin gerçek anlamda vecd ehli sayılamayacağını söyler. Burada şühûd kavramı devreye girer: şühûd, bir şeye tanık olmak, onu doğrudan görmek demektir. Vecd yalnız bir coşku, bir sarsıntı olarak kalırsa eksiktir; onu vücûd yapan, içinde Hakk'ın bulunmasıdır.
Cümlenin söylemediği de önemli. Burada felsefi anlamda «varlık nedir?» sorusuna cevap verilmiyor; bu tanım bir deneyimin terimini açıklıyor. Ama İbn Arabî aynı kelimeyi Fütûhât'ın başka yerlerinde âlemin ve Allah'ın varlığı için de kullanır. Kelimenin iki kullanımı ayrı ayrı sözlüklerde durmaz; aynı kelimenin içinde birbirine değer. Sûfînin vecdde yaşadığı bulma ile âlemdeki şeylerin bulunuşu aynı adı taşır. İbn Arabî'yi okurken bu ortak adı bir rastlantı saymamak, onun düşüncesine girişin ilk adımıdır.
Aslında…
Yaygın yanlış«İbn Arabî bir kelime oyunu yapıyor; vücûd aslında sadece varlık demektir, bulmakla ilgisi süstür.»
Kökün anlamı İbn Arabî'nin eklediği bir süs değildir; Kur'an'ın dilinde ve gündelik Arapçada zaten oradadır, felsefeye ise sonradan ödünç verilmiştir. Bu yanlış, kelimeyi yalnız çevirisinden tanımaktan doğar: «varlık» ya da existence diye okunan kelime, Arapçadaki akrabalarını çevirinin kapısında bırakır.
Yaygın yanlış«Bir şeyi biri bulduğu için var olur; kimse bulmazsa o şey yoktur.»
Bu okuma, bulan olarak hep insanı düşünür. İbn Arabî'de ise vücûdun asıl sahibi Hak'tır; Chittick'in aktardığı biçimiyle, onun için bulmak, yani algı ve bilinç, bulunmaktan hiçbir zaman ayrı değildir. Varlığı insanın gözüne bağlamak, sayım görevlisinin formunu dünyanın ölçüsü sanmak gibidir.
Büyük resim
Bu kelime kademe boyunca her derste bir yerde karşına çıkacak. Filozofların sorusu «var olan nedir?» diye kurulur. İbn Arabî'nin terimle kurduğu soru ise hep bir özne taşır: kim buluyor, kim bulunuyor, bulmak nerede gerçekleşiyor? Chittick bu yüzden, İbn Arabî'ye bağlanan meşhur deyimin bile «bulmanın birliği» diye okunabileceğini söyler; o deyimin tarihi ve doğru anlamı Ders 8.4'ün konusudur.
Kanca'daki soru da burada bir yere oturur. Sayım günü bulan, görevliydi. Kuşeyrî'nin dizisinde bulan, denizde kaybolan yolcudur. Fütûhât'ın tanımında ise bulunan Hak'tır, bulma da vecdin içinde olur. Kimin bulduğu sorusu cevaplanmış değil; ama sorunun ne kadar derin olduğu artık görünüyor.
Terimle çalışmanın kazancı da burada belli olur. İmge bize bir benzerlik veriyordu ve her seferinde sınırını ayrıca söylemek gerekiyordu. Vücûd kelimesi ise sınırını kendi ailesiyle birlikte getirir: mevcûd, vicdân ve vecd onun hangi yönlere açıldığını, adem de nerede bittiğini gösterir. Bundan sonraki terimlerin çoğu bu kelimeye bir şey ekleyerek kurulacak; bulunuşun kaynağını, derecelerini, biçimlerini adlandıracak. O yüzden kelimeyi her karşılaştığında iki yönüyle birlikte duymak, ileride kurulacak her cümleyi daha az bulanık kılar.
Özet
- Vücûd kelimesinin kökü v-c-d «bulmak» demektir; mevcûd, vicdân ve vecd aynı ailedendir ve Kur'an bu fiili gündelik anlamıyla kullanır.
- Kelime Yunancadan yapılan çevirilerle felsefede «varlık» anlamı kazandı; İbn Arabî ise onun «bulmak» anlamına geri dönerek vücûdu bir deneyimin ve bir bilincin adı olarak da okudu.
- Kuşeyrî'de vücûd vecdin ötesindeki son durumdur; Fütûhât'ın 237. babı onu «Hakk'ı vecd içinde bulmak» diye tanımlar, adem de bu ışıkta bulunmamaktır.
Tefekkür
Quiz
- v-c-d kökünün en yalın fiili ne anlama gelir ve Nûr sûresinin 39. âyetinde nasıl kullanılır?
- Mevcûd kelimesi felsefenin diline nasıl girdi?
- Kuşeyrî tevâcüd, vecd ve vücûd arasındaki sırayı hangi benzetmeyle anlatır?
- Fütûhât'ın 237. babı vücûdu nasıl tanımlar?
- Adem, v-c-d kökünün içinden bakıldığında ne demektir?
Cevaplar
- «Buldu» demektir; âyette serabın peşindeki susuz adam, vardığı yerde hiçbir şey bulamaz ama yanında Allah'ı bulur.
- Yunanca felsefe metinleri çevrilirken Arapçada tam bir varlık kelimesi bulunmadığı için bazı çevirmenler «bulunan» anlamındaki mevcûd kelimesini seçti.
- Denizi görmek, denize binmek ve denizde boğulmak; tevâcüd başlangıç, vecd aracı, vücûd sondur.
- Sûfîlere göre vücûd, Hakk'ı vecd içinde bulmaktır.
- Bulunmamaktır; vücûd bulunmak, adem bulunmamak olarak okunur.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Vücûdu bulunmak diye okuyunca yeni bir ayrım kendiliğinden belirir. Bazı şeyler başka bir şey sayesinde bulunur; bulunmaları kendilerinden gelmez. Bulunuşu kendinden olan, başka hiçbir şeye dayanmayan bir varlık düşünülebilir mi? Ve hiçbir koşulda bulunamayacak bir şey var mı? Geleneğin bu üç duruma verdiği adlar vâcib, mümkün ve muhaldir.