Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Selmân-ı Fârisî'nin Ebü'd-Derdâ'ya «her hak sahibine hakkını ver» demesini Hz. Peygamber onaylamıştır; Chittick'e göre bu söz, tevhidden sonra İbn Arabî'nin yazılarındaki başlıca kutsal metin temasıdır.
- İbn Arabî bir şeyin hakkını onun yaratılışından okur (Tâhâ 50); Fütûhât'ın 168. babına göre bu inceliği bilen kişi bilgedir ve incelik, bütün hayrı ziyafet sofrası gibi bir araya toplar.
- İyi kurulmuş sofra, eşit değil yerinde paylaştırmayı gösterir; ama ev sahibinin sofrası kendi malı ve ara sıra kurulur, oysa İbn Arabî'de insan emanetçidir ve bu incelik her an sürer.
Kanca
Medine, Hz. Peygamber'in sağlığında. Selmân-ı Fârisî, kardeş ilan edildiği Ebü'd-Derdâ'yı ziyarete gelir. Evde Ümmü'd-Derdâ'yı eski, özensiz giysiler içinde görür. Selmân sebebini sorar; cevap kısadır: «Kardeşin Ebü'd-Derdâ'nın dünyaya ihtiyacı yok.»
Ebü'd-Derdâ misafirine yemek hazırlar, sofrayı kurar ve kendisi geri çekilir: oruçluymuş. Selmân elini sofraya uzatmaz. «Sen yemedikçe ben de yemem» der. Sofranın başında iki kişi vardır ve ikisi de bekler.
Merkezi soru
İbn Arabî'ye göre insan karşılaştığı her şeye, Rabbine, bedenine, ailesine, hatta bir taşa bile, neyi borçludur ve bu borcu ödemek neden iyi kurulmuş bir sofraya benzer?
Anlatım
Oruçlu ev sahibi
Buhârî'nin Sahîh'inde oruç bölümünde aktarılan hikâye o gece de sürer. Ebü'd-Derdâ sonunda yer. Gece olunca namaza kalkmak ister; Selmân «uyu» der. Biraz sonra yine kalkar, Selmân yine uyutur. Gecenin sonuna doğru ikisi birlikte kalkıp namaz kılar.
Namazdan sonra Selmân kardeşine şunu söyler: Rabbinin senin üzerinde hakkı var, nefsinin senin üzerinde hakkı var, ailenin senin üzerinde hakkı var; her hak sahibine hakkını ver. Ebü'd-Derdâ olanı Hz. Peygamber'e anlatır. Cevap tek cümledir: «Selmân doğru söylemiş.»
Dikkat edilirse Ebü'd-Derdâ'nın kusuru ibadet eksikliği sayılmaz. Tersine, bir hakkı o kadar cömertçe vermiştir ki öteki hak sahipleri sofradan kalkmıştır. Karısı giyinmeyi bırakmış, bedeni uykusuz kalmış, misafiri aç beklemiştir. Selmân'ın düzelttiği şey azlık olmaktan çok bir dengesizliktir.
İyi kurulmuş bir sofra
İyi bir ev sahibini düşün. Sofrasına bir çocuk, yaşlı bir akraba, yoldan yorgun gelmiş biri ve o gün yemeği hafif tutması gereken bir hasta oturacak. Herkesin önüne aynı tabağı koymaz. Çocuğa kesilmiş lokma, yaşlıya yumuşak ekmek, yolcuya sıcak çorba, hastaya yağsız bir kap hazırlar. Kimseyi atlamaz; kimseye de ihtiyacını aşan bir yük yüklemez.
Bu sofrada adalet eşit paylaştırmak anlamına gelmez. Her misafirin kendi ölçüsü vardır ve iyi ev sahibi o ölçüyü misafir istemeden bilir. Selmân'ın sözündeki «hak» kelimesi de bu ölçüyü anlatır: bir şeye, olduğu şey gereği düşen pay.
Amerikalı araştırmacı William Chittick, İbn Arabî üzerine bir yazısında şöyle der: tevhidden sonra onun yazılarında tek bir kutsal metin teması aranacaksa, bu kesinlikle Selmân'ın sözünü onaylayan o hadistir, yani «her hak sahibine hakkını ver». Chittick'e göre İbn Arabî bu sözü yalnızca Allah'ın hakkı ve insanların birbirine karşı hakları diye okumaz; bütün yaratıkların hakkına saygıyı insanın ödevi sayar. Hayvan da, bitki de, insanın kendi bedeni de bu sofraya oturur.
Hakkı nereden bilir?
Burada bir soru doğar. Ev sahibi misafirlerini tanır; çocuğu, yaşlıyı, hastayı görür. Peki insan bir taşın ya da kendi gözünün hakkını nereden bilecek?
İbn Arabî'nin cevabı Kur'an'ın bir ayetine dayanır. Tâhâ suresinin 50. ayetinde Hz. Mûsâ, Firavun'a Rabbini şöyle tanıtır: her şeye yaratılışını veren, sonra ona yol gösteren. Chittick'in aktarımıyla İbn Arabî bu ayeti hadisle birlikte okur: bir şeyin yaratılışı, onun hakkıdır. Bunu gündelik bir örnekle düşünebilirsin: göz görmek için yaratılmışsa payı görmektir, onu sürekli karanlıkta tutmak o payı esirgemek olur.
Bu okumada insan hakları uydurmaz, eşyanın kendisinden okur. Sofradaki iyi ev sahibi misafirine ne yiyeceğini dayatmaz, misafirin hâlinden anlar. Aynı şekilde her varlık, nasıl yaratıldığıyla kendi payını söyler; insana düşen, o söyleneni duyacak kadar dikkatli olmaktır.
Sofranın katları
İbn Arabî bu inceliği Fütûhât'ta ayrı bir baba konu eder: 168. bab onun makamına ayrılmıştır. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin ve Fransız araştırmacı Denis Gril'in aktardığına göre İbn Arabî burada dört kat ayırır.
İlk kat, Allah'ın vahiy ve ilhamla öğrettiği ölçülerdir; Hz. Peygamber bunları ümmetine aktarmıştır. İkincisi hizmetin inceliğidir. Gril, İbn Arabî'nin burada saray teşrifatını örnek aldığını söyler: hükümdarın huzurunda nasıl durulacağını bilmek, gerçekte Hakk'ın huzurunda durmayı öğrenmektir. Üçüncü kat, her hâlde Allah'ın hükmünü göründüğü yerde tanıyıp ona göre davranmaktır.
Dördüncü kat şaşırtıcıdır. En derinde insan bütün bu inceliği Allah'tan başka bir şeye dayandırmayı bırakır, her şeyi O'na havale eder. Hemen ardından gelen 169. bab da bu inceliğin terk edilmesi makamına ayrılmıştır. Sofranın en iç odasında, ev sahibi kendi sofrasını unutur.
Bu, dış katların boşa çıktığı anlamına gelmez. Gril, İbn Arabî'nin Kur'an'ı ve Hz. Peygamber'i izleyerek en iç gerçeklik ile dışta gözetilen hakkı birbirinden ayrılmaz saydığını vurgular. İç odaya varan kişi de misafirinin tabağını unutmaz; yalnızca o tabağı artık kendi cömertliği diye görmez.
Metinden
Fütûhât'ın 168. babı tek bir cümleyle açılır. Aynı bab, bu inceliğin Arapçadaki adını ziyafet sofrasının adıyla aynı kökten türetir.
Cümleyi yavaş oku. İbn Arabî tarif ederken bir davranış listesi vermez, bir insan tipi gösterir: bilge. İslâm düşüncesinde bilgelik çoğu zaman bir şeyi yerli yerine koymak diye anlaşılır. Demek ki bu incelik, önce bir görme işidir; neyin nereye ait olduğunu görmeyen kişi ne kadar kibar olursa olsun bilge sayılmaz.
Sofra benzetmesi de İbn Arabî'nin kendi kaleminden gelir. Ziyafet, dağınık insanları tek bir sofrada toplar. İbn Arabî'ye göre bu incelik de dağınık hayırları bir araya toplar. Cömertlik, sabır, alçakgönüllülük ayrı ayrı erdemlerdir; her birini yerinde kullanmayı bilen kişi onları bir sofrada buluşturmuş olur.
Pasaj bir kural listesi sunmaz. Nasıl oturulacağını, kime ne söyleneceğini saymaz. Ölçüyü dışarıdan değil, görmekten doğan bir bilgelikten bekler.
Aslında…
Yaygın yanlış«Bu incelik, görgü kurallarından ibarettir: doğru selam vermek, sofrada doğru oturmak, büyüğe yer açmak.»
Görgü kuralları bu inceliğin yalnız en dış kabuğudur. İbn Arabî'de mesele, her varlığın yaratılışından gelen payını görmek ve ona göre davranmaktır; kendi bedenine, bir hayvana, bir taşa karşı da geçerlidir. Yanılgı gündelik dilden gelir: Türkçede bu kelime çoğu zaman «terbiyeli davranış» anlamında kullanılır ve kulak ilk o anlamı duyar.
Yaygın yanlış«Allah'ın hakkı her şeyden önce geldiğine göre, en yüksek hâl ötekileri tamamen bırakmaktır.»
Selmân'ın hikâyesi bunun tersini gösterir. Ebü'd-Derdâ'nın oruç ve gece namazı değerliydi; eksik olan, bedenine ve ailesine düşen paydı. Hz. Peygamber, bu dengeyi hatırlatan Selmân'ı onaylamıştır. Bu yanlışa düşenler genellikle «bir şeye tam yönelmek» ile «öteki her şeyi ihmal etmek»i aynı şey sanır.
Büyük resim
Sofra imgesi önce sahiplikte yanıltır. Ev sahibi sofrayı kendi malından kurar; verdiği ekmek onundur. Oysa Ders 7.5'te gördüğümüz insan, kendini hiçbir şeyin sahibi saymaz. Dağıttığı paylar ona emanettir; asıl ev sahibi Allah'tır, insan da o sofrada bir misafirdir.
İkinci sınır zamandadır. Sofra ara sıra kurulur, yemek bitince kalkılır. Bu incelik ise hiç toplanmaz: her bakış, her söz, her adım bir hak sahibiyle karşılaşmadır. Üstelik misafirler ihtiyacını çoğu zaman söyler, oysa taş da göz de sessizdir. Paylarını okumak, onları yaratan elin izini okumayı gerektirir.
İmgenin taşıdığı ise sağlam kalır. Önceki derste insanın tek bir kaynağa bağlandığını görmüştük; bu ders o bağın dünyaya nasıl döndüğünü gösterir. Kaynağa bağlanan kişi çokluktan kaçmaz, çokluğun her üyesine kendi payını dağıtır. Ders 6.8'de her şeyin Allah'ın isimlerini taşıdığını görmüştük; her şeyin hakkını vermek, o isimleri tanımanın davranışa dönmüş hâlidir. Tasavvufun dilinde bu inceliğin, her şeye yaratılışının gerektirdiği payı verme bilgisinin ve alışkanlığının bir adı var; bunun adı edep.
Özet
- Selmân-ı Fârisî'nin Ebü'd-Derdâ'ya «her hak sahibine hakkını ver» demesini Hz. Peygamber onaylamıştır; Chittick'e göre bu söz, tevhidden sonra İbn Arabî'nin yazılarındaki başlıca kutsal metin temasıdır.
- İbn Arabî bir şeyin hakkını onun yaratılışından okur (Tâhâ 50); Fütûhât'ın 168. babına göre bu inceliği bilen kişi bilgedir ve incelik, bütün hayrı ziyafet sofrası gibi bir araya toplar.
- İyi kurulmuş sofra, eşit değil yerinde paylaştırmayı gösterir; ama ev sahibinin sofrası kendi malı ve ara sıra kurulur, oysa İbn Arabî'de insan emanetçidir ve bu incelik her an sürer.
Tefekkür
Quiz
- Selmân-ı Fârisî, Ebü'd-Derdâ'nın evinde hangi dengesizliği fark eder?
- Chittick, «her hak sahibine hakkını ver» sözünün İbn Arabî'nin yazılarındaki yeri hakkında ne der?
- İbn Arabî bir şeyin hakkını nereden okur?
- Fütûhât'ın 168. babı hangi cümleyle açılır ve bu incelik neden ziyafet sofrasına bağlanır?
- Sofra imgesi hangi iki noktada yanıltır?
Cevaplar
- Ebü'd-Derdâ ibadete o kadar yönelmiştir ki bedeninin, ailesinin ve misafirinin payını ihmal etmiştir.
- Tevhidden sonra onun yazılarındaki tek kutsal metin teması aranacaksa bunun o söz olduğunu söyler.
- Yaratılışından; Tâhâ 50'ye göre Allah her şeye yaratılışını vermiştir ve bir şeyin yaratılışı onun hakkıdır.
- «Bu inceliği bilen ve gözeten kişi bilgedir» cümlesiyle; çünkü sofra insanları, bu incelik de bütün hayırları bir araya toplar.
- Ev sahibi kendi malından verir, oysa insan emanetçidir; sofra ara sıra kurulur, oysa bu incelik her an sürer.
Kaynaklar
Sonraki derse köprü
Sofrayı iyi kuran ev sahibi bu bilgiyi bir yerden öğrenmiştir. İbn Arabî'ye göre ilk kat vahiyle gelir ve Hz. Peygamber'in eliyle insanlara ulaşır. Peki peygamberlik kapısı kapandıktan sonra bu bilgi kimin eliyle taşınır? Yolu getiren peygamber ile o yolu yürüyerek gösteren veli arasındaki ayrım, bu sorunun cevabıdır.